KEYİFLİ OKUMALAR DİLERİM...
***
“Canan nasılmış?” diye sordu Mihra, Tuğçe’ye. Yarım saat önce Turgay aramış; Canan’ın bayıldığını, Canfeza’yı da onların almalarını söylemişti. Canfeza beş yaş grubunda; Elif, Cemre ve Aybige ise dört yaş grubundaydı.
“Bilmiyorum, Turgay başka bir şey demedi. Gizem hastaneye geri döndü duyar duymaz,” diye cevap verdi Mihra’ya, bir yandan da Elif'in ayakkabılarını giydirdi.
Cemre’yi dedesi alıp çıktı. Mihra da ikizler uyanmadan hızlıca Aybige’yi paketler gibi kucaklayıp koşturdu.
“Tuğçe teyze, annem nerede?”
Canfeza, merdivenlerin küçük basamaklarını tek tek inerken anne ve babasını görmeyi bekliyordu ama Tuğçe teyzesi, Elif'in elinden tutmuş orada bekliyordu. Dört yaş grubu çoktan çıkmış gitmişti, sıra Canfeza’nın grubundaydı.
“Akşam hepsi bize gelecek bir tanem, annenin işi vardı, ben geldim.”
“Kerem abim bana uçak yapacaktı, yaptı mı?”
“Bilmem, ders çalışıyordu ben çıkarken. Senin geleceğinden haberi yok. Gidince kendin sorarsın, olmaz mı?”
“Olur, tamam,” dedi tatlı tatlı. Tuğçe’nin sağ elini tutmadan önce, sol elindeki Elif'in yanağına bir öpücük kondurdu. Sınıfları farklı yerde olunca birbirlerini özlüyorlardı.
“Saçların çok güzel olmuş,” dedi Elif, hayranlıkla Canfeza'nın saçlarına bakarken. Canfeza ise bozulmasın diye parmak uçlarıyla tüy kadar hafifçe dokundu. Sanki babasının sıcak dokunuşu hâlâ üzerindeydi; saçlarında da onu hissediyordu. Dudakları mutlulukla gülümsedi.
“Babam yaptı. Öğretmen yarış yaptı, biz kazandık,” dedi gururla. Canfeza için Ahmet en büyük aşkıydı. Kızlar için babaları ilk aşkıdır; Canfeza için de bu kural fazlasıyla gerçekti. Henüz bilmiyordu öz babası olmadığını; sadece düzenli olarak bir mezara gidiyorlardı. Ahmet babası, toprak altında yatan şehit Soner’i uzun uzun anlatıyor ve “Senin baban,” diyordu.
Canfeza henüz tam kavrayamasa da ne olduğunu sorana, “Benim iki babam var; biri yanımda, diğeri canını bu aziz vatan için feda etmiş şanlı bir şehit asker,” diyordu. Gerçeği biliyordu ama algılayıp çözmesine biraz daha vakti vardı. Bazen, “Diğerlerinin neden iki babası yok?” diye sormuyor da değildi.
“Ya anne, Ahmet amcaya diyelim babama da öğretsin,” diye Elif bir kez daha homurdandı. Hâlbuki kaç defa denemişti Turgay ama olmayınca olmuyordu.
“Kerem abim de çok güzel yapıyor ya Elif,” diye Tuğçe’den önce Canfeza cevap verdi. Mangalcı Timi ne zaman görevde olsa, Kerem tıpkı Elif'in saçı gibi Canfeza’nın saçıyla da ilgilenmeyi seviyordu.
Parmakları arasında dolaşan saçların ve burnuna gelen o kokunun hastasıydı.
Kerem ilkokul dördüncü sınıf, ikizler ise üçüncü sınıftaydı. Kerem için okul ne kadar güzelse ikizler için durum pek iç açıcı değildi. Melis hastanın fiks dört günü okulda oluyordu mutlaka. Güneş doğduğunda evin içine bir ağabey ağırlığı gelmişti hepsine ama okul başkaydı.
İki kız, bütün gün kreşte ne yaptıklarını anlata anlata eve doğru ilerlediler. Tuğçe’nin aklı hastanede kalmıştı, kızlara çaktırmamaya çalıştı. Eve geldiklerinde ona en büyük yardım yine Kerem’den geldi.
“Canfeza’yı oyalayın da; Canan teyzen hastanedeymiş, durumunu bilmiyoruz, şimdi huzursuzlanmasın kız.”
“Sen merak etme anne, ben onları oyalarım,” dedi Kerem. Canına minnetti; ödevleri sonra da yapardı. Şimdi şu iki kızla ilgilenmek daha güzeldi. Diğerleri akşama damlar, ortalık ana baba gününe dönerdi nasılsa; şimdilik bu sakinliğin tadını çıkarmalıydı.
Odaya gittiklerinde Elif saçlarını Canfeza gibi isteyince, Kerem oturup kız kardeşinin saçını itinayla şekillendirdi. Sonra da yanaklarına kocaman, sulu sulu bir öpücük kondurdu.
“Bal küpü bacım benim. Beğendin mi?”
Elif aynada saçlarına baktı. Gözleri parlıyor, ağzı kulaklarına varıyordu.
“Abi... Çok sevdim!” diye şakıdı.
“Çaylar hasır!” diye bağırdı Canfeza, elindeki oyuncak çay setini getirirken. Çay olmadan olmazdı sonuçta. Kerem yerine kuruldu, tam çay bardağını eline almıştı ki…
“Semaversiz çay mı olur?” diyen Rüzgâr, odaya bir fırtına misali girdi. Hemen arkasından Poyraz, ensesine bir şaplak atıp içeri adımladı.
“Semaveri bizden başka kim yapabilir oğlum?” dedi Rüzgâr’a. Sonra Kerem’e döndü: “Kerem, yine mi kızlarla oyuna daldın? Hadi oğlum, iki el PUBG atalım.”
Kerem ciddiyetini asla bozmadı. Canfeza'yı oyalama görevi vardı; şimdi kalkarsa odağı dağılabilirdi.
“Siz geçin, geliyorum,” demeye kalmadı; zil sesinin ardına Aybige de koşarak odaya geldi.
“Sessizlik istiyorum!” diye bağırdı. Herkes ona bakıyordu. Aybige, ikiz kardeşlerinin sesinden oldukça şikâyetçiydi. Hüma onun sesini bastırdıkça Aybige'nin damarı atıyordu. İşte tam da bu noktada Kerem için huzur bitmişti; curcuna başlıyordu. Poyraz, “İlk sen sus,” diyerek Aybige’nin saçını çekti; sonra Rüzgâr, Kerem’i kolundan tutup çekti. Canfeza önündeki oyuncaklara hüzünle baktı. Bir an hiçbiri fark etmedi ama Kerem anladı: Hepsinin kardeşi vardı, Canfeza yalnızdı…
Tam yanına çökecekti ki kapı bir kez daha çaldı. Çocukların hepsi aynı anda koştu; babaları gelmişti sonuçta. Canfeza da katıldı ama gelenler beklediği kişiler değildi. Ne annesi vardı ne babası…
“Kız güzellik, amcalara sarılmak yok mu? Kaldın orada,” diyerek Emre dizleri üzerine çöktü, kollarını açtı. Canfeza ilk ona sarıldı. Sonra Turgay yüzünü astı, ona da sarıldı. Sırayla Ömer ve Aybars ile de sarıldı ama aradığı kişiler yoktu.
“Annemle babam neden yok?” diye sordu, arayış içindeki sesiyle. Gizem yanına gelip hastanede olduklarını, birazdan geleceklerini söyledi. Canan iyiydi, sonuçları alıp gelirlerdi. Cemre de sonunda çocukların içine karıştı; kızlar bir odaya, oğlanlar diğerine girdi. En azından eskisi kadar bir kaos yoktu.
Hepsi oynarken Canfeza'nın kulağı anbean zilin sesindeydi; çaldığı dakika kalkacaktı. Beklediği gibi de oldu. Koşup annesine sarıldı, sonra babasına…
Ahmet, kızını doyasıya öptü; onu daha fazla sevmeliydi. Bir kardeşi olacak diye kızına olan sevgisini eksiltemezdi. Biri kanındansa diğeri canındandı…
Kardeşi olacağını öğrenince Canfeza'nın sevincine diyecek yoktu. İşte hepsinin bir kardeşi olacaktı, buna Cemre de dâhildi. Canan ve Gizem’in hamileliği ile Cemre ve Canfeza da abla olma yoluna baş koymuş oldu.
🌹🌹🌹
“Anne bak, videolar gelmiş! Babamla ben iyi dans etmemiş miyiz?” diyerek elimdeki videoyu izletmek için annemin yanına gittim. Ortaokul mezuniyetimizde eğlence düzenlenmişti. İlkokulda da yapılmıştı ama babam o ara görevde olunca gelememişti. Ortaokulun mezuniyetinde görev emri çıkmadığı için babamın şükür namazı kılma ihtimali bile vardı.
“Kızım, zaten sizden başka çıkan da olmadı ya hani. Mangalcılar doldurdu sahneyi, başka veliye yer mi kaldı?”
“Orası da onların sorunu anne. Oğuzhan nerede?”
“Babanla çıktılar, gelirler birazdan.”
Babamı çok seviyordum. Öz babam olmadığını öğrendiğim zaman dahi ona sevgim bir gram azalmadı; azalmasına da izin vermedi Ahmet babam. Bu gerçekliği algılayacağım zamana kadar da ince ince işlemişti bana şehit olan babamın hatırasını. Onun yerine geçmek değildi yaptığı her daim yanındayım demekti.
Kimseye söylemedim ama ben zaten biliyordum. Her fırsatta gittiğimiz mezarlık, anlatılan anılar, evdeki üniformalı resim derken bir gün o resimdeki kişi rüyama geldi. Sorgusuz sarıldım. Hissettim Ahmet babamdan bir farkı yoktu. Sürekli babam olduğu söyleniyordu ama anlam veremiyordum. altı yıl önce, o gecenin sabahında bir pedagog ile görüşme yapıldı.
Annem bana hamileyken şehit düşmüş babam; canını bu aziz vatan için vermiş meğer. Biliyordum ki zaten bunları... Babam, mezarın başına her gittiğimizde gururla anlattı her zaman. “Sen bana emanetlerin en güzelisin,” derdi.
Sevgisinin sınırı yoktu. Okulda duyuyorduk ya da televizyonlarda; öz babasından dayak yiyen, kapıya koyulan binlerce çocuk vardı mesela ama benim babam öyle değildi. Ben ondan sevgi dışında başka bir şey görmedim. Yeri geldi, beni annemden sakındı. Ben de her daim onun kollarında buldum huzuru. Bebekken de öyleymişim, annem sürekli söyler durur.
Doktor, dışarıda beni bekleyen babamı kastederek, “Onun yanında nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
“Yenilmez, koruma altında, sıcak bir huzurun içinde,” dedim hiç düşünmeden. Buraya gelmiş olmamıza bile gerek yoktu. Sadece iki babalı olmayı çözemiyordum, onu anlamam yeterliydi. Aksini inkar edeceğim, isyan edeceğim bir durum hiç olmamıştı.
Bütün bunları öğrendikten sonra bile değişmedi düşüncelerim. Oğuzhan benim öz kardeşimdi. Ahmet babama asla “öz babam değil” diyemem, dilim varmaz. Buna ne ben ne de annem müsaade ederiz.
Okul sonunda mezuniyet ve arkasından doğum günümü de kutladık. Sağlık lisesine yeterli puanı tutturunca babam evi değiştirdi, okula yakın bir yere taşındık.
“Lan Ahmet, kız hangi okula gidiyor da hemen dibinde eve oturuyorsun? Bir dur be kardeşim!” diye Turgay amca söylendi. Yine Mangalcı Timi hep bir aradaydı.
“Sana ne lan! Kızım yorulmasın diye taşınıyorum, keyfimden değil.”
“Servis diye bir şey var, bilmem hatırladın mı?”
“Yok, servis güzergahı ilk alıyor, en son bırakıyordu. Yazık değil mi? Erkenden, bir saat önce kalkmasına ve eve bir saat geç gelmesine gerek yok. Sen kendine bak, sen niye taşındın?” diye çıkıştı babam. Dinime küfreden Müslüman olsa bari modundalar... Tek taşınan biz değiliz hâlbuki.
“Lan yalaka! Hepiniz bir yere yerleştiniz. Kerem uzakta, Elif'im yalnız mı kalsaydı? Mecbur kaldık sizin yüzünüzden,” diye makul açıklamasını yaptı Turgay amca.
Kerem abim asker olma yolunda ilerliyordu, uzaktaydı. Uzakta olmasına da gerek yoktu; Mangalcılar asla birbirinden ayrılmazdı zaten.
Babalar konuşurken biz kızlarla odamıza çekildik. Aybige, Cemre ve Elif ile bir aradaydık her zamanki gibi…
***
Aybige ve Cemre telefona bakıp otuz iki diş sırıtarak mesajlaşırken, Elif ve Canfeza kitaplığın raflarını yerleştirmekle meşguldü.
“Ay vallahi ben gerildim kızlar, az bir kendinize gelin. Vallahi Aybars ve Emre amcam duyarsa Rüzgâr ve Poyraz’ın saç telini bulamazsınız,” diye uyardı Elif.
“Sus kiz, sevgilum mesaj atmuş, cevap vermemak olmaz,” dedi Aybige. Mezuniyet zamanının hemen öncesinde, Poyraz’ın yanında gördüğü bir kızla tepesi atmış, soluğu yanında almıştı. O vakte kadar kedi köpek gibi kavga eden bu ikili için kimse “seviyorlar” demezdi. Hâlâ da inanamıyorlardı ya, neyse…
Aybige sinirlenip Poyraz’a karşı hisleri olduğunu söylemişti. Poyraz da boş değildi ki anında, “Sana benden başkası haram kızım,” dedi; olay oradan başka bir boyuta evrildi. Cemre ve Rüzgâr için durum daha taze ve yeni sayılırdı. Orada ilk adımı atan Rüzgâr olmuştu. Kardeşinden cesaret almış, Cemre’ye “Sana benden başkası haram,” diyerek seslenmişti; onlar da “sevgili” kategorisinde yerlerini almışlardı.
Şüphesiz bu durumdan en uzak Elif ve Canfeza kalmıştı. Elif kendi halinde olmayı seviyor, Canfeza ise aklındakini yapma peşine düşüyordu. Amacı vardı; şu lise bir bitsin, babasını ikna edip Tabip Teğmen olmak istediğini söyleyecekti. Hele az daha vakti vardı; Ahmet babasını elbet ikna ederdi. Hem Kerem abisi Ankara’da, Milli Savunma Üniversitesi Kara Harp Okulu'nda (Harbiye) öğrenciydi. Babası da izin verirdi Ankara'ya gitmesine.
Tek sorun vardı; Canfeza gittiğinde Kerem'in son senesiydi ve Canfeza'nın abisi olarak kalmayı da hiç istemiyordu. Poyraz ve Rüzgâr, Artvin Teknik Lisesi'nin atölyesinde, okul çıkışlarında herkes top peşinde koşarken simülasyon başında dirsek çürütüyor; gökyüzüne hükmedecekleri o günün teknik temelini şimdiden atıyorlardı.
İleride yapacakları işlerin temeli sağlam atılıyordu. Onlar İHA pilotları olacak, Mangalcı Timi’nin yeni nesli efsane olarak tarihe kazınacaktı.