Bölüm 6

1458 Words
Günseli Mahir, Çakır’ı da alıp çıkınca odada yalnız kaldım yine. Ayağım feci acıyordu, insan buz falan getirir ayılar. Yatağın üzerine oturdum ve etrafıma bakındım. Karnım açlıkla gurulda. Dün öğlen yediklerimden sonra hiçbir şey yememiştim. Eteğimi düzelttim ve dizlerimi kendime çektim, sırtım yatak başlığına yaslandı. Mahir’in bedeni güzeldi, çırılçıplak odaya elinde silahla dalınca bir takım fantaziler edinmiştim. Spartaküs filmindeki kaslı gladyatörleri andırmıştı bana. Silah yerine kılıcı ya da mızrağı olsa... Gerçi kılıcı da vardı, kaburgasının hemen altında dikenlerle sarılı bir kılıç dövmesi vardı. Ellerimle dokunmuştum, garip bir histi. Sonra aptal Çakır gelmiş ve salak salak konuşmuştu. Hiç çekilmiyor o adam. Hadi Mahir’in bir motivasyonu var, haksız ama derdi belli. Ama Çakır paralı bir köpek sadece. Odayı toplamaya geleceklerdi birazdan. Kırık dolaba, sandalyeden kalan parçalara baktım. Dün kendimi korumak için hiçbir şey bulamamıştım ama bugün elimde harika bir fırsat vardı. Yataktan indim ve tek ayağımın üzerinde seke seke dolaba vardım. Dolabın ardına küçük çivilerle sabitlenmişti arka kısmı. Tek tek sökmeyi denedim. Hepsi fazla sağlamdı, bir tanesini sökeyim derken elimi yaraladım. Parmağımı emip diğer elimle diğer çivileri yokladım. Biri oynuyordu. Sağ sol yapa yapa çiviyi söktüm ve çıkardım. Aktif kullandığım sağ elimi yaralamasam daha hızlı yapardım muhtemelen. Olsun. Kırık tahta parçalarını incelemeye başladım. Sivri köşeli bir tanesiyle birinin yüzünü çizebilirdim bence. Belki de yapamazdım ama gözüne sokardım en olmadı. Ve sandalyeden kalan parmak gibi bir çiviyi aldım elime. En çok bu işime yarardı. Keşke bir bıçak falan elime geçirebilsem. Ayak sesleri duymaya başladım. Hemen kalktım yerimden ve yatağa koştum seke seke. Acıdan gözlerim yaşardı ama ağlamadım. Aldıklarımı yastığın altına sokarken kapı açıldı. Oturuşumu düzelttim hızlıca. Dün gördüğüm, Mahir’in annesi girdi içeri. “Bir hayli sorun çıkartıyormuşsun,” dedi üstencil bir tavırla. Sert yüzü yılların izleriyle doluydu, kırışmıştı ama botox yoktu. “Kabullenmem mi gerekiyordu?” dedim aynı küstahlığı takınıp. Evinde esir olmam ezik olmamı gerektirmiyor. “Haklısın,” dedi ve gülümsedi. Tüm çehresi bir anda değişti, sert yüzü şefkatli bir anne yüzü oldu. Kısa kestane kızıl saçları, yine kısa boyu ve zayıf bedenine rağmen güçlü bir duruşu vardı. Kumaş pantolon ve kısa kol bir bluz giymişti. “Sana eşyalar vereceğim, zorluk çıkartmadan temizlenip giyineceksin. Sonra da gelip soframızda yemek yiyeceksin.” Yutkundum. “İstemiyorum,” dedim açıkça. Bir lokmalarını dahi istemiyordum. “Bak kızım,” dedi yine aynı şefkatli tonla. “Bizim seninle bir derdimiz yok. Baban bu davayı alıp kocamı hapisten çıkartınca seni bırakacağız zaten. Zorluk çıkartma ki karşı önlem almak zorunda kalmayalım. Mahir’im sabreder ama sabrının sonuna varırsa işte o zaman...” ürperdi. “O halini görmek istemezsin. Görme bence.” “Sizin kocanız bir katil!” dedim soğuk bir nefretle. “Senin baban da o katilleri savunan bir adamdı. Bütün servetini öyle adamları savunarak edindi. Şimdi bana etikten ahlaktan bahsetme, maval okuma. Senin de Mahir’den bir farkın yok. Giyin, gel.” Ardını dönüp çıktı odadan. Verecek bir cevabım yoktu çünkü haklıydı. Babam mafyanın avukatı diye nam salmış, herkes savunulmaya hakkı olduğuna inanan bir avukattı. Çalışanların dolabı ve kırık tahta parçalarını toplayıp gitmesini izledim. Bıraktıkları eşyalara baktım. Bir tişört, jogger eşofman altı, balensiz sütyen, külot, çorap ve spor ayakkabılar. Keşke sütyenin balenleri olsaydı, çıkartır bir silah gibi kullanabilirdim. Çakırın göğsüne saplardım mesela. Şerefsizler. Getirdiği eşyaları alıp banyoya girdim. Kapımı kilitledim ve suyu açtım. Kapının ardına koyabilecek bir şeyim olsaydı keşke. Neyse. Duş aldım, saçlarımı köpürttüm, saçlarım kalçama kadar uzanıyordu ve arındırmakta çok zorlanıyordum. Çıkınca verdikleri havluyla kurulandım ve diğeriyle başımı sardım. Banyo aynasından solgun yüzümü inceledim. Dünden kalan maskaram göz altlarıma çökmüştü. Bir tuvalet kağıdı alarak ıslattım ve nazik hareketlerle temizledim. Ardından giyindim. Saçlarımı kurulayarak odanın kapısını açtım. Örmem gerekiyor aslında, şu an elime takılması hiç iyi olmaz. Keşke tokam da olsaydı. Banyodan çıktıktan sonra Mahir’in annesinin getirdiği tarakla saçlarımı taradım. Balıksırtı ördüm ve yorganın kenarından söktüğüm bir parça iple bağladım. Pratik zekalı bir insanım Allah’tan. Tam işlerimi bitirmiş çaldığım gizli silahlarıma bakacaktım ki kapı tıklatıldı. Mahir gelmişti. “Hadi kahvaltıya,” dedi sert bir sesle. Bakışlarım sabah gördüğüm dövmenin olduğu noktaya kaydı. Dikenlerle sarılı kılıç... Şimdi giyinikti tabi. Acı yeşil bir gömlek ve siyah bir pantolon giymiş, gömleğini pantolonunun içine sokup kemer takmıştı. Saçlarını geriye yatırınca geniş alnı iyice ortaya çıkmıştı. Elinden hiç düşürmediği tespihi kapı kolunu tutan elinde sallanıyordu. “Ben aç değilim,” dedim inatla. Midem guruldadı gürültüyle. Hay sikeyim ya! “Belli oluyor,” dedi gevrek gevrek gülerken. “Yorma beni hadi.” “Hani daha ne yaptım ki?” Yaptıklarım yapacaklarımın teminatı diyebilirsin zehirli duman! “Hiçbir şey,” dedi kinayeyle. “Uslu uslu oturdun. Tabi ne yaptın? Zorlama beni çık hadi.” “Ayağım sakat,” diye bir bahane sundum bu defa. Beni rahat bırakmalarını istiyordum. Güya esirim burada gelen giden bitmedi. Bir salın, yalnız bırakın beni ya! Keskin bir nefes verdi ve üzerime yürüdü. Baş yastıklarından birini -silahlarım olanı değil öbürünü- hemen elime alıp aramıza koydum. “Lütfen bana dokunma!” dedim panikle. Bıkmıştım artık ordan oraya savrulup durmaktan. “Sana mı kaldım be!” Kalmadığını anladık Chanel no.5’ten. Gelip bacaklarımın altından kollarını geçirdi ve diğer elini sırtıma koydu. Hiç beklemiyordum böyle bir şey, bir çığlık savurdum ve boynuna sarıldım sıkı sıkı. “Uslu dur!” diye uyardı. Yumruğumu göğsüne geçirdim. “Bak avukat!” dedi çatık kaşlarıyla. Sustum. Dudaklarımı büzüp başımı diğer tarafa çevirdim. Böylelikle evin her yerine baktım. Gelirken gözüm görmüyordu korku ve panikten. Şimdi kalmamıştı öyle bir durum. Koridoru aşıp asansöre yöneldik. Bu katta çok kapı yoktu, dört tane sayabilmiştim ben. Evde asansör vardı evet. Adnan Ziyagil tarafından kaçırıldım sanırım. Bizi iki kat indirdi ve sahanlığa açılan asansörden indi. Birkaç basamaklık merdiven daha inip geniş bir alana girdi. Giriş kapısı hemen solumda kalıyordu. Kucağından atlasam, kapıya koşsam ve koşarak kaçsam... İmkansızdı. Her yerde adamları vardı ama daha kapıya varamadan yakalardı beni. Onunla güreşecek gücüm kalmamıştı. Salona açılan kapıdan girdik ve kocaman bir alana geldik. Pencerelerle dolu duvar daha ilk anda gözümü aldı. Ön bahçelerini gören pencerelerin önüne lavantalar ekilmişti, mor mor salınıyorlardı rüzgarda. Ahşap ceviz mobilyalar ve hardal rengi oturma grubu, el dokuması Türk halıları, dekorasyon olarak kullanılan çini işlemeler ve tam üçlü koltuğun arkasına asılmış, kocaman bir tablo. Tabloda bir at çiftliği ve ana odağa alınmış, yelesi kendi koşusunun rüzgarıyla uçuşan bir Ahal Teke. “Eğer uslu bir kız olursan gerçeğini görebilirsin Günseli,” dedi Mahir gülen bir sesle. Nasıl hayran baktığımı görmüş olmalı ata. “Lüzumu yok,” dedim ama bayılırdım. Mahir beni hemen yanındaki sandalyeye oturacağım şekilde bıraktı. Masada bir tek Merve vardı onunla da aramızda bir sandalye boşluk vardı. “Bizim bahçede zaten, uzak değil ahırlar.” Demek bahçede atlar da vardı. Birini çalıp kaçabilir miydim acaba? “At yarışında eziyet ettiğiniz zavallı hayvanları görmek sadece yüreğimi parçalar,” diye cevap verdim Merve’ye. Ülkedeki ganyan işini ellerinde tuttuklarını biliyordum. Tüm yarışları organize edip iddialardan da pay alıyorlardı. Karaduman’lar hep ilgimi çeken bir aile olmuştur. Birlikte çalışmak istemiştim ama beni kaçırmalarını değil. “Atlara eziyet eden tek bir seyisin bile nefes almasına izin vermeyiz,” dedi Merve savunmaya geçerek. Masum ayaklarında takılıyor da bu kız da onlardan farksız. “Aman ne gurur verici.” Burun kıvırdım. Mahir hemen çaprazımdaki sandalyeye oturdu. Ardımızdan iki çocuğun sesleri gelmeye başladı. Bakışlarımı çevirdim. Büyüğü en fazla on küçüğü en fazla beş yaşında iki çocuk girdi salona koşarak. “Amcaaa!” diye neşe içinde Mahir’in kollarına attı kendini. Mahir güleç bir yüzle çocuklarla ilgilendi. “Mert şu hırkanı da giy,” diye seslendi bir kadın, topuklu ayakkabılarının sesi duyuldu ve salon kapısında duraksadı. Dün Mahir’le tartışan yengeydi bu. Elif miydi adı neydi? Elif’e yenge dedin Usta! “Bu kadın da mı bizimle yemek yiyecek?” dedi küstah bir sesle. Bu evdekilerin derdi ne? Kaçırıldım diye sizden daha aşağı konumda yapmıyor bu beni. “Elbette, misafirimiz o bizim,” dedi Mahir kadına bakmadan. Misafirliğin kısası makbul olurdu, umarım uzatmaz. Eylül yorum yapmadan yerine geçti. Of Esra mıydı yoksa? Bu tarz bir adı vardı ama neydi? “Annem nerede kaldı?” diye sordu bu defa Mahir ortaya. Oğlanlar biri karşıma gelecek şekilde Mahir’in yanına oturdu. Küçük olan Mert de yanına. Buket’de Mert’in yanına oturdu. Masanın diğer başına da hanım ağa oturacak sanırım. Derken Mahir’in annesi geldi ve masanın başına geçti. “Afiyet olsun,” dedi Mahir ve herkes yemeğine başladı. Hepimize birer tane de kaşık dağıt bari Sultan Süleyman. Sessizce oturdum yerimde. Mahir bezgin bir nefes verdi ve tabağıma yumurta, peynir, salam falan doldurdu. Dik dik bakmakla yetindim. Ardında kalan Ahal Teke gözümü alıyordu sağlıkla parlayan saçlarıyla. “Yemeğini bitir Günseli,” dedi ısrarla. “Baban gelecek. Eğer söz dinlersen seni görmesini sağlarım. Yaşadığını, sağlıklı olduğunu bilir.” Demek babam gelecekti. Teklifi mantıklı bir anlaşmaydı. Babam en azından sağlıklı olduğumu bilse iyi olacaktı. Daha geleli bir gün olmadı ama çok özledim anne babamı. Kurtulmam lazım buradan, bu insanlardan. Düşün Günseli düşün! Bölüm Sonu. Normalde haftada dört gün bölüm atıyorum. ama Asude'ciğimin geçmiş doğum günü için bir jest yapayım dedim. Günün kutlu olsun canısıı!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD