Gecenin karanlığı köyün üzerine çökmüş, evlerin ışıkları birer birer sönmeye başlamıştı. Hayriye’nin evinde ise gecenin sessizliğine rağmen kimsenin bilmemesi gereken kurnazca bir planın temelleri atılıyordu.
Ahşap kapının ardındaki odada Cemal ile Ömer baş başa vermiş, alçak sesle konuşuyorlardı. Ömer sandalyesine iyice kaykılmış, yüzünde pişkin bir sırıtışla aklındakileri döküyordu:
— Ulan Cemal, ben bu Sevda’ya fena taktım kafayı... Ne yapıp edip o kızı bana ayarlayacaksın.
Cemal sigarasından derin bir nefes çekip bıyık altından güldü.
— O işler öyle kolay değil, Ömer. Kızın aklı başında. Hem yengemler de göz açtırmaz. Ciddi mi düşünüyorsun, ne bu tantana?
Ömer kasılarak elini salladı.
— Ne evlenmesi ulan, ne ciddisi? Ben gönül eğlendirmek istiyorum, anladın sen onu! Bir iki altıma alayım, aklını başından alayım yeter. Sonrası kolay... Sen yengeme, Hayriye’ye söyle, aramızı yapsın. Kız onun sözünden çıkmaz. “Ömer seninle evlenmek istiyor, niyeti ciddi,” desin, kandırsın kızı. Bir iki kuytu köşede buluştursun bizi, gerisini bana bıraksın.
Odadan yükselen bu konuşmalar, kapının hemen arkasında oturan Hayriye’nin kulağına kelimesi kelimesine ulaşıyordu.
Hayriye, kucağındaki küçük oğlu Ali’yi uyutmaya çalışıyordu. Bir eliyle sırtını yavaşça sıvazlıyor, diğer eliyle hafif hafif pışpışlıyordu. Ama bütün dikkati ve kulağı kapının ardındaki konuşmadaydı.
Bilerek Ali’yi göğsüne daha sıkı bastırdı.
İçinden, “Kucağımda uyutayım da kimse dinlediğimi anlamasın. Susup duymamış gibi yapayım,” diye geçirdi.
Cemal ile Ömer’in konuşmasını başından beri tek bir kelimesini bile kaçırmadan dinlemişti.
Bir süre sonra içerideki ayak sesleri hareketlendi. Kapı açıldı ve Ömer, pişkince sırıtarak evden çıktı. Cemal kapıyı arkasından kapatıp karısının yanına döndü.
Hayriye hâlâ Ali’yi uyutuyormuş gibi yapıyordu.
Cemal ona bakıp alçak sesle konuştu:
— Bak, duydun işte. Ömer, Sevda’yı istiyor. Aralarını yap sen, Hayriye. Duymadın mı söylediklerini?
Hayriye başını kaldırıp kocasına baktı.
— Duydum, Cemal. Ömer’in her dediğini duydum.
Cemal karısının yanına biraz daha sokuldu.
— Bana Sevda’yı çok seviyormuş gibi rol yapma. Kızın ayağını kaydırmak için ne zamandır uğraştığını çok iyi biliyorum, yavrum. Hem Ömer’in niyetinin ciddi olmadığı da belli. Evlenmeye değil, sırf gönül eğlendirmeye bakıyor.
Hayriye’nin yüzünde yavaş yavaş sinsi bir gülümseme oluştu.
— Ablasın işte... Sen yap aralarını. Sevda zaten sana güveniyor. Ömer’in onunla evlenmek istediğine, niyetinin ciddi olduğuna inandırırsın.
Cemal başını salladı.
— Aynen öyle. Sen “Ömer ciddi düşünüyor,” de. Birkaç kere görüşmelerini sağla. Gerisini Ömer halleder.
Hayriye bir an sustu. Sonra gözlerini kocasına çevirip alçak sesle devam etti:
— Ömer’le aralarında bir şey geçerse anangile, “Namusumuz elden gitti,” deriz. Kızı köyden siktir ederiz. O zaman da her şey bize kalır.
Cemal’in yüzündeki gülümseme iyice genişledi.
— İşte bunu diyorum! Zaten ananla babanın da bir ayağı çukurda, yavrum. Sevda’yı da aradan çıkarırsak geriye ne kalır? Her şey bize kalır.
Hayriye, kucağındaki Ali’ye baktı. Çocuk sonunda mışıl mışıl uyumuştu.
Cemal yatağın olduğu tarafa göz atıp derin bir nefes verdi.
— Off... Oğlan da uyudu sonunda, kız.
Sonra karısına dönüp gülümsedi.
— Hadi git, banyoyu hazırla da beni bir yıka bakalım.
Hayriye cilveli bir gülümsemeyle ayağa kalktı.
— Olur erkeğim, hemen hazırlıyorum.
Ali’yi dikkatlice yatağına yatırdıktan sonra Hayriye odadan çıktı. Yüzündeki gülümseme hâlâ silinmemişti.
Cemal’in söyledikleri kafasında dönüp duruyordu.
Artık ne yapacağını biliyordu.
Sevda’nın en güvendiği kişi olarak önce onun karşısına çıkacak, Ömer’in kendisiyle evlenmek istediğini söyleyecekti. Sonra da ikisini bir araya getirecekti.
Hayriye, bunun Sevda için nasıl bir sonuca dönüşebileceğini düşünmek yerine gözünün önüne gelecek mirası getiriyordu.
Kendi kardeşinin hayatını hiçe sayacak kadar gözü dönmüştü.
O gece, Sevda’nın haberi bile olmadan onun hayatını değiştirecek hain plan kurulmuştu.
---
Ertesi sabah köyde hayat erkenden başlamıştı. Güneş evlerin üzerinden yükselirken Mehmet çoktan tarlaya gitmiş, Ayşe de evin işlerine koyulmuştu.
Sevda ise bahçedeydi.
Elindeki küçük çapayla sebzelerin etrafındaki toprağı düzeltiyor, arada kuruyan yaprakları koparıyordu. Belinden aşağıya kadar uzanan sarı saçlarını örmüş, örgüsünü omzunun üzerinden atmıştı.
Karşıdaki evin kapısı açıldı.
Hayriye dışarı çıkıp bir süre kardeşine baktı. Sonra bahçeye girip Sevda’nın yanına geldi.
— Günaydın, kardeşim.
Sevda başını kaldırıp gülümsedi.
— Günaydın abla. Ali uyudu mu?
— Uyudu. Daha yeni yatırdım.
Hayriye yanına çömeldi. Birkaç saniye Sevda’nın yaptığı işe baktı.
— Sen şu fideleri ne güzel tutturuyorsun ya. Ben ne diksem yarısı kuruyor.
Sevda gülerek omuz silkti.
— Toprağı biraz daha sık havalandır abla. Bir de fazla sulama. Babam da öyle diyor.
— Hımm... Demek mesele bu.
Hayriye bir süre sustu. Sonra sanki aklına yeni gelmiş gibi konuştu:
— Bu arada sana bir şey söyleyeceğim.
Sevda elindeki çapayı toprağa bıraktı.
— Ne oldu?
— Ömer var ya...
Sevda kaşlarını hafifçe kaldırdı.
— Ömer abi mi?
— He.
— Ne olmuş?
Hayriye, Sevda’nın yüzüne bakıp sesini biraz alçalttı.
— Seni beğeniyormuş.
Sevda birkaç saniye öylece kaldı.
— Beni mi?
— Evet.
Sevda şaşkınlıkla güldü.
— Abla, nereden çıktı şimdi bu?
— Ömer bana söyledi.
— Ama ben onunla doğru dürüst konuşmuyorum ki.
— Biliyorum.
Sevda biraz düşündü.
— Hem o benim abim sayılır. Ben hiç öyle düşünmedim.
Hayriye hemen başını salladı.
— Zaten sana “hemen git, evlen” demiyorum. Sadece çocuk seni beğeniyormuş, bunu bil istedim.
Sevda merakla sordu:
— Ne zamandır?
— Bir süredir.
— Bana niye söylemedi?
Hayriye hafifçe gülümsedi.
— Çekiniyordur belki. Sen de pek yüz vermiyorsun zaten.
Sevda şaşkın şaşkın baktı.
— Ben ne yapıyorum ki?
— Bir şey yaptığın yok. Zaten senin huyun öyle. Bir erkek sana baksa hemen başını çeviriyorsun.
Sevda gülerek başını eğdi.
— Ne yapayım abla? Öyle bakıp duracak mıyım?
Hayriye de gülmüş gibi yaptı.
— Neyse... Asıl mesele o değil.
— Ne peki?
Hayriye biraz yaklaşıp konuştu:
— Ömer abi seninle ciddi düşünüyormuş.
Sevda’nın gülümsemesi yavaşça kayboldu.
— Ciddi mi?
— Evet.
— Evlilik falan mı?
— Öyle diyor.
Sevda birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra toprağa baktı.
— Bilmiyorum abla... Ben hiç düşünmedim onu.
— Düşünmek zorunda da değilsin zaten. Önce konuşursun. İnsan karşısındakini tanımadan karar vermez.
Sevda başını kaldırdı.
— Sen gerçekten ciddi olduğunu mu düşünüyorsun?
Hayriye hiç tereddüt etmeden cevap verdi:
— Ben öyle anladım. Zaten sana söylememin sebebi de bu. Yoksa boş yere kardeşimin kafasını karıştırmak istemem.
Sevda ablasına güvenerek hafifçe başını salladı.
— Bir konuşabilirim belki.
Hayriye’nin yüzünde memnun bir gülümseme belirdi.
— İşte. Ben de onu diyorum. Bir konuş, bak bakalım ne diyecek.
Sevda tekrar çapayı eline aldı.
— Ama abla, ben öyle hemen bir şey düşünmem. Önce konuşurum. Sonra bakarım.
— Tabii kızım. Kimse sana hemen karar ver demiyor.
Hayriye ayağa kalktı.
— Akşama doğru yine konuşuruz. Belki Ömer abiyle bir yerde karşılaşırsınız.
Sevda başını kaldırıp ablasına baktı.
— Sen de olursun değil mi?
Hayriye gülümseyerek cevap verdi:
— Olurum tabii. Sen benim kardeşimsin.
— Tamam o zaman.
Hayriye karşı eve doğru yürürken yüzündeki gülümsemeyi saklamaya çalıştı.
Sevda ise hiçbir şeyden habersiz, yeniden bahçedeki işine döndü.
Ablasının söylediklerine inanmıştı.
Ömer’in gerçekten evlilik düşündüğünü sanıyordu.