Bilecik'in yemyeşil tepelerinin arasında, küçük ve sakin bir köy vardı.
Köyde hayat, şehirlerden farklı akardı. Sabahları horoz sesleriyle uyanılır, evlerin bacalarından dumanlar yükselir, erkekler tarlaların yolunu tutarken kadınlar evlerinin ve bahçelerinin işlerine koyulurdu.
Köyün içinde, geniş bahçesi ve verimli toprağıyla dikkat çeken iki ev vardı.
Biri Mehmet ve Ayşe'nin eviydi.
Diğeri ise hemen karşılarındaki ev…
Mehmet, büyük kızı Hayriye evlendiğinde o evi damadına ve kızına vermişti.
“Kızım başkasının yanında zorluk çekmesin,” demişti.
Hayriye ile kocası böylece anne babasının hemen karşısında kendi evlerinde yaşamaya başlamışlardı.
Hayriye yirmi beş yaşındaydı. Evliliğinin yanında henüz bir yaşına bile girmemiş küçük oğlu Ali vardı.
Ali, iki evin arasında gidip gelmeye alışmıştı. Bir gün anneannesinin kucağında, ertesi gün dedesinin bahçesinde olurdu.
Mehmet torununa çok düşkündü.
Ama evde bir kişi daha vardı.
Mehmet ile Ayşe'nin yirmi bir yaşındaki küçük kızları Sevda.
Sevda, ailesiyle aynı evde yaşıyordu.
O sabah da herkesten önce uyanmış, eline küçük çapayı alıp bahçeye çıkmıştı.
Kendi elleriyle ektiği domates, biber ve salatalıkların arasında dolaşıyor, her birinin toprağını kontrol ediyordu.
Belinden aşağıya kadar uzanan sarı saçları sırtından aşağı dökülüyor, beyaz teni sabah güneşinde ışıldıyordu. Masmavi gözleri ise bahçedeki yeşilliklerin arasında dikkat çekiyordu.
Sevda çok güzel bir kızdı.
Fakat kendisini güzel bulup bununla övünen biri değildi.
Onun için önemli olan ailesi ve yaptığı işlerdi.
Bir fideyi eliyle düzeltirken karşıdaki evin kapısı açıldı.
Hayriye dışarı çıktı.
Kucağında küçük oğlu Ali vardı.
“Gel bakalım anneannesine gidelim.”
Ali annesinin omzuna başını koydu.
Hayriye birkaç adım attıktan sonra Sevda'yı bahçede gördü.
Gözleri doğrudan kardeşinin ektiği sebzelere kaydı.
Bir süre baktı.
Sonra yüzünü buruşturdu.
“Sevda!”
Sevda başını kaldırdı.
“Efendim abla?”
Hayriye karşı bahçeden seslendi.
“Senin ektiğin niye oluyor da benim ektiğim olmuyor?”
Sevda ne diyeceğini bilemedi.
“Bilmem ki abla.”
“Ben de senin gibi ekiyorum. Suluyorum. Ama benimkiler seninkiler kadar güzel büyümüyor.”
Sevda elindeki çapayı bıraktı.
“Belki fazla suluyorsundur.”
Hayriye'nin kaşları çatıldı.
“Sen bir şey mi yapıyorsun?”
“Hayır.”
“Emin misin?”
Sevda şaşkınlıkla baktı.
“Abla, neden bir şey yapayım?”
Hayriye cevap vermedi.
Tam o sırada Ayşe Hanım evin kapısından çıktı.
“Hayriye, daha sabahın başında kardeşini sorguya çekme.”
“Anne, soru soruyorum.”
Ayşe bahçeye baktı.
“Sevda sabahtan beri uğraşıyor. Emeğinin karşılığını almış, ne güzel.”
Hayriye'nin yüzü asıldı.
“Ben uğraşmıyor muyum?”
“Uğraşıyorsun kızım. Ama kardeşinin yaptığını küçümseme.”
Mehmet de evin yanından çıkıp kızlarına baktı.
“Ne oluyor?”
Ayşe başıyla Sevda'yı gösterdi.
“Hayriye, sebzeler yüzünden yine söyleniyor.”
Mehmet kızına baktı.
“Sevda'nın elinden geliyor demek ki. Sen de istersen ona sor, beraber bakın.”
Hayriye dudaklarını büktü.
“Tabii. Sevda her şeyi biliyor zaten.”
Sevda babasına bakıp hemen araya girdi.
“Baba, önemli değil.”
Mehmet kızının yanına gelip omzuna dokundu.
“Sen işine bak kızım.”
Sonra karşıdaki evine dönmek üzere olan Hayriye'ye baktı.
“Sen de kardeşinin canını sıkma.”
Hayriye cevap vermeden Ali'yi kucağında biraz daha sıkı tuttu.
Karşıdaki evine doğru yürürken bir kez daha arkasına dönüp Sevda'ya baktı.
Sevda ise hiçbir şey olmamış gibi yeniden toprağın başına çömeldi.
Onun dünyasında hayat hâlâ küçüktü.
Anne ve babası…
Bahçesi…
Toprağı…
Ve ailesinin hemen karşısında yaşayan ablası Hayriye ile küçük yeğeni Ali.
Sevda henüz bilmiyordu; bu sakin köy hayatının, çok geçmeden değişeceğini.
Öğleye doğru güneş iyice yükselmişti.
Sevda sabah başladığı işlerin çoğunu bitirmiş, bahçenin kenarındaki meyve ağaçlarına geçmişti.
Elinde küçük bir sepet vardı.
Dalları tek tek kontrol ediyor, olgunlaşan elmaları koparıp sepete bırakıyordu.
“Bunlar olmuş…”
Bir elmayı koparıp avucunun içinde çevirdi.
Tam o sırada karşı bahçeden Ali'nin kahkahası duyuldu.
Sevda başını kaldırdı.
Küçük çocuk çıplak ayaklarıyla bahçede yürümeye çalışıyor, annesi Hayriye ise arkasından koşuyordu.
“Ali, yavaş oğlum!”
Ali annesinin sözünü dinlemiyor, birkaç adım daha atmaya çalışıyordu.
Sonunda dengesini kaybedip oturdu.
Hayriye hemen yanına gitti.
“Düşürdün kendini.”
Ali önce annesine baktı, sonra gülmeye başladı.
Sevda da istemsizce gülümsedi.
“Gel bakalım küçük adam.”
Hayriye oğlunu Sevda'ya doğru uzattı.
“Al da biraz sen oyala. Ben de şu çamaşırları asayım.”
Sevda sepetini kenara bırakıp Ali'yi kucağına aldı.
Ali onu görür görmez küçük ellerini Sevda'nın saçlarına uzattı.
Sevda güldü.
“Yine saçlarımla oynayacaksın, değil mi?”
Ali sarı saçlarını avucunun içine almaya çalıştı.
“Bak, çekmek yok.”
Hayriye uzaktan onları izliyordu.
“Sevda, çok alıştırma. Sonra senden başkasına gitmiyor.”
Sevda gülerek cevap verdi.
“Gitsin zaten. Benim yeğenim.”
Ali, Sevda'nın kucağında başını onun omzuna yasladı.
Hayriye bir süre daha baktı.
Sonra çamaşırlarıyla ilgilenmeye devam etti.
Bir süre sonra Ayşe Hanım evden çıktı.
“Sevda, kızım sofrayı hazırlamama yardım eder misin?”
“Geliyorum anne.”
Ali'yi annesine uzattı.
“Al abla.”
Hayriye oğlunu kucağına aldı.
Sevda eve girdi.
Ayşe mutfakta tabakları hazırlıyordu.
“Sen sabahtan beri bahçedesin. Biraz dinlensen keşke.”
“Dinlenirim anne. Önce sana yardım edeyim.”
“Senin yaşında kızlar biraz gezmeye gider. Senin aklın fikrin toprakta.”
Sevda güldü.
“Ben seviyorum anne.”
Ayşe kızının yüzüne baktı.
“Biliyorum.”
Bir süre sessizce çalıştılar.
Sonra Ayşe sordu:
“Bahçedeki sebzeler nasıl?”
“Çok güzel büyüyorlar. Domatesler yakında kızarır.”
“Baban çok sevinecek.”
Sevda'nın yüzü aydınlandı.
“Akşam babama göstereceğim.”
Tam o sırada dışarıdan Hayriye'nin sesi geldi.
“Anne!”
Ayşe mutfaktan çıktı.
“Ne oldu kızım?”
“Ali uyumuyor. Bir türlü sakinleşmedi.”
Sevda da peşinden çıktı.
“Ver bana.”
Hayriye oğlunu Sevda'ya verdi.
Sevda Ali'yi kucağına alıp hafifçe sallamaya başladı.
“Tamam benim küçük kuzum… Hadi uyu.”
Ali birkaç dakika içinde sakinleşti.
Hayriye şaşkınlıkla baktı.
“Sen ne yapıyorsun da hemen susuyor?”
Sevda güldü.
“Hiçbir şey yapmıyorum. Sallıyorum işte.”
Hayriye'nin yüzündeki ifade yine değişti.
“Her şeyi beceriyorsun zaten.”
Ayşe kızına sertçe baktı.
“Hayriye.”
“Ne var anne?”
“Yeter.”
Hayriye sustu.
Sevda ise hiçbir şey söylemedi.
Ali'nin başını okşadı.
Çocuğun gözleri yavaş yavaş kapanıyordu.
Mehmet öğleden sonra eve döndüğünde torununu Sevda'nın kucağında uyurken görünce gülümsedi.
“Benim küçük adam yine teyzesinde uyumuş.”
Sevda gülümsedi.
“Bugün biraz huysuzdu.”
Mehmet torununun yanağını okşadı.
“Senin kucağında huzur buluyor demek.”
Hayriye bu sözleri duyunca başını çevirdi.
“Baba, Ali benim oğlum.”
Mehmet kızına baktı.
“Biliyorum kızım. Sevda da teyzesi.”
“Bazen Sevda'yı annesi sanacak.”
Ayşe hemen karşılık verdi.
“Ne saçmalıyorsun Hayriye?”
Hayriye cevap vermedi.
Sevda ise Ali'yi annesine uzattı.
“Al anne. Uyudu.”
Ayşe çocuğu kucağına aldı.
“Sen de biraz otur kızım.”
Sevda tam oturacakken bahçedeki sepet gözüne ilişti.
“Ben elmaları da ayırayım.”
Mehmet başını salladı.
“Dur kızım. Akşama beraber yaparız.”
Sevda gülümsedi.
“Olur baba.”
O akşam aile sofraya birlikte oturdu.
Karşı evde yaşayan Hayriye de Ali'yle birlikte anne babasının evine gelmişti.
Sofrada herkes günün işlerinden konuşurken Sevda'nın yüzünde sakin bir gülümseme vardı.
Hayriye ise zaman zaman kardeşine bakıyor, sonra gözlerini kaçırıyordu.
İçindeki kıskançlık daha da büyüyordu.
Çünkü Sevda ne yaparsa yapsın ailesinin sevgisini kazanıyor gibiydi.
Ve Hayriye, bunun ileride hayatında nelere yol açacağını henüz kendisi bile bilmiyordu.