Bir akşam yine gece yarısına doğru eve geldiğinde salon ışığı açıktı.
Kapıyı sessiz kapatmaya çalıştı ama eski kilit yine sert ses çıkardı.
Televizyon açıktı. Haber kanallarından biri sessizce akıyordu. İhsan koltukta oturuyordu. Üzerinde gri hırkası vardı. Yorgun görünüyordu ama uyumamıştı belli ki. Son zamanlarda Tuğçe’nin eve giriş saatlerini bekleme alışkanlığı edinmişti.
Tuğçe hiçbir şey demeden ayakkabılarını çıkardı.
Babası gözlerini televizyondan ayırmadan konuştu.
“Kaç oldu saat?”
Tuğçe çantasını sandalyeye bıraktı.
“Bilmiyorum.”
“Telefon niye kapalı yine?”
“Canım istemedi.”
İhsan sonunda başını kaldırıp kızına baktı. Gözlerinde öfke değil, çözemediği bir korku vardı.
“Bu gidişin iyi değil Tuğçe.”
Tuğçe montunu çıkarırken güldü.
Ama sinirli bir gülüştü bu.
“Hangi gidişim iyi oldu ki zaten?”
“Bak…” dedi adam yavaşça. “Kendini mahvediyorsun.”
İşte o cümle Tuğçe’nin içinde bir yere dokundu.
Çünkü son günlerde herkes ona aynı gözle bakıyordu. Sanki düşüyormuş da herkes bunu uzaktan izliyormuş gibi.
Babası devam etti.
“Sabaha kadar nerelerde sürünüyorsun bilmiyorum sanıyorsun herhalde.”
Tuğçe’nin yüzü sertleşti.
“Sürünmek mi?”
“Normal bir hayatın yok artık senin.”
“Normal hayat dediğin sizin şu boğucu eviniz mi?”
Nevin mutfaktan çıkmıştı o sırada. Elinde çay bardağı vardı. İkisine birden baktı ama araya girmedi.
İhsan ayağa kalktı.
“Sesini yükseltme.”
“Neden? Rahatsız mı oldunuz?”
“Tuğçe yeter artık.”
“Ne yeter artık?” diye bağırdı bu kez. “Yıllardır aynı evde nefes alamıyorum ben!”
Babası birkaç saniye sustu.
Sonra çok sakin bir sesle:
“Annen seni böyle görmek istemezdi,” dedi.
İşte yine aynı cümle.
Tuğçe’nin gözleri dolacak gibi oldu ama öfke daha baskındı.
“Annem siz yüzünden öldü zaten.”
Salon bir anda sessizleşti.
Nevin’in elindeki bardak hafifçe titredi.
İhsan donup kaldı.
Sanki yıllardır duymaktan korktuğu cümle ilk kez sesli söylenmişti.
“Ne dedin sen?”
Tuğçe artık duramıyordu.
İçinde biriken her şey kontrolsüzce çıkıyordu.
“Hastalığını umursamamaya başladı çünkü mutlu değildi! Siz onu çoktan yalnız bırakmıştınız!”
İhsan’ın yüzü gerildi.
“Bilmeden konuşma.”
“Biliyorum artık.”
Adamın gözlerinde ilk kez gerçek korku belirdi.
“Kiminle konuşuyorsun sen?”
Tuğçe cevap vermedi.
Çantasını sertçe omzuna geçirdi.
Babası önüne geçmeye çalıştı.
“Bir yere gitmiyorsun.”
Tuğçe adamın kolunu itti.
“Çekil önümden.”
Nevin sonunda konuştu.
“Tuğçe sakin ol biraz.”
Tuğçe dönüp kadına baktı.
Bakışlarında yıllardır biriken bütün nefret vardı.
“Sen konuşma.”
Nevin sustu.
İhsan’ın sesi bu kez daha sert çıktı.
“Bu evin bir düzeni var!”
Tuğçe acı acı güldü.
“Bu ev çoktan çürüdü haberin yok.”
Sonra kapıyı sertçe açıp çıktı.
Merdivenlerden hızlı hızlı inerken kalbi deli gibi atıyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu. Ağlamayı uzun zaman önce bırakmıştı.
Apartmanın dışına çıktığında gece soğuktu.
Ellerini cebine soktu. Nefesi titriyordu.
O an gerçekten eve dönmek istemediğini fark etti.
Sadece uzaklaşmak istiyordu.
Kendisinden bile
O gece Alsancak’taki barlardan birindeydiler.
Müzik çok yüksekti. İnsanlar bağırarak konuşuyor, gülüyor, sigara dumanı ışıkların altında ağır ağır yükseliyordu.
Tuğçe üçüncü bardağını içiyordu.
Karşısında oturan Mert telefonuna bakıyordu sürekli. Arada bir Tuğçe’nin dizine dokunuyor, sonra yine ekranına dönüyordu.
Mert yakışıklıydı. Kızların dönüp baktığı erkeklerdendi. Kendinden emin konuşur, insanın gözünün içine bakarak yalan söyleyebilirdi.
Tuğçe aslında onun nasıl biri olduğunu biliyordu.
Ama bazı geceler yalnız kalmamak, gerçeği bilmekten daha önemli geliyordu.
Mert sonunda telefonu masaya bıraktı.
“Bu gece bizde kal.”
Tuğçe bir an durdu.
Normalde biraz naz yapardı. Ama bu kez direkt:
“Tamam,” dedi.
Sanki babasının bütün cümlelerine inat yaşamak istiyordu.
—
Gece bulanık geçti.
Alkol, müzik, sigara kokusu…
Mert’in evine gittiklerinde saat sabaha yaklaşıyordu. Ev dağınıktı. Salonda boş kutular, yerde kıyafetler vardı.
Mert onu öperken bile aklı başka yerde gibiydi.
Tuğçe bunu fark etti.
Ama ses çıkarmadı.
Çünkü insan bazen gerçeği fark ettiği hâlde yalnız kalmamak için susuyordu.
—
Sabaha karşı gözlerini açtığında oda yarı aydınlıktı.
Perdenin arasından sert bir güneş ışığı giriyordu.
Başı ağrıyordu.
Bir süre nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra yatağın diğer tarafına baktı.
Boştu.
Mert yoktu.
Tuğçe yavaşça doğruldu. Üzerindeki örtüyü kendine çekti. Odanın içinde ağır bir alkol ve sigara kokusu vardı.
Salondan erkek sesleri geliyordu.
Kahkaha.
Bir çakmak sesi.
Tuğçe yataktan kalkıp kıyafetlerini toplamaya başladı. Tam o sırada salon tarafından Mert’in sesi duyuldu.
“Olum kız zaten kafası dağınık bir tip.”
Ardından başka biri güldü.
“Eee?”
Mert umursamaz şekilde cevap verdi.
“Takılıyor işte.”
Tuğçe birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Yüzündeki ifade değişmedi.
Sadece içindeki bir şey daha sessizleşti.
Kıyafetlerini giydi. Telefonunu aldı.
Ekranda babasından beş cevapsız arama vardı.