Tuğçe ilk iş gününde uzun yıllardır hissetmediği kadar hafif hissediyordu kendini.
Sabah hazırlanırken bile farklıydı. Aynaya baktığında yüzündeki yorgunluk tamamen gitmemişti belki ama ilk kez bir yere ait olacakmış gibi hissetmişti.
Kafedeki ilk saatleri acemilikle geçti.
Elindeki bardakları taşırken birkaç kez sendeledi. Nesrin arkasından gülüyordu.
“Yavaş yürü biraz, cenazeden çıkmış gibisin.”
Tuğçe istemsizce güldü.
Uzun zamandır böyle doğal gülememişti.
Mekân sahile yakın küçük ama sıcak bir yerdi. Gündüzleri insanlar kahve içiyor, öğleden sonra bira masaları kuruluyordu. Ahşap sandalyeler, eski rock şarkıları, sürekli çalışan kahve makinesinin sesi…
Oranın insanları da Tuğçe’nin alıştıklarına benzemiyordu.
Kimse birbirine üstünlük taslamıyordu. Kimse onu süzmüyordu. Kimse ondan bir şey almaya çalışmıyordu.
Diğer çalışanlar kendi hâlinde insanlardı. Mutfakta çalışan Emre sürekli eski şarkılar söylüyor, kasadaki Cansu durmadan birilerine kahkaha atıyordu.
Patronları Lütfi Bey ellili yaşlarının sonunda, göbekli, sakin bir adamdı. İnsan konuşurken dikkatlice dinliyordu. İlk gün Tuğçe’nin omzuna hafifçe vurmuştu.
“Heyecan yapma kızım,” demişti.
“Burada kimse birbirini yemiyor.”
Tuğçe o cümleye garip şekilde içerlemişti.
Çünkü gerçekten de uzun zamandır insanların birbirini yemediği bir ortam görmemişti.
Bazen Lütfi Bey’in karısı da uğruyordu mekâna. Çalışanlara poğaça getiriyor, masaları toplarken yardım ediyordu. Tuğçe onları izlerken içinde tuhaf bir boşluk hissediyordu.
İnsanlar gerçekten böyle sakin yaşayabiliyor muydu?
Kavgasız.
Bağırışsız.
Sessiz korkular olmadan.
Gün ilerledikçe yorgunluğu arttı ama bundan şikâyetçi değildi.
Hatta en çok hoşuna giden şey akşam olunca eve dönmek zorunda olmayacağını bilmekti.
Nesrin birkaç gün önce çekinerek söylemişti bunu.
“İstersen bir süre bende kal.”
Tuğçe önce direkt reddetmişti.
“Yok saçmalama.”
Ama içten içe gitmek istemediği tek yer artık babasının evidi.
Sonunda mahcup bir sesle kabul etmişti.
Ne kadar utanırsa utansın, içinde küçücük bir sevinç vardı. Sanki uzun zamandır yağmur altında kalan biri ilk kez sıcak bir yere girecekmiş gibi.
Akşam dükkân kapandığında ayakları ağrıyordu.
Nesrin’le birlikte yürüyerek eve gittiler. Sokaklar serinlemişti. İnsanlar sahilde oturuyor, bira içiyor, uzaktan müzik sesleri geliyordu.
Nesrin’in evi eski bir apartmanın üçüncü katındaydı. Küçük ama düzenliydi. İçeri girer girmez hafif vanilya kokusu geldi Tuğçe’nin burnuna.
Bu koku ona nedense çocukluğunu hatırlattı.
Nesrin ayakkabılarını çıkarıp içeri geçti.
“Çok dağıtık değil umarım.”
Tuğçe etrafa baktı.
Hayır, dağınık değildi.
Ev yaşayan birine benziyordu.
Koltukta battaniye vardı. Masanın üstünde açık kitap duruyordu. Mutfaktan çay kokusu geliyordu.
Tuğçe sessizleşti.
Nesrin ona salondaki açılır koltuğu gösterdi.
“Burada rahat edersin.”
“Yük oluyorum sana.”
Nesrin kaşlarını kaldırdı.
“Saçmalama.”
Tuğçe başını eğdi.
İnsan bazen iyiliğe alışık olmayınca ne yapacağını bilemiyordu.
Gece hazırlandılar. Nesrin odasına geçti ama bir süre sonra geri geldi.
Tuğçe yatağa oturmuş telefonuna boş boş bakıyordu.
Nesrin sessizce yanına oturdu.
Bir şey söylemedi önce.
Sonra Tuğçe’nin yanağını hafifçe okşadı.
Bakışında acıma değil, içtenlik vardı.
“İyi geceler,” dedi yumuşak bir sesle.
Tuğçe cevap veremedi.
Nesrin odasına geçtikten sonra uzun süre öylece kaldı.
İçinde garip bir his dolaşıyordu.
Unutulmuş bir şeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi.
Yavaşça elini montunun iç cebine attı.
Fotoğraf hâlâ oradaydı.
Annesiyle çekildiği eski fotoğraf.
Karanlıkta uzun uzun baktı ona.
Sonra gözlerini kapattı.
Ve uzun yıllardan sonra ilk kez bir yerde korkmadan uyuyabileceğini düşündü.