Yağmur yeni durmuştu.
Sokak lambalarının altında biriken sular sarı sarı parlıyordu. Tuğçe apartmanın önüne geldiğinde topuklu ayakkabısının biri çamura saplandı. Küfredip ayağını çekti. Elindeki sigara sönmüştü. Zaten yarısından fazlasını içmemişti.
Dördüncü kattaki salon ışığı hâlâ yanıyordu.
“Yine bekçilik yapıyor kadın,” diye geçirdi içinden.
Yirmi üç yaşındaydı Tuğçe. Son birkaç yıldır geceleri eve dönüş saatleri uzamış, sabahlarıysa kısalmıştı. İnsanların dışarıdan bakınca “özgür” sandığı kızlardan olmuştu artık. Sürekli yeni insanlar, yeni masalar, yeni erkekler… Ama hiçbir şey uzun sürmüyordu. Çünkü Tuğçe birine gerçekten yaklaşacağı anda sıkılıyor, daralıyor, kaçıyordu. Eskiden bir gün sevileceğine inanırdı. Şimdi kimsenin kimseyi gerçekten sevmediğini düşünüyordu.
Kapıyı sessizce açtı. Eve girer girmez ağır yemek kokusu vurdu yüzüne. Bayatlamış kızartma yağıyla karışık deterjan kokusu… Çocukluğundan beri nefret ettiği türden bir ev kokusu.
Oysa annesi yaşarken ev başka kokardı.
Çamaşır suyu değil; kahve kokardı bazen. Açık pencere kokardı. Mutfaktan gelen müzik sesi olurdu. Küçük bir evdi yine ama dağınık değildi. Perdeler daha açık dururdu. İhsan daha çok konuşurdu. Tuğçe daha çok gülerdi.
Şimdiyse evin içinde sürekli bitmemiş bir tartışmanın sessizliği dolaşıyordu.
Salondan televizyon sesi geliyordu. Ses kısılmıştı ama ekran açıktı. Üvey annesi Nevin koltukta uyuyakalmıştı. Kırk yaşlarında, ince yüzlü, sert bakışlı bir kadındı. İlk yıllarda Tuğçe’ye yaklaşmaya çalışmıştı belki ama zaman geçtikçe onun gözünde sadece eve sonradan yerleşmiş biri olmuştu. Nevin de bunu anlamış olacak ki artık aralarındaki ilişki yalnızca zorunlu birkaç cümleden ibaretti.
Başındaki örtü omzuna düşmüş, ağzı hafif açık kalmıştı.
Tuğçe kadına birkaç saniye baktı.
Ne nefret hissediyordu ne merhamet.
Sadece yabancılık.
Tam odasına geçecekti ki içeriden babasının sesi geldi.
“Kaç oldu saat?”
Adam görünmeden konuşmuştu. Her zamanki gibi.
Babası İhsan elli iki yaşındaydı. Gençliğinde uzun yol şoförlüğü yapmış, yıllar geçtikçe içine kapanmış bir adamdı. Omuzları hâlâ genişti ama yüzü çökmüştü. Saçlarının yarısı beyazlamıştı. Tuğçe bazen ona baktığında öfkeden çok tükenmişlik görüyordu.
“Telefon niye kapalı?”
“Şarjım bitti.”
“Yalan söyleme bana.”
Tuğçe omzunu silkti.
“Benim hangi söylediğim şeye inanıyorsun ki zaten?”
İhsan bir şey demedi.
Salondaki televizyon uğultusu koridora yayılıyordu. Ekranda eski siyah beyaz bir film oynuyordu.
“Bu hâllerin sonu iyi değil,” dedi adam sonunda.
Tuğçe dudak büktü.
“Benim hangi sonum iyi oldu ki?”
İhsan gözlerini kaçırdı. Sonra yavaşça konuştu.
“Annen seni böyle görseydi üzülürdü.”
İşte o cümle.
Tuğçe’nin yüzündeki alaycı ifade küçücük bir anlığına çatladı.
Annesi Aylin öldüğünde on altı yaşındaydı. Güzel bir kadındı annesi. Sessiz ama sıcak biri… İnsan konuşurken gözlerinin içine bakardı. Tuğçe çocukken saçlarını kurutur, birlikte eski Türk filmleri izlerlerdi. Evde en çok gülen kişi oydu.
Hastalandıktan sonra evin ışığı sanki yavaş yavaş sönmüştü.
İhsan’la zaten sorunları vardı o zamanlar. Sürekli kavga ederlerdi. Tuğçe geceleri odasında kulaklarını kapatıp seslerin bitmesini beklerdi. Annesi öldükten sonraysa hiçbir şey gerçekten düzelmedi. Sadece herkes yoruldu.
Babası kısa süre sonra Nevin’le evlenmişti.
Tuğçe bunu hiçbir zaman kabullenemedi.
Ona göre insanlar birbirlerini çok çabuk unutuyordu.
Odası karanlıktı. Perdeler yarı açıktı. Sokak lambasının solgun ışığı yatağın üzerine vuruyordu. Masanın üstünde dağılmış makyaj malzemeleri, boş sigara paketleri ve yarım bırakılmış bir parfüm şişesi vardı.
Ceketini yere attı.
Aynanın karşısına geçti.
Rimeli akmıştı. Gözlerinin altında morumsu gölgeler vardı. Birkaç saniye kendine baktı. Sonra çekmeceyi açtı.
İçinden eski bir fotoğraf çıkardı.
Fotoğrafta sekiz yaşındaydı. Annesi arkasında durmuş saçlarını topluyordu. İkisi de gülüyordu. Arka tarafta salon görünüyordu; eski çiçekli perde, küçük televizyon, duvardaki saat…
Tuğçe uzun süre fotoğrafa baktı.
Eskiden hayatın başka bir şeye dönüşeceğini sanırdı. Bir gün gerçekten sevileceğini… Bir adamın onu herkesten farklı göreceğini… Şimdiyse hayatı; yabancı yataklar, sigara kokusu, yüksek müzik ve sabaha karşı edilen anlamsız sohbetlerden ibaretmiş gibi hissediyordu.
Fotoğrafı ters çevirdi.
Tam yatağa oturacağı sırada telefonunun ekranı karanlık odada aniden parladı.
Bilinmeyen numara.
Mesaj kısa ve tuhaftı:
“Baban sana annenin ölümüyle ilgili her şeyi anlatmadı.