Yakın Temas.

1482 Words
* * * Dr. Zeynep Arslan Odama geçmiş, masamın arkasındaki sandalyeye yerleşmiştim. Gün boyu süren koşuşturmaca sonunda kollarımın yorgunluğunu nihayet hissedebiliyordum. Birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım, o anlık sessizlikte nabzımın sesi bile kulağıma geliyordu. Derken kapı nazikçe tıklatıldı. Başımı kaldırıp kapıya doğru baktım. Gürbüz’dü. Üniforması hâlâ üzerindeydi, ama başındaki kaskı çıkarmış, eline almıştı. Yüzünde tanıdık bir yorgunluk vardı, ama bu sıradan bir yorgunluk değildi. Gözleri kızarmış, kan çanağına dönmüştü. Sanki günlerdir uyumamış, sadece ayakta kalmak için çaba harcamış gibiydi. Omuzları çökmüş, çenesindeki sertlik yumuşamıştı. Karşımda sadece bir asker değil, içindeki fırtınaları susturmakta zorlanan bir adam duruyordu. “Gelebilir miyim, Doktor Hanım?” diye sordu nazikçe. Gülümseyerek başımı salladım. “Buyur, elbette gelebilirsin. Geç, otur,” dedim. Sessizce yürüyüp masanın önündeki sandalyeye oturdu. Elindeki kaskı dizlerinin üzerine bıraktı. Gözleri benimle buluştuğunda, içinde biriken soruların ağırlığını hissetmemek mümkün değildi. Yalnızca yorgun değil, endişeliydi. Ve belki de bir parça korku vardı o bakışlarda. Derin bir iç geçirdi, sonra konuştu: “Doktor Hanım… Sevda’nın yanında söylemek istemedim. Özel olarak konuşmak istedim sizinle. Yüzbaşı'nın… durumunu merak ediyorum.” Derin bir nefes aldım. Kalbimde bir şey kıpırdadı. Gürbüz’ün gözlerindeki kırılganlığı görünce ne kadar çok şeyin biriktiğini anladım içinde. “Dediğim gibi Gürbüz Bey… Hayati tehlikeyi atlattı. Bir ara uyandı… ama o an şoktaydı. ‘Gitmem lazım’ diye sayıkladı sürekli. Sanki savaş alanına geri dönmek istiyordu. Ne yaşadıysa… zihninde büyük bir travma olarak kalmış olmalı. Sakinleştirici verdik, tekrar uyuttuk. Şimdilik biraz daha dinlenmesi gerek. Ama… artık hayati bir tehlikesi yok. Buna emin olabilirsin, için rahat olsun.” Sanki o anda ciğerine dolan ilk temiz havayı soluyormuş gibi derin bir nefes aldı. Omuzları gevşedi, göz kapakları ağırlaştı. Göğsünden bir oh çekti. Gerçekten, içten bir “Şükür…” fısıldadı dudaklarından. “Allah’a şükürler olsun…” dedi, kelimeleri bir dua gibi. Sonra gözlerini bana kaldırıp, boğazı düğümlü bir sesle, “Allah razı olsun sizden, Doktor Hanım,” dedi. Yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. O an kelimeler boğazımda düğümlendi ama yutkundum. “Asıl… Allah sizden razı olsun. Eğer biz burada yaşayabiliyorsak… nefes alabiliyorsak… sizin sayenizde,” dedim. Gürbüz başını öne eğdi, bu sözle gurur duysa da mahçup olmuş gibiydi. Sessizce kalktı, kaskını alıp odadan çıktı. Kapı nazikçe kapandığında içimde garip bir huzur kalmıştı. Ardından öğleden sonra sessiz geçti. Koridorlardaki adımlar bile daha hafifti sanki. Zaman, savaşın gölgesinde bile bir nebze durulmuştu. Ta ki kapım yeniden çalınana kadar. “Girin,” dedim. Kapı açıldığında bu kez Gürbüz tekrar belirmişti. Ama yalnız değildi. Yanında minik adımlarıyla Sevda vardı. Gürbüz’ün elinde bir tepsi, kızın gözlerinde heyecanlı bir parıltı vardı. Tepsiden yayılan baklava kokusu, odaya birlikte girdi. “Buyurun, gelin,” dedim ve hemen ayağa kalktım. Sevda'ya doğru birkaç adım attım, eğilip onu kucağıma aldım. Yanaklarından öptüm, saçlarının yumuşaklığı yanaklarımı gıdıkladı. O an, içim eridi. “Hoş geldin Sevda. Babanı ziyarete mi geldin?” diye sordum. Küçük başını usulca sallayıp “Hı hı,” dedi. O sesi, o hali… insanın içini eritiyordu. Gözlerim doldu. Belki de onu bu kadar tatlı yapan şey, yüzbaşı Kaya’nın çocuğu olmasıydı… belki de sadece bir çocuğun masumiyetiydi bu. “Sana baklava getirdik!” dedi gülerek. “Ciddi misiniz? Çok mutlu oldum! Teşekkür ederim,” dedim, saçlarını okşayarak. Saçları iki yandan toplanmıştı, tokalarla süslenmişti. Üstü başı temizdi. Öksüz bir çocuk gibi görünmüyordu; aksine, annesi varmış gibi, sevilmiş gibi… bakılmıştı. Mutluydu. Küçücük bir çocuk, ama ne kadar da büyük bir anlam taşıyordu varlığıyla. Gürbüz söze girdi: “Benim hanım, sana baklava gönderdi Doktor Hanım.” “Çok teşekkür ederim, ne gerek vardı, zahmet etmişsiniz,” dedim mahcupça. “Elbette gerek var. Ne zahmeti? Daha fazlasını hak ediyorsunuz siz. Komutanımızın hayatını kurtardınız. Bu ne ki?” dedi içtenlikle. Sonra gözlerimin içine bakarak devam etti: “Komutanım uyanınca bir akşam hep beraber bizim evde yemek yiyelim dedi.” Birden içim heyecanla doldu. İçimde kıpırdayan umut büyüdü. Yüzbaşı Kaya’yı hastaneden çıktıktan sonra bir daha görüp göremeyeceğimi düşünüyordum. Gürbüz, galiba kaderin ellerini tekrar örüyordu. Belki de farkında olmadan beni onunla yeniden bir araya getirmek istiyordu. “Tabii olur,” dedim usulca. Ama içimden bir fısıltı daha yükseldi: Umarım bu dediğini unutmazsın Gürbüz… Sevda, küçük adımlarla babasının odasına girerken içimde garip bir huzur yükseldi. Yüzbaşı Kaya artık uyanmıştı. Gözleri açık, bilinci yerindeydi. Artık ellerini rahatça oynatabiliyor, Sevda’nın saçlarını severek okşayabiliyordu. Küçük kızı da babasının elini sıkı sıkı tutmuştu. Sanki birbirlerine yeniden kavuşmuş gibiydiler. O sahne… her şeyden daha anlamlıydı. Gürbüz’le birlikte hastane odasının penceresinden onları izliyorduk. O an kelimelere gerek yoktu. Bir adam ve kızının yeniden buluştuğu o anın kutsallığını hiçbir sözcük anlatamazdı. “Gürbüz Bey…” diye fısıldadım sessizliği bozarak. Fakat sözüm bitmeden Gürbüz başını çevirdi. “Lütfen bana sadece ismimle hitap edin, Doktor Hanım,” dedi. Sesi yumuşaktı ama kararlıydı. Ve o kadife sesin içinden gelen doğulu şive, sözlerine derinlik katıyordu. İsminin altındaki sadeliği ve köklerini taşıyan o melodi… Gülümsedim. “O zaman… sen de bana Zeynep de. Olur mu Gürbüz?” Bir anlık duraksamanın ardından dudaklarında sıcacık bir tebessüm belirdi. “Tabii Zeynep bacım,” dedi. O an kahkahamı tutamadım. “Zeynep bacım” derkenki içtenlik, beni neşeyle sarstı. Bu adamda bir şey vardı… güven veren, insana huzur aşılayan bir şey. “Gürbüz kardeş,” dedim, sözlerimi yumuşatıp sohbet havasına büründürerek, “Nerelisin sen?” Soru basit gibi görünüyordu ama asıl niyetim başkaydı. Kaya’yla ilgili bir şeyler öğrenmek istiyordum fakat bunu doğrudan sormak istememiştim. Dikkatini dağıtmak istedim, belki de biraz dolaylı yoldan... “Urfalıyam Zeynep bacım,” dedi gülümseyerek, yine o içten şivesiyle. “Sen nerelisin?” “Ben İzmirliyim.” Bir an gözlerini yüzümde gezdirdi. “İzmir’in kızları daha güzel olurmuş… doğru demişler,” dedi. Hafifçe başını eğerek. Gülerek yanıt verdim: “İltifatın için teşekkür ederim ama… bunun şehirle çok ilgisi olduğunu sanmıyorum.” Sonra gözlerim yeniden odada birbirine sarılmış baba-kıza kaydı. İçimde bir huzursuzluk, boğazıma düğümlenen bir his vardı. “Her neyse… sana başka bir şey soracağım. Kaç gündür yüzbaşı burada yatıyor ama... karısı hiç gelmedi.” Bunu başka türlü nasıl sorabilirdim bilmiyorum. Zihnimde yüzlerce senaryo dönüyordu ama hiçbirinde o kapıdan içeri giren bir kadın olmamıştı. Sessizliğin içine düştüm. Gürbüz’ün yüzü bir anda değişti. Gözleri uzaklara, çok uzaklara daldı. Belki üç yıl öncesine... “Hee… yaşasaydı gelirdi elbet Zeynep bacım,” dedi sesi kısılıp titreyerek. “Rahmetli… çok iyi bir insandı. Ama… Sevda iki yaşındayken, yani… üç yıl önce bir araba kazası geçirdiler. Maalesef… rahmetli oldu.” Bir şey koptu içimde. Kalbim… sanki içten çatladı. Küçücük bir çocuk, henüz iki yaşındayken annesini kaybetmişti. Ve bir adam, savaşın içinde kendi kalbini gömmek zorunda kalmıştı. İçimde büyüyen hüzünle, yavaşça, “Çok üzüldüm… Allah rahmet eylesin. Başınız sağ olsun,” dedim. “Allah rahmet eylesin… dostlar sağ olsun,” dedi alçak bir sesle. Gürbüz’ün gözleri hâlâ boşluğa bakıyordu ama yüreği doluydu. Yüzbaşı Kaya’ya karşı içimde filizlenen duygular vardı, bunu inkâr edemezdim ama artık bu duyguların üzerine düşen gölgeyi görüyordum. Eşi… zamansız bir şekilde hayatını kaybetmişti. Acısı hâlâ canlıydı. Derin bir yara gibi taşıyordu bunu üzerinde. Sevda… o küçük melek… annesiz büyüyordu. Başkalarının ellerinde, babasını her uğurladığında bir daha gelip gelmeyeceğini bilmeden büyüyecekti. Bekleyecekti. Hep bekleyecekti. Ve belki büyürken, içinden içinden eksilecekti. Zaman geçti. Yüzbaşı Kaya artık tamamen kendindeydi. Ayağa kalkabiliyor, yürüyebiliyordu. Sadece hafif ağrıları kalmıştı. Yaklaşık bir ay boyunca hastanede kalmıştı. Bedeni gibi ruhu da yavaşça iyileşiyordu belki… ya da öyle sanıyorduk. Ama ben… o gün onu taburcu ederken, hâlâ onun buz gibi duvarlarına çarptım. Yanına gittim. Soğuktu. Mesafeliydi. Yüz ifadesi değişmiyordu, konuşmaları askeri bir emir gibiydi. Kısa, net, ruhsuz. “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz, Yüzbaşı Kaya?” dedim. “İyiyim.” “Pekâlâ… Herhangi bir yeriniz ağrıyor mu?” “Hayır.” “Taburcu olmak istediğinize emin misiniz? Biraz daha kalabilirsiniz bence.” “Eminim.” Dudaklarımı ısırdım. İçimde onunla vedalaşmak istemeyen bir yanım vardı. Reçeteyi hazırladım. “Bu ilaçları düzenli olarak kullanmanız gerekecek…” dedim ama cümlem bitmeden başını kaldırdı. O yeşil gözleriyle gözlerime baktı. Ayağa kalktı… bir anda önümde devleşti. Gölgesi üzerime düştü. O an… nefesim kesildi. Boyunun heybeti, bedeninin sertliği, gözlerindeki acımasız soğukluk… karşısında tutulmuştum. “Gerek yok, Doktor. Sınıra gideceğim. Benim ilacım… silahım.” dedi ve yanımdan geçti. O an kalbim tekledi. İnanamadım. Dönüp kolunu tuttum. “Yüzbaşı Kaya! Henüz tam olarak iyileşmediniz! Lütfen evde biraz dinlenin.” Durdu. Gözleri gözlerimin içine mıhlanmış gibi bakıyordu. Sesi… karanlıktan gelmiş gibiydi. “Hangi ev?” dedi. “Benim evim… dağlar. Benim evim… savaşın olduğu her yer.” Elimi kolundan sıyırdı. Hızlı adımlarla odadan çıktı. Peşinden koşup koridorda yakaladım. “Yüzbaşı Kaya, lütfen… beni dinleyin. Gidemezsiniz diyorum!” dedim, elini tuttum yeniden. Bu defa… döndü. Ama bakışı, bu kez daha karanlıktı. Elimi tuttu. Sert parmakları parmaklarımın etrafını kavradı. Elimi arkama doğru bastırdı, bedenimi kendine bastırdı. Göğsüme karşı göğsü, nefesim onun boynunda… soluğum kesildi. Vücudunun sıcaklığı tüm damarlarımdan geçti. Beklemiyordum… bu kadar yakın, bu kadar yoğun, bu kadar... yakıcı. Yüzüme yaklaştı, nefesi yanağımı yaktı. “Bana sakın emir vermeye kalkma… Doktor,” dedi. O an… ürktüm. Hem de hiç ürkmediğim kadar. Bedeni sımsıcak, sesi buz gibi. Ben susmuştum. Beni susturmuştu. Sonra bir anda beni bıraktı. Geri çekildi. Ben… elim boşlukta kaldım. Sadece arkasından bakabildim. Bu… onu son görüşümdü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD