5-Sahte Sevgilim

1866 Words
Mina... Laboratuvarda formüllerin başında oturmuş, önümdeki kâğıda bakıyordum. Doğa yan masada kendi notlarını düzenlerken telefonum titredi. Ekrana baktım. Ebrar: “Madem erkek arkadaşın var, akşam gelsin tanışalım.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ne oldu?” diye sordu Doğa. Telefonu ona uzattım. Doğa mesajı okuyunca yüzüme baktı. “Kızım, sen ne yapacaksın şimdi?” “Bilmiyorum. Ebrar gerçekten akşam sevgilini görmek istiyor.” “Biliyorum.” “Senin sevgilin yok.” “Onu da biliyorum.” Doğa derin bir nefes aldı. “Ee?” “Bir yolunu bulacağım.” “Nasıl bir yolunu bulacaksın?” “Kerim.” “Kerim'i mi?” “Kerim işte.” “Yok artık.” “Ne var?” “Ya kanka, seni küçümsemek için söylemiyorum ama o çocuk seninle su içmeye bile gelmez.” “Gelir.” “Nasıl gelir?” “Görürsün.” Doğa birkaç saniye yüzüme baktı. “Sen gerçekten delirdin.” “Hayır. Sadece zekâmı farklı bir alanda kullanıyorum.” “Senin zekânı kullanacağın alan bu mu?” “Şu an evet.” Tam o sırada laboratuvarın kapısından Kerim geçti. Doğa’yla aynı anda ona baktık. Ben ayağa kalkarken Doğa kolumdan tuttu. “Mina, sakın.” “Ne yapacağımı biliyorum.” “Ben geliyorum.” “Allah’ım, bu kız rahat durmuyor.” Kerim’in peşinden birkaç adım gittim. “Kerim!” Kerim dönüp bana baktı. “Aa, merhaba. Ne haber?” “İyiyim, sen?” “Ben de iyiyim.” “Mina senden bir konuda yardım isteyecektim.” “Tabii, söyle.” “Bir formül konusunda.” “Bakayım.” Elindeki kâğıdı bana uzattı.“Bunu veremezsem dersi geçemeyeceğim.” Kâğıdı elime alıp birkaç saniye inceledim, sonra ona baktı. “Bu mu?” “Evet.” “Bu benim için çocuk oyuncağı.” Gülümsedi. “Ben senin için bütün bu ödevi yaparım.” “Ne? Hepsini mi?” “Evet.” Gözleri parladı. “Ama benimle akşam yemeğine geleceksin.” Kerim bir anda öksürdü. “Ne?” “Akşam yemeğine geleceksin.” “Şey…” “Korkma. Senden hoşlandığım falan yok. Benim kalbim de aklım da başkasında. Sadece birkaç saatliğine benim erkek arkadaşım gibi davranmanı istiyorum. Yapabilir misin?” Kerim’in kaşları havaya kalktı. “Sen ciddi misin?” “Gayet ciddiyim.” Doğa arkamızda ellerini beline koydu. “Allah’ım, bu kız rahat durmuyor.” Hemen ona döndüm. “Doğa, dost musun düşman mısın belli değil? Bir sus. Anlaşma yapıyoruz şurada.” Kerim bana baktı. “Yani sen birkaç saatliğine benim sevgilimmiş gibi davranacaksın, ben de senin ödevini yapacağım?” “Sen bana bugün yardım edeceksin. Akşam da benimle geleceksin. Bugünü başarıyla tamamlarsan, kimseye hiçbir şey çaktırmadan sen evden ayrıldığın dakika ben de ödevini sisteme yükleyeceğim. Mail olarak da sana göndereceğim.” Kerim başını salladı. “Anlaştık.” “Bence makul bir anlaşma.” “Gerçekten makul.” Kerim bana biraz daha dikkatli bakıp gülümsedi. “Yani o kadar katlanabilirsin bana.” “Niye katlanamayayım sana? Kötü biri değilsin ki.” “Ya, yok?” Kerim başını hafifçe yana eğdi. “Niye kendini küçük görüyorsun ki?” “Ben kendimi küçük görmüyorum.” “Bence görüyorsun. Bir kere çok tatlısın.” Doğa’nın gözleri büyüdü. Benimse beynim birkaç saniyeliğine durdu. Kerim devam etti. “Bence diş tellerin de sana çok yakışıyor.” Elim istemsizce ağzıma gitti. “Ya…” “O gözlüklerin de öyle.” “Kerim…” “O mavi gözlerini ortaya çıkarıyor.” Doğa bana baktı. Ben Kerim’e baktım. Kerim ise gayet rahat bir şekilde konuşmaya devam ediyordu. “Sen normal gelip söyleseydin de hemen kabul ederdim.” “Gerçekten mi?” “Evet. Tüh, ödevi boşuna yapmış olacağım,” dedi. Gülmemek için dudağımı ısırdım. “Neyse. Tamam o zaman. Akşam alırsın beni, geçeriz.” “Olur.” “Görüşürüz.” “Görüşürüz.” Kerim uzaklaşıp giderken birkaç saniye arkasından baktım. Doğa hemen yanıma geldi. “Az önce Kerim sana yürüdü mü?” Omuzlarımı kaldırdım. “Galiba.” “Galiba mı?” “Evet.” Doğa başını iki yana salladı. “Seninle gerçekten uğraşılmaz.” “Bence de.” Masama dönerken telefonumu elime aldım. “Neyse, en azından erkek arkadaş sorununu çözdüm.” Doğa arkamdan seslendi. “Şimdilik.” “Şimdilik.” Telefonumun ekranına baktığımda Mert’in adı karşıma çıktı. Rehberimde Mert’in isminin yanında yazan şeyi gören Doğa yine gülmeye başladı. “Ne oldu?” “Mert’i ne diye kaydettin?” Telefonumu göğsüme bastırdım. “Göstermem.” “Göster kızım.” “Yok.” “Göster.” Sonunda telefonu elimden çekip ekrana baktı. Birkaç saniye sessiz kaldı, sonra yüzüme döndü. “Sen çocuğu ‘Yürüyen Libido’ diye mi kaydettin?” Başımı salladım. “Evet.” Doğa kahkahayı bastı. “Tamam, sen gerçekten hastasın.” “Ne var? Hak ediyor.” “Niye?” “Sabah yarı çıplak çıktı banyodan.” Doğa’nın kahkahası daha da arttı. “Sonra?” “Sonra duş alırken düşündüm.” “Ne düşündün?” “Saçlarını yıkasam nasıl olur diye.” Doğa bana baktı. “Senin ciddi anlamda yardıma ihtiyacın var.” “Tamam, sus. Mert ne yazmış?” Telefonumu açıp mesaja baktım. Mert: “Çocuğun ismini ver, araştırayım. Senin de için rahat etsin, benim de içim rahat etsin.” Mesajı okuyup Doğa’ya gösterdim. “Bak, araştıracak.” “İsmini verecek misin?” “Hayır.” “Niye?” “Çünkü akşama zaten gideceğiz.” Doğa’nın yüzü düştü. “Sen gerçekten Kerim’i götüreceksin.” “Evet.” Ben: “Akşam tanıştıracağım. İçin rahat etsin diye.” Birkaç saniye sonra cevap geldi. Mert: “Tanışma için erken değil mi?” “Bak, istemiyor.” Doğa bana baktı. “Adam istemiyor.” Ben: “Bence değil.” Mert: “Peki, sen bilirsin!!!” Telefonu masaya bıraktım. “Akşama Kerim geliyor.” “Evet.” “Mert de onunla tanışacak.” “Evet.” “Ve gerçek sevgilim değil.” Doğa omuz silkti. “Onu en başta düşünseydin.” Başımı ellerimin arasına aldım. “Bok ettim.” “Senin yüzünden.” “Benim yüzümden.” Bir an sustum. “Yalnız…” “Ne?” “Kerim’e bunu anlatman lazım,” dedi Doğa. “Niye?” “Çünkü adam akşam özel harekâtçıyla tanışacak.” Doğa’nın yüzü düştü. “Ha… Doğru.” Ben de iç geçirdim. “Allah’ım, Kerim’i sağ salim geri getirelim.” ..... Laboratuvarda tek başıma oturmuş, önümdeki formüle bakıyordum. Kalemi parmaklarımın arasında çevirip duruyor, bir yandan da yazdığım değerleri kontrol ediyordum. “Burada bir şey eksik…” Kâğıdın üzerine birkaç not daha aldım. Tam tekrar hesaplama yapacakken gözüm masanın kenarında duran küçük cam kaba takıldı. Nedense annem geldi aklıma. Annem de kimyagerdi. Bazen laboratuvarda böyle tek başıma kaldığımda onu düşünüyordum. Çocukken onun çalıştığı zamanları hatırlıyordum. Beyaz önlüğünü giyer, saçlarını toplar, saatlerce bir şeylerle uğraşırdı. Ben de yanına gidip ne yaptığını sorardım. O da bana anlamayacağım şeyleri anlatmaya çalışırdı. Aslında belki de kimyaya olan ilgim biraz da oradan geliyordu. Babam da doktordu. Annem kimyager, babam doktordu. İkisi de işlerini çok severdi. Sonra… Yedi yaşındayken ikisini de kaybettim. Kaza demişlerdi. Bir trafik kazası. O güne dair hatırladığım şeyler çok azdı. Bazı görüntüler vardı sadece. Annemin yüzü, babamın sesi, hastanenin beyaz duvarları… Bir de o korkunç siren sesi. Gerisini zihnim sanki kendisi silmişti. Kalemi masaya bıraktım. Belki de iyi olmuştu. Çünkü bazı şeyleri hatırlamak insanın canını fazlasıyla acıtıyordu. Ama o günden sonra Meltem teyze vardı. Beni hiçbir zaman Ebrar'dan ayırmadı. Gerçekten hiçbir zaman. Kendi çocuğuna ne yapıyorsa bana da onu yaptı. Bir şey aldığında bana da aldı, hastalandığımda başımda bekledi, okuluma geldi, başarılarımla gurur duydu. Annemin yokluğunu bana hissettirmemek için elinden gelen her şeyi yaptı. Hatta bazen benim için kendi kızından bile fazla uğraştığını düşünürdüm. Bunu hiçbir zaman unutmayacağım. Ama ne kadar iyi davranırsa davransın, ne kadar severse sevsin, Meltem teyze annemin yerini tutmadı. Tutamazdı. Kimse annemin yerini tutamazdı. Bu Meltem teyzenin eksikliği değildi. Annemin benim annem olmasıydı. Yine de bazen düşünüyorum. Ben Meltem teyzenin bana yaptıklarının karşılığını nasıl ödeyeceğim? Bilmiyorum. Belki de hiçbir zaman ödeyemeyeceğim. Yedi yaşındaki bir çocuğu kendi hayatına alıp onu kendi çocuğundan ayırmadan büyütmek… Bunun karşılığı nasıl ödenirdi ki? Başımı hafifçe masaya doğru eğdim. “İyi ki vardın Meltem teyze,” diye mırıldandım. Sonra gözlerimi kapattım. Bir anlığına yine o güne gittim. Annemin elini tutuyordum. Beyaz önlüğü üzerindeydi. Bana gülümsüyordu. “Anne…” Sesini hatırlamak ister gibi oldum ama görüntü bir anda dağıldı. Siren sesi, koşuşturan insanlar, hastane… Sonra karanlık. Gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca önümdeki formüle boş boş baktım. Derin bir nefes aldım. “Tamam,” diye fısıldadım. “Geçti.” Kalemi yeniden elime aldım. “Şimdi seni çözelim.” Tam formüle eğilmişken telefonum titredi. Ekrana baktım. Kerim. Mesajını açtım. Kerim: “Hazır mısın, çıkalım mı?” Dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Hayatımın en duygusal anlarından birinde bile Kerim'in akşam yemeğini unutmamıza izin vermemesi gerçekten takdire şayandı. Telefonu elime alıp cevap yazdım. Ben: “Hazırım… Geliyorum.” Kerim birkaç dakika sonra laboratuvarın önüne geldiğinde beni görünce arabasının camını indirdi. “Hazır mısın, çıkalım mı?” “Hazırım.” Çantamı alıp yanına gittim ve arabaya bindim. Kerim de direksiyonun başına geçip yola çıktı. Daha birkaç dakika geçmeden ona akşam için yapacağımız planı anlatmaya başladım. Nerede tanıştığımızı, nasıl tanıştığımızı, ne kadar zamandır görüştüğümüzü ve özellikle de akşam ailemin yanında nasıl davranması gerektiğini tek tek anlattım. Mert'in sorular sorabileceğini, özellikle benimle ilişkisi hakkında bir şeyler öğrenmeye çalışacağını, bu yüzden söylediklerimizi unutmaması gerektiğini de ekledim. Kerim bütün bunları öyle dikkatli dinliyordu ki arada ona bakıp bakıp durdum. Resmen hayran hayran dinliyordu beni. Yok canım. Şu yakışıklı benden niye hoşlansın ki? Üniversitenin en popüler çocuğuydu. Sadece bizim bölümde değil, neredeyse bütün üniversitede tanınan biriydi. Üstelik ailesinin maddi durumu da oldukça iyiydi. Babası zengin, annesi zengin… Kendisi de yakışıklı, sosyal ve özgüvenliydi. Ben ise diş tellerim, gözlüklerim, dağınık saçlarım ve sürekli bir yerlere çarpan hâlimle onun yanında ne kadar farklı durduğumun farkındaydım. “Anladın mı?” diye sordum. “Ha?” “Ya, ne yapman gerektiğini.” “Ha… Anladım.” “Tamam, o zaman gidelim mi?” “Olur. Gidelim.” Bir süre daha yola devam ettik. Ben akşam için nasıl davranması gerektiğini kafamda tekrar ederken Kerim bir anda bana baktı. “Sen anlattıklarımı tek seferde anlıyorsun, biliyorsun değil mi, Mina?” “Biliyorum.” “Çok zekisin.” “Evet, öyleyim.” "Kerim gülümsedi. “Güzelsin de. Zekisin de, "Hemen yüzümü buruşturdum. “Yok be. Sırf üzülmeyeyim diye diyorsun.” “Yok. Vallahi güzelsin. Sadece farkında değilsin.” “Diş tellerimle, dağınık saçlarımla, bu gözlüklerimle mi?” “Sen sadece bunları görüyorsun, Mina. Başka ne var ki? Deniz kadar mavi gözlerin, pembe dudakların… Hem de normal olması gerekeninden daha pembe. Teninin rengi, cildinin pürüzsüzlüğü, vücudunun formu… Yani hep o taraftan bakıyorsun. Hiç öbür taraftan bakmıyorsun. Ya da kabul etmek istemiyorsun.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Sonra hafifçe gülümsedim. “Bunu söyleyen ilk erkek sensin.” “Diğerlerinin gözü kör demek ki.” “Ya da bırak görmesinler.” “Niye öyle dedin ki?” “Çünkü sadece ben gördüysem bu iyi bir şey. Başkaları fark etmesin.” Kaşlarımı kaldırıp ona baktım. “Alem çocuksun.” “Sen de alem kızsın.” Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Sonra telefonumu çıkarıp konumu açtım. “Konumu açtım.” “Tamam.” Telefonu çantama koyarken yüzümde istemsiz bir gülümseme vardı. Kerim'in söyledikleri aklımda dönüp duruyordu. Belki de… Yok, hayır. Benim kafam yine saçmalıyordu. Ama yine de insan ilk kez güzel olduğunu birinden duyunca biraz olsun inanmak istiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD