Köyün girişine vardıklarında güneş artık tepeden inmeye başlamıştı. Yolun kenarındaki dut ağacının altına geçip gölgede oturdular. Merve torbasını dizine çekip içinden parayı çıkardı. Şirin de cebindeki banknotları dikkatle açtı, ikisinin de elleri toz içindeydi.
“İkimizinkini birleştirsek iki bin,” dedi Merve, paraları sayarken. “Bununla bir hafta bile geçinilmez.”
“Bir kısmını dedeme vereceğiz, mecburuz,” dedi Şirin. “Evde hesap tutuyor ya, para gelmeyince hemen fark eder. Ama hepsini veremeyiz, elimizde kalması lazım.”
Merve başını salladı. “Ne kadarını verelim peki?”
Şirin paraları ikiye böldü.
“Binini verelim. Bugünün parasıydı kavga çıktı, yarısını kestiler deriz.”
Merve kaşlarını çattı. “Ya inanmazlarsa?”
“İnanırlar,” dedi Şirin başını sallayarak. “Parayı görsünler yeter. Onlar için önemli olan bizim çalışmaya devam etmemiz. Geri kalanını gizleriz. Odadaki eski sandığın altına koyarız. Kimse dokunmaz oraya.”
Merve paraları katladı, bez bir mendile sardı. “İyi de yengem benim hakkımı vermediler mi dediğinde ne diyeceğiz?”
“Sen bugün işe gelmediğin için vermediler. Dün çalışmadınız, sakın bizden para istemeyin dediler deriz.”
Merve bir an durdu, Şirin’in yüzüne baktı. “Senin aklın gerçekten çalışıyor kız,” dedi gülümseyerek. “Bunlar farkında olmadan bizi kendilerine benzettiriyor.”
Şirin gülümsedi ama içinde huzur yoktu. “Maalesef öyle. Bu yüzden en yakın zamanda evden kaçmamız lazım.”
Kaçmaktan başka şansları yoktu. Eğer o evde kalmaya devam ederlerse ikisinin de akıl sağlığı bozulacaktı.
Yavaş adımlarla köy yolundan eve döndüler. Ayaklarının altında ezilen toz kalkıyor, etraflarına solgun bir bulut gibi dolanıyordu. Avlunun tahta kapısını itip içeri girdiklerinde güneşin altındaki sessizlik yerini kadın sesine bıraktı.
Yengeleri Gülbahar, avlunun ortasında ellerini beline koymuş, leğenin içindeki yünleri ayaklarıyla çiğniyordu. Saçları alnına yapışmıştı. Yüzündeki terle birlikte sabırsızlığı da parlıyordu.
“Neden erken geldiniz siz?” diye sordu sert bir sesle.
Şirin’le Merve göz göze geldi. Şirin bir adım öne çıktı.
“Askerler gönderdi bizi. Tarlayı kapattılar.”
Gülbahar kaşlarını çattı. “Paramı verdiler mi?”
Şirin gözünü kırpmadan başını iki yana salladı. “Sen bugün gelmediğin için vermediler. Dünkü çalıştığımızı yok sayıyorlar. Eğer gücü yeten varsa gelsin karşımıza dediler.”
Yengelerinin gözleri küçüldü, dudaklarının kenarı sinirle büküldü. “Haram olsun,” dedi. “Bir daha asla gitmem o tarlaya.”
Şirin’in yüzü kaskatıydı. “Tamam yenge,” dedi yalnızca.
Kadın, söylenerek içeri geçti. Ayağındaki terlik taş zemine çarptıkça tok bir ses çıkardı. Ortadan kaybolunca Şirin derin bir nefes aldı.
Merve sessizdi, çantasını sımsıkı tutuyordu. İkisi de eşiği geçip içeri girdiler. Ev, öğle sıcağında serin kalmıştı ama havası ağırdı. Duvarlardaki nem kokusu ikisinin de burun deliklerini sızlattı.
Salonun ortasında dedeleri minderin üzerinde oturuyordu. Başında takkesi, elinde tespihi vardı. Televizyonda düşük seste haberler akıyor, dedenin yüzüne mavi ışıklar düşüyordu.
“Geldiniz mi?” dedi gözünü kaldırmadan. “Tarlada ne oldu?”
Şirin, elindeki bozuk çantasını yere bıraktı, cebinden katladığı bin lirayı çıkarıp dedesinin önüne koydu. “Bugünkü yevmiyemiz,” dedi sakin bir sesle. “Kavga çıktığı için yarım gün saydılar.”
Dedesi parayı aldı, banknotları bir bir saydı. Parmaklarının ucuyla kontrol ederken başını hafifçe salladı.
“Eh,” dedi kısa bir nefesle. “Hiç yoktan iyidir. Çalışacak başka iş bakın kendinize, aç karnınızı doyurmak zorunda değilim ben sizin.”
Biz senin karnını doyuruyoruz diyecekken sustu. Onunla şu an kavga edecek durumda değildi.
“Tamam dede,” dedi. Başını öne eğdi ama gözleri sessiz bir dirençle parladı.
Yanında duran Merve, bir şey söylemeden çantasını alıp odaya geçti. Şirin de arkasından yürüdü. Odaya girdikleri gibi Merve kapının önüne geçti. Kilit kırık olduğu için dışarıdan biri baktığında içeriyi görebiliyorlardı.
Şirin parayı sakladıktan sonra sandığı düzeltip yatağa oturdu.
“Sakin ol, kimseye bir şey belli etmezsek buradan kaçıp gideceğiz.”
“Umarım planladığımız gibi olur Şirin. Sana güveniyorum.”
Biri ona güveniyorken, keşke o da birine güvenebilseydi. Keşke o da korkmasaydı.
***
Hava kararmaya başlamıştı ama sıcak hâlâ avludan çekilmemişti. Herkes yine yerde, yer sofrasının etrafına dizilmişti. Sinekler tabakların üzerinde dönüyor, kimsenin umurunda olmuyordu.
Yaşlı adam bastonunu dizine dayamış, diğer eliyle tespih çekiyordu. Birkaç lokma aldıktan sonra başını kaldırdı.
“Bugün muhtar uğradı,” dedi birden. “Torununa kızlardan birini istiyor.”
Şirin kaşığını havada unuttu. Merve başını kaldırıp dedesine baktı.
“Kimmiş o kız?” dedi yengeleri.
Yaşlı adam gözleriyle Merve’yi işaret edince güldü kadın.
“Yarın konuşmaya gelecekler Merve için.”
Bir anda sofra sessizleşti. Rüzgâr bile durdu sanki. Şirin’le Merve’nin kalbi hızla çarpmaya başladı.
“Ben istemiyorum,” dedi, elindeki kaşığı yere bırakan Merve.
Yaşlı adam bastonuna biraz daha yaslandı. “Nedenmiş? Adamın işi gücü var, toprağı var, üstüne iyi de başlık parası veriyor. Evleneceksin.”
“İstemiyorum,” dedi Merve bu kez daha yüksek bir sesle. “Evlenmeyeceğim.”
Yaşlı adam bastonunu sertçe yere vurdu. “Benim dediğim olacak!” diye bağırdı. “O para bu eve lazım. Yarın bu iş bitecek!”
Şirin’in nefesi kesildi. Ellerini yumruk yaptı, sesi çatladı. “Merve mal değil dede!” diye haykırdı. “Onu parayla satamazsın!”
“Sen karışma.”
“Karışırım.”
Yaşlı adam öfkeyle ayağa kalktı. Bastonunu tutup Şirin’e doğru yürüdü. Bastonun ucunu savurduğu gibi Şirin’in beline sertçe vurdu. Şirin acıyla iki büklüm oldu, elini beline bastı.
“Senin dilini koparırım, haddin olmayan işlere karışma. Seni de yaşlı birine veririm.”
“Yeter!” diye bağırdı Şirin. “Yeter artık!”
O anda baston bir daha kalktı ama Şirin geri çekildi. Yer sofrasına çarptı; tabaklar, tencereler devrildi. Ayağa kalkan Merve’nin elinden tutup geriye çekti onu.
“Baba, ne yapıyorsun sen!” diye bağırdı Şirin’in babası, yerinden fırlayarak.
“Kız evlenmek istemiyor, zorla mı vereceksin? Ne başlık parasından bahsediyorsun sen?”
“Sen karışma!” dedi yaşlı adam öfkeyle titreyen sesiyle. “Bu evde söz hâlâ benden sorulur. Bu kız evlenecek!”
“Yeter!” diye bağırdı Şirin tekrar. Nefesi kesilmişti, gözleri dolmuştu ama ağlamadı.
“Merve o sapık adamla evlenmeyecek. Çok istiyorsan sen git evlen.”
Dedesi bastonunu kaldırdığı gibi Merve’nin elinden çekerek kapıdan sokağa çıktılar. İkisinin ayakları çıplak, taşlı toprağın üzerine basarak koşmaya başladılar. İkisi de ağlıyordu, ikisinin de kalbi patlamak üzereydi korkudan. Dere kenarına geldiklerine soluk soluğa yere oturdular. Şirin titreyen Merve’yi kollarının arasına alırken sımsıkı sarıldı ona.
“Korkma, evlendiremez seni o pislikle?”
“Nasıl direneceğiz? Çok korkuyorum.”
“Bir yolunu bulacağım.”
Gözlerinden yaşlar boşaldı. Ağladı… dakikalarca ağladı.
Annesizliğine, babasının sessizliğine, dedesinin acımasızlığına. Merve’nin kimsesizliğine, parasızlığına, yoksulluğuna, elinden alınan her şeye.
Avuçlarıyla yüzünü kapattı, nefesini tutarak hıçkırdı.
“Niye biz?” diye fısıldadı kendi kendine.
Merve hâlâ Şirin’in kollarında ağlıyordu. Gözyaşları yanaklarından akıp Şirin’in koluna karışıyor, sessizliğin ortasında yalnızca derenin su sesi duyuluyordu. İki genç kadın, acılarının içinde yürekleri kavrulurken ne kadar zamandır orada olduklarını bile fark etmemişti.
Uzaktan gelen bir motor sesi, derenin huzurunu bozdu. Tozlu yoldan devriye aracı yaklaştı, farların ışığı suyun üzerinde yansıyordu.
“Komutanım,” dedi Turan, camdan dışarı bakarken. “İki kız derenin kenarında oturuyor. Sanırım ağlıyorlar.”
Arka koltukta oturan Cihan başını kaldırdı. Bakışlarını dışarı çevirdi, ışığın arasında parlayan kızıl saçları görünce kaşlarını çattı.
“Durdur aracı. Etrafı kontrol edin.”
Araç durdu. Cihan kapıyı açıp inince onunla birlikte iki asker daha çıktı. Çakılların üstünde yankılanan adım sesleri yaklaşırken Şirin’le Merve korkuyla irkildiler.
“Korkmayın,” dedi Cihan, sesi tok ama yumuşaktı.
İki genç kadın hemen ayağa kalktı. Şirin elinin tersiyle gözyaşlarını sildi, Merve burnunu çekti.
Cihan’ın bakışları sertleşti. Kızların titreyen kollarına, yüzlerindeki korkuya, ayaklarına kadar inen tozlu toprağa baktı. Ayakkabıları yoktu. Ayak tabanları yara içindeydi.
“Kim kovaladı sizi?” diye sordu, sesi sorgulayıcıydı ama içinde endişe vardı.
Şirin gözlerini kaçırarak, “Kimse kovalamadı. Biz kendimiz koştuk,” dedi o küçük burnunu havaya dikerek.
Cihan kaşlarını çattı. “Neden koştunuz? Üstelik yalın ayak, biri mi tehdit etti sizi?”
İki genç kadın susunca, ses tonunu biraz yumuşattı. “Korkmayın,” dedi. “Askerden size zarar gelmez. Güvendesiniz.”
“Tamam…” diye mırıldandı Merve ama daha cümlesini bitiremeden Şirin elini tuttu sussun diye.
Cihan, Şirin’in konuşmayacağını anlayınca dikkatini Merve’ye çevirdi.
“Biri mi rahatsız ediyor sizi? Söyle, yardımcı olalım.”
Merve, bir an durdu. Dudakları titredi, sonra sesinde gizlediği tüm korku birden döküldü.
“Dedem beni zorla evlendirmek istiyor. Muhtar başlık parası verecekmiş ona. Ben evlenmek istemiyorum.”
Cihan’ın yüz ifadesi değişti. Çenesini sıktı. “Evlenmek istemiyorsan evlenmezsin,” dedi net bir tonda.
“Ama dedem ‘evleneceksin’ diyor,” dedi Merve, gözyaşları yeniden aktı.
“Kanunda zorla evlendirmek diye bir şey yok,” dedi Cihan. “Kimse seni zorla evlendiremez.”
Merve burnunu çekip başını kaldırdı. “Siz onu benim dedeme söyleyin,” dedi alt dudağı titrerken. “Şirin’in sırtına vurdu bastonla.”
“Şirin, yani kuzenin yanındaki hanımefendi mi?”
Şirin hemen Merve’nin koluna sarıldı. “Yeter artık,” diye fısıldadı ama sesinde öfke vardı.
Cihan’ın bakışları koyulaştı, yüzündeki kaslar gerildi.
“Üstelik şiddet de var, öyle mi?” dedi. “Geçin önüme.”
Şirin tedirgin bir şekilde, “Nereye gideceğiz?” diye sordu. “Ben gelmeyeceğim.”
“Geçin dedim,” dedi Cihan, sesinde emir tonu vardı. “Çıplak ayakla koşmuşsunuz, cam batacak.”
O an sesi, Karadeniz aksanıyla doldu. Sert ama koruyucu bir tını taşıyordu.
“Yürüyün, zarar görmeyin diye söylüyorum.”
Şirin gitmek istemedi. Başını çevirdi, gözleri doluydu. Ama Merve onun elini tuttu, “Hadi,” dedi fısıltıyla.
İkisi de yavaş adımlarla yürümeye başladı.
Askerî aracın önüne geldiklerinde Cihan yanındaki kumral askere döndü. Asker kapıyı açarken, “Buyurun,” dedi saygılı bir sesle.
Şirin bir adım geri attı. “Biz nereye gidiyoruz?” diye sordu, sesi endişeliydi.
Merve onun kolunu sıkıca tuttu. “Sorun yok, binelim,” dedi fısıltıyla.
Şirin bir an durdu, sonra istemeye istemeye başını eğdi. Merve’nin ardından basamaklara bastı ve araca bindi.
Cihan, kapının kapanmasını bekledi. Sonra yavaşça yan koltuğa geçti. Üniformasının omuzları gergindi, yüzü ciddiyetle gölgelenmişti. Sorgulayıcı bir bakışla, “Eviniz nerede?” diye sordu.
Merve hemen cevap verdi. “Köyün yukarısında, eski taş evlerin orada. Koca dut ağacının yanı.”
Sonra kendi söylediklerinden emin olamayıp bakışlarını kaçırdı. Şirin sessizdi. Gözleri dizlerinde, elleri birbirine kenetlenmişti.
Cihan alnındaki damarları hisseder gibi oldu. Yorgundu ama hâlâ dikkatliydi. “Kaç yaşındasınız?” diye sordu, tonunu değiştirmeden.
“Ben on dokuz,” dedi Merve, sesini incelterek. “Şirin yirmi üç.”
Cihan başını hafifçe eğdi. “Dedenizden şikâyetçi olacak mısınız?” diye sordu.
Merve başını iki yana salladı.
“Hayır. Onu şikâyet edersek amcamlar kızar.”
Şirin gözlerini kaldırmadan derin bir nefes aldı. Merve’nin çenesi hâlâ hareket ediyordu.
“Yeter Merve,” dedi fısıltıyla ama içinde rica değil uyarı vardı.
Cihan bakışlarını Şirin’e çevirdi. Gözleri, kızın çilleriyle dolu yüzünde asılı kaldı. Sonra kendine kızdı kızın çillerine dikkatle baktığı için.
“Onu susturma,” dedi keskin bir sesle. “Size yardımcı olmaya çalışıyorum. Belli ki evde baskı uyguluyorlar.”
Cümleyi kurarken ses tonu hâlâ netti ama içinde bir soğukluk vardı.
Şirin gözlerini cama çevirdi, sonra tekrar ona döndü.
“Peki siz gelince ne değişecek? Bize baskı yapmayacaklar mı yine?”
Cihan, “Ben onunla konuşurum,” dedi sonunda. “Bir daha rahatsız edemeyecek sizi.”
Merve umutla başını kaldırdı, Şirin hâlâ suskundu.
İki genç kadın birbirlerine baktılar. Yüzlerinde korkunun yerine kısa bir anlığına beliren inançla.
Biliyorlardı, belki bir şey değişmeyecekti.
Ama o an, bir asker onların yanında oturuyor ve “sizi koruyacağım” diyordu.
Bu bile, ilk kez güvende olduklarını hissettirmeye yetti.
Eve geldiklerinde iki asker araçtan indi. Cihan da indikten sonra Şirin’le Merve de arkasından indiler.
Eski, çürümüş tahta kapı yavaşça içeri doğru açıldı. Menteşelerin gıcırdayışı avluda yankılandı. Cihan postallarıyla avlunun taşlarını ezercesine adım attı. Minderin üzerinde oturan yaşlı adam, bastonuna dayanarak yerinden kalktı, yüzündeki rahat ifade aniden gerildi.
“Hayırdır komutanım?” dedi yaşlı adam, sesi hem şaşkın hem de hesap sorar gibiydi.
Evin içinden çıkan oğulları babalarının yanına geçerken Şirin’le Merve istemeden Cihan’ın arkasına saklandılar. İkisinin de omuzları hâlâ titriyordu. Merve, Şirin’in kolunu sıkıca tuttu. Gözleri Cihan’ın sırtına bakıyor, umut ve korku birbirine karışıyordu.
“Bu kızların dedesi sen misin?”
“He, benim, hayırdır?” Yaşlı adam, kelimeleri zorlayarak cevap verdi, vücudu bir an için öne doğru gerildi, bastonunu daha sıkı kavradı.
Cihan ellerini arkasında birleştirdi. Omuzları gerilmiş, duruşu değişmemişti. Yüzünde bir tehditten çok emanet bekleyen bir otorite vardı.
“Kız istemediği halde onu evlendirecekmişsin. Zorla evlilik olmaz, bilmez misin?”
Yaşlı adamın çehresi düştü. “Anası babası yok, sokakta kalmasın bir yuvası olsun istedim,” diye mırıldandı, savunmaya geçmiş bir sesle.
Cihan, evin taşlı zeminine bakmadan adım attı. Postallarının yeri sert bir iz bıraktı. Yanındaki askerlerin duruşu daha da belirginleşti.
“Koca ev,” dedi, etrafa bakıp evin çürümüş tahtalarını, yamuk kapısını işaret ederek, “bu evde kıza kalacak yer bulamıyor musunuz?”
“Buluyoruz komutanım ama kendi yuvası olsa daha güzel olur,” diye savunurken yaşlı adamın sesi küçüldü, omuzları çöktü.
Cihan adımını daha da yaklaştırdı. Gözüyle sınadı, sonra yaşlı adama yüzünü iyice döndü. “Olmaz,” dedi soğuk bir kararlılıkla. “Kız istemiyor, evlendirmeyeceksin. Eğer zorlarsan hakkında işlem yaptırırım.”
Yaşlı adam ne kadar öfkeli görünse de altında bir korku kırpıntısı belirdi. Başını iki yana salladı. “Tamam komutanım.”
Cihan bastonunu işaret ederek daha da serleşti. “Diğer torununa vurmuşsun, dua et senden şikâyetçi olmadı. Eğer ikisine vurduğunu duyarsam, gözünün yaşına bakmadan kalan ömrünü içerde geçirmeni sağlarım.”
“Aman komutanım, sizin dedeniz size hiç mi vurmadı?”
“Vurmadı,” dedi Cihan, kelimelerini seçerek. “Bu kızlara zarar vermeyeceksin, vermeyeceksiniz.” Duruşu, emreder bir komut gibi netti.
Cihan sonra Şirin’in babasına döndü. Adamın üzerinden gelen alkol kokusunu iliklerine kadar alıyordu.
“Siz kimsiniz?”
“Ben Şirin’in babasıyım, Merve’nin de amcası,” dedi adam, sesi sarhoşluğun gevşekliğini taşıyordu ama içinde bir meydan okuma da vardı.
Kaşları daha da çatıldı Cihan’ın. Çenesi sertleşti. Adımlarıyla hafifçe ilerledi, postalları zeminde küçük bir tıkırtı bıraktı. “Sık sık gelip kontrol edeceğim,” dedi. “En ufak bir olayda hepinizi içeri atarım, bilmiş olun.”
Sözcükler kısa, tehdidi açıktı. Konuşması bitince birkaç saniye sessizlik oldu. Avluda sadece uzaklardan gelen bir köpeğin havlaması yankılandı. Askerlerin bakışları evin etrafında sabitlenmişti, yaşlı adamın yüzünde şaşkınlıkla karışık bir çekingenlik belirdi.
Cihan bir adım geri çekildi. Elleri arkasında, hâlâ disiplinli bir duruşla Şirin’in karşısında duruyordu. Gözlerini bir an bile kaçırmadan, ciddi bir ses tonuyla, “Telefon numaranı alabilir miyim?” diye sordu.
Şirin’in kaşları hafifçe çatıldı. “Telefonum yok.”
“Gel benimle.”
Yanından geçip avlunun dışına yöneldi. Şirin yerinden kıpırdamadı ama Cihan’ın ikinci kez “Gel buraya,” deyişi bu kez emirdi. İsteksiz adımlarla arkasından gitti.
Cihan aracın kapısını açtı, içerden bir kâğıt çıkardı. Kapıda numarasını yazıp kıvırdı ve ona uzattı. “Numaram burada,” dedi. “Sizi rahatsız ederlerse ara beni.”
Şirin kâğıda şöyle bir baktı, sonra başını kaldırdı. “Telefonumun olmadığını söylemiştim,” dedi, sesinde hem alay hem sabır vardı.
Cihan’ın kaşları çatıldı. “Şu evde bir kişi de dahi olsa telefon yok mu?”
“Sadece ev telefonu var.”
“O zaman ondan ararsın.”
“Ne bağırıyorsun?” dedi Şirin, bir adım geri çekilip kollarını göğsünde birleştirerek.
“Bağırmıyorum,” dedi Cihan, çenesini hafifçe yukarı kaldırarak. “Sen dikleniyorsun. Bu gece devriyede olacağız,” diye ekledi.
“Yani?” dedi Şirin, sesini alçaltarak ama meydan okur bir tonda.
Cihan derin bir nefes aldı, sabrını topladı. “Merak etme diye söylüyorum. Hasbin Allah… Kızım, bir şey olursa haber ver diye diyorum.”
Şirin başını yana eğip kısa bir nefesle gülümsedi. “Anladım,” dedi. “İyi nöbetler.”
“Sağ ol,” dedi Cihan.
Sesi bu defa yumuşamıştı, kendi bile fark etmeden.
Şirin arkasını dönüp içeriye girdiğinde Cihan, birkaç saniye orada kaldı. Gözleri kapıya takılı kaldı. Yüzünde belli belirsiz bir ifade belirdi.
Bu kızın arkasından kaçıncı bakışıydı bugün?
Yorumlarınızla düşüncelerinizi yazarsanız çok mutlu olurum.
Neler olacak, tahmini olan var mı?