6.Bölüm

1307 Words
Yürüdüm, yürüdüm, sadece yürüdüm. İnsanın gidecek yeri veya bir planı olmayınca yürümek ne kadar da boşmuş. Kafamda hiçbir planım yoktu nereye gittibileceğime dair ne yapacağıma dair hava kararmıştı ve karnımdaki yara felaket hale sızlıyordu. Tek bildiğim şey İstanbul ilinin Zekeriyaköy ilçesinde olduğumda burada da zaten orman ve müstakil evlerden başka hiçbir şey yoktu. İstanbul ili aslında çok kalabalıktı fakat burada öyle bir kalabalık yoktu. Şehirden kaçmıştı resmen insanlar, düzeltiyorum zengin insanlar. Ama öyle böyle bir zenginlik değil adamlar çok yüklü paralar döküyorlardı buralara ve bu paraları da rant'tan sağlıyorlardı. Uzun süren yürüyüşün ardından bir çocuk parkına denk geldim. Sonunda yaşam belirtisi bulabilmiştim. Hava kararmıştı, ya bu sebeple parkta oynayan hiç çocuk yoktu ya da zenginler çocuklarını devletin parkında oynatmazdı. Dinlenmek için parktaki banka oturdum çünkü yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu. Düşünüp kafamı toparlamam lazımdı ama sanki beynim beni çalıştırmayı durdurmuştu. Çok fazla şey yaşamıştım ve düşünme kabiliyetimi kaybetmiştim. Yanımda saatim veya saate bakabileceğim herhangi bir teknolojik aletim olmadığı için ne kadar zaman burada oturduğunu bilmiyordum. Fakat, haziran ayında olmamıza rağmen üşüdüğümü fark etmiştim, hava esiyordu yani saat geceye yakındı. Ellerimi, kollarımın tişörtün açıkta bıraktığı yerlerine koyup sürtmeye başladım. Ben ısınmaya çalışırken, bir kolun omzuma dokunmasıyla ürktüm. " Merhaba Ahsen Hanım, beni Taylan Bey gönderdi.", dedi üzerinde siyah takım elbise olan adam. Taylan'ın evinde çalışırken bu korumayı bikaç kere görmüştüm. "Buyrun" dedi, bir çanta uzatırken. Ben çantayı alıp içinde ne olduğunu incelerken diğer eliyle de bir şey gösterip tekrar "Buyrun" dedi. Bana bir araba anahtarı uzatmıştı. Ve diğer eliyle gösteriyordu. Parkın hemen yanında bulunan kısımda arabaya park edilmişti. Bu arabayı biliyordum. Bu araba benim Taylan'dan çalıp çarptığım. BMW markalı pahalı bir spor arabaydı. Ve tamir edilmişti. Büyük ihtimal dünyanın parası tutmuştu. " Ona gerek yok." , dedim. " Taylan bey bunu da vermemi emretti eğer almazsanız çok zor duruma düşerim.", dedi naifçe. " Alamam çünkü ehliyetim yok ve düzgün araba kullanmayı bilmiyorum." , dememle. Beni onaylayıp siyah range rover a binip gitti. Taylan'ın korumalarına sanırım belediye range Rover dağıtıyordu çünkü hepsinde siyah ultra lüks range Rover vardı. Çantayı açtıktan sonra içinde telefonumun, cüzdanımın ve ağrı kesici olduğunu fark ettim. Ağrım olduğunu nereden biliyordu ki ona hiçbir şey söylememiştim? Cüzdanımın içini açtığımda ise içinde döviz olduğunu gördüm. O gün Taylan'dan çaldığım dövizlerdi bunlar. Utancımdan şu an bu parka gömülmek istiyordum. Neler yapmıştım ben böyle? Adamın parasını çalmıştım, arabasını çalmıştım, flaş belleği çalmıştım. Gerçi o flaş bellek gerçek değildi ama olsun ben yine de çalmıştım. Çalmak çok kötü bir davranış. Peki ben ne ara bu kadar kötü oldum? Artık kendini tanımayıp tanıyamıyordum. Annem benim bu yaptıklarımı görse çok üzülürdü. Yaşasaydı ve bilseydi, bu sefer kahrından ölürdü , ben ne biçim evlat yetiştirmişim, diye. Peki annem beni görüyor mudur? Umarım beni görmüyorsundur anne, umarım diğer tarafta rahatsındır. Telefonuma bayadır bakamamıştım. En son otel odasında benimleydi. Sonrasında ise Taylan el koymuştu ve karıştırmıştı. Telefonumu açtığım zaman bir sürü bildirim olduğunu gördüm. Amcam, yengem, bikaç arkadaşım ve tanıdık, hatta Çağla bile aramıştı. Aklıma ilk geleni yaptım. Amcamı aradım. Ne söyleceğim hakkında gram fikrim yoktu. Ama insanları bu kadar meraklandırmaya hakkım yoktu. Birde amcam hastaydı. Onu bunu yapamazdım, daha fazla merakta bırakamazdım. "Alo, Ahsen kızım?", sesi telaşlıydı. "Amca be-", sözümü kesti. "Kızım döndüm mü kamptan?" , Ne kampı? Kamp nerden çıkmıştı? Kim bunu demişti ona? Ama bunu soramayacağım için; "Evet, döndüm." , diyebildim. 'Amca ben kendimi bi bok sanıp, ajancılık oynadım. Gittim mafyanın yanına girdim, flash belleği, arabasını parasını çaldım. Ülke dışına çıkacakkende, paket oldum. Öldüresiye dayak yedim, üzerime asit döküldü, haa bide karnıma sıktılar.' Diyemediğim için, böyle dedim. "Ee nasıldı bari? Baya bi şey öğrendin mi gittiğine değdi mi? Çağla internetten baktı, bu mutfak sanatları akademisinin kampı baya iyiymiş. İş bulma garantisi de veriyolarmış. İşe başlayacak mısın kızım tekrar?" "İyiydi amcacım, sorduğun için saol. Kendime çok şey kattım. İş konusunu daha sonra düşüneceğim.", yalan söylemiştim ama başka çarem yok. "İyi iyi kızım, kendine çok dikkat et. Babandan emanetsin sen." , yutkunmuştu. "Amca babamın cenaze töreninin bile olmaması çok saçma değil mi?" , sesimi acındırarak konuştum. "Devlet görevi kızım. Ne yapalım? Baban bunu seçti." "Ama amca çok saçma Nası bu kadar hayasız davranabilirler?", ona babamın yaşadığı fikrini empoze etmeye çalışıyordum. "Bak kızım, biz daha küçükken baban bunu kabul etti. Baban, devletimizin bekası için ölmeyi kabul etti. Bunu unutma. Ayrıca; babanı kaybettiğimiz hafta başka şehre, İstanbul gibi bi şehre çalışmaya diye gittin sen. Genç kızdır, kafasını dağıtsın, acısını unutsun diye izin verdik. Biz senin yaptığına; hayasızlık, demedik." "Amca sen ne diyosun?" , beni böyle itham edemezdi. "İstanbullarda kendini kaybetme, oranın ihtişamına kapılma kızım." , söyledikleri çok ağırdı. Ben kendimi kaybedecek, görmemiş biri miyim? Ama konuyu uzatmak istemiyordum. "Tamam amca, yengem nası iyi mi?", dedim konu dağılsın diye. "Yanımda kızım, veriyorum telefona.", haydaa ben yengemle konuşmak istemiyordumki. "Ahsen, napıyosun bakalım istanbullarda?" , dedi iğneleyici sesi. "Napayım yenge, eğitim aldım. Kamptan gel-", lafımı kesti. "Biliyoruz onu, söyledi Zeynep. Ama onu merak edivermedim. Sen bana gerçeği anlat?", diye sordu imalı imalı. "Anlamadım? Ne demek istiyosun yenge?", dedim sinirlendiğimi gizlemeye çalışarak. "Anlarsın. Anasız babasız kaldın. İpini koparmış buzağıya döndün. Namussuza çıkarma adımızı. İstanbullarda, barda pavyonda her boku yiyipte sonra karnında çocukla Bursa'ya dönme sakın.", dedi azarlayarak. Çıldırıcam. Gerçekten çıldırıcam. Neden İstanbul'a geldim diye, herkes beni namussuz olmakla suçluyor? Hem amcam hem yengem. Aslı da bana , fahişe, demişti zaten. İstanbul da meşhur bi hastane var. Bakırköy ruh ve sinir hastalıkları. Bir kişi daha bana sokak kadını muamelesi yaparsa gideceğim yer orasıydı. "Kendine dikkat et yenge, iyi geceler." diyip, telefonu suratına kapattım. Bana daha fazla o muameleyi yapmalarına dayanamadım. Saygımı bozmazdım belki ama katlanacak gücüm yoktu. Karnım acıyordu. Hava soğuk olmuştu. Soğukta yaramı ekstra acıtıyordu. İnternetten güvenli ve aile oteli buldum. Biraz uzaktaydı. İstanbul'un anadolu yakasındaydı ama yapacak bişey yoktu. Parka bir taksi çağırdım. Ve o otele doğru yol aldık. Geldiğim otel Üsküdar'daydı. Kız kulesini görüyordu. Denizin içinde yalnızlıktan boğulan Kız Kulesi. Bir rivayete göre, Bizans krallarından birinin kızı olmuş ve kız 18 yaşında yılan tarafından sokularak ölmek üzere lanetlenmiş. Bunun üzerine kral, denizin ortasında bulunan adanın üstüne kule dikmiş ve kızını oraya kapatmış. Korumak istemiş. 18 yaşına girdiğinde ise, prensese aşık olan genç bir subayın getirdiği üzüm sepetine saklanan tarafından sokularak genç subayın kollarında can vermiştir. Ve tüm önemleri almasına rağmen kızını korumayan kral, kahrından hastalık sahibi olmuştur. Benim hikayem de buna benzerdi. Babam da beni kendi hayatından korumak için, amcamlara bırakmıştı. Ama olan olmuştu, beni koruyamamıştı. Hatta kendini de koruyamamıştı, şu an kim bilir ne haldeydi ne işkenceler çekiyordu. Karnımın sızıyla bir kere daha yüzleştim. Fena hâlde acıyordu. Küçük prensesin acı içinde baba. Otel resepsiyonunu aradım ve yiyecek bi şeyler istedim. Yedikten sonrada ağrı kesici içip uyudum. Uyumak bana iyi gelecekti. Taylan Şahin'in teklifini ise yarın düşünücektim. Şu an bunun için gücüm yoktu. *** Sabahın ilk ışıkları otel odasına girerken uyandım. Gecenin lanetini, güneşin ilk ışınları bozuyordu. Tanrıya şükür, sabah oldu. Banyoya gidip işlerimi hallettik sonra, telefonuma bilinmeyen bi numaradan mesaj geldi. "Kararını bekliyorum." Geri mesaj yazdım. "Kimsin senn?" "Saat 12.00 da benim evde ol." "Geç kalmak gibi bi hata yapma." Bu ruh hastası tabiki de Taylan davarıydı. Bana yazdıklarına karşılık verirdim de. Dua etsin, söz konusu babamdı. Ben de artık kararımı vermiştim. Babam benim ailemden kalan son kişiydi. Onu da kaybedemezdim. Bir yerde okumuştum, toplumsal hiyerarşi de herkesin belli görevleri vardı. Ve bütün insanlığın tek ortak noktası birinin evladı olmaktı. Annem zaten vefat etmişti babam da kaybedemezdim insanlıktan çıkmak istemiyordum. Babamı kurtarmak için elimden ne geliyorsa yapacaktım; bu ruh hastası bir davar ile evlenmek bile olsa. Kahvaltımı otelde yaptıktan sonra 11'e doğru yola çıktım, davar ın evine gitmek üzere. Taylan Şahin'in evinin kapısına vardığında saat 12:00'ye gelmek üzereydi. Evin ultra lüks ve bütün ihtişamıyla duran kapısının önünde durdum. Korumalara bakmayı reddedip, gökyüzüne doğru baktım ve derin bir nefes verdim. Kim bilir bu evde neler yaşayacaktım, ne kadar canım yanacaktı, stresten kendimi kaybedecektim belki de. Ve sadece çok kısa bir süre için kendi hayatımı başkası için yaşayacaktım. Ama asla vazgeçmeyecektim; çünkü söz konusu olan parçasından doğduğum biriydi, babamdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD