Akşamüstü olduğunda sis geri geldi. Ama bu kez sabahki gibi ince değildi. Koyu gri rengi içinde sakladığı korkunç sırları hatırlatır nitelikteydi. Vadinin içinden ağır ağır sürünerek yükseldi. Uğursuz bir sessizlikle geliyordu onunla birlikte. Sanki ormanın, nehrin, rüzgarın sesini yutuyordu. Toprağın nefesi gibi. Karanlık yayıldı etrafa. Sanki ben buradayım der gibi. Ağaçların diplerinden çıktı, taşların arasından dolandı, evlerin duvarlarına sürtüne sürtüne yayıldı. Acelesi yoktu. Ağır ağır ilerledi. Tıpkı avını bekleyen yırtıcı gibi. Ürpertici serinliği getirdi kendiyle beraber. Soğuk değildi. Ama ürperiyor du insan. Azerun vadisi, sisin içinde görünmez oldu. Sanki dünya biraz geri çekilmişti de köy ortada kalmıştı.
İnsanlar bunu fark etti. Ama konuşmadılar.
Kadınlar kapı önlerine çıkıp havaya baktı. Çocuklarını eve aldılar sessizdiler. Sis seslerini yutmuştu. Çocuklar gülmüyor hayvanlar ses çıkarmıyor du. Evden tava tencere sesi gelmiyordu. Erkekler hayvanları erken içeri aldı. Çocuklar oyunlarını yarıda kesti. Gülüşler kısa sürdü. Sesler sisin içinde kayboluyordu. Söylenen kelime, söyleyene geri dönmüyordu. O akşam küçük Sura meydanın kenarında oynuyordu. Tüm çocuklar çoktan evlerine gitmişti o ise tek başına oynuyor ve babasını bekliyordu. Babası hayvanları vadiye geri getirmiş ahırda yemlerini sularını vermeye çalışıyor du.
Dört yaşındaydı küçük Sura. Saçları sürekli gözlerine düşüyor du. Tombul elleriyle gözlerine gelen saçları ittirerek yaptığı işe devam etti. Uzun, simsiyah, kıvırcık saçları, bembeyaz yüzünde al al tombul yanakları, uzun kirpikleri ve her zaman şen şakrak sesi vardı. Konuşurken kelimeleri yarım bırakır, cümle kurmaktan çok işaret ederdi. Babasının ardına takılır, annesinin eteğini bırakmazdı normalde.
Ama o gün, ilk kez tek başına durmuştu. Annesi nerde bilinmez, babasi ise işleriyle meşgul du. Taşları diziyordu yere. Daire yapmaya çalışıyordu. Ama daire bozuluyordu. Yaptığı şey daireden daha çok spirali andırıyor du. tıpkı kitabin üzerinde ki sembol gibi. Taşlar kendi kendine kayıyor gibiydi. Sura her seferinde yeniden düzeltiyor, sonra yine dağılıyordu. Sonunda kitaptaki sembolu tamamladığında sis dizlerine kadar yükseldiği. Sura başını kaldırdı. Önünde hiçbir şey yoktu. Ama baktığı yerde bir derinlik vardı. Sanki sisin içinde boşluk açılmıştı. Küçük kalbi hızlandı. Ama korkmadı. Çocuklar bazen korkunun adını bilmez. Sadece merak eder.
Bir adım attı. Ayakları sisin içine girdi. Soğuktu. Ama su gibi değildi. Sanki pamuk gibi ağırdı. Elini uzattı. Parmakları kayboldu. Sonra kolu. Sonra omzu. Arkasından biri seslendi mi, bilinmez. Ama Sura dönmedi.
Sis onu yuttu.
Ne bağırdı.
Ne ağladı.
Ne iz bıraktı.
Sanki o an hiç var olmamış gibi silindi. Babası o sırada ahırdaydı. İneğin ipini çözerken kızının sesini duymaya alışkındı. Suskunluk fark edilmez önce. Sonra insanın içine bir şey oturur.
“Sura…” diye seslendi. Cevap gelmedi. Bir daha seslendi. Daha yüksek. Rüzgâr sesi yoktu. Kuş sesi yoktu. Çocuğun sesi hiç yoktu.
Adam ipi bıraktı. Kapıya çıktı. Sis beline kadar gelmişti. Etraf bulanıktı. “Sura!” diye bağırdı. Ses sisin içine gömüldü. Meydana koştu. Gözleri taşların üstünde, çamurun içinde, kapı diplerinde gezindi. Küçük ayak izi aradı. Ama toprak düzgündü. Sanki biri silmişti. Koşmaya başladı. Bir evin yanından öbürüne. Ağaç diplerine. Kuyunun başına. Meydanın ortasına. Nefesi bozuldu. Gırtlağı yandı. Kalbi kaburgalarına vuruyordu.
“Sura!” diye bağırdı yeniden.
Ses artık çığlığa dönmüştü. Kadınlar kapılardan çıktı. Erkekler başlarını uzattı. Ama kimse koşmadı. Sadece baktılar. Sis onların yüzlerini yarım gösteriyordu. Gözleri var ama ifadeleri yok gibiydi. Adam delirmiş gibi dönüyordu. Toprağı eşeliyor, sisin içine dalıyor, elleriyle boşluğu yokluyordu.
“Sura buradaydı,” diyordu. “Az önce buradaydı.”
Kimse cevap vermedi. Sonra annesi çıktı. Kapının önünde durdu. Ayağı eşiği geçmedi. Saçları dağınıktı. Ama yüzü sakin. Gözleri sisin içine bakıyordu. Adam ona koştu.
“Çocuk yok,” dedi. “Sura yok. Sis aldı.”
Kadın başını kaldırdı. Meydana baktı. Kitabın olduğu yöne. Ama kitabı görmüyordu. Sadece sisin ortasındaki boşluğu izliyordu. Bir süre konuşmadı. Adam kolundan tuttu.
“Annesi,” dedi. “Kızımız.... yok... nerde sura nerdee” boğazı yırtılırcasına bağırdı Kadın yavaşça elini kurtardı. Adamın gözlerine değil, omzunun arkasına baktı. Sanki orada biri duruyordu.
“Gitmiş,” dedi sadece. Adamın nefesi kesildi. “Nasıl gitmiş,” diye bağırdı. “Dört yaşında çocuk bu.” Kadın sesini yükseltmedi sadece psikopat bir gülümseme takındı ve gözlerini meydandan kocasına cevirdi. göz bebekleri yoktu sanki sadece simsiyah nokta vardı orada. “Gitmesi gerekiyormuş.” dedi sırıtmaya devam ederken
Bu cümle adamın içine bıçak gibi girdi. Kadının yüzünde acı yoktu. Panik yoktu. Gözyaşı yoktu. Sanki biri kulağına bir karar fısıldamıştı ve o kabul etmişti. Adam dizlerinin üzerine çöktü. Ellerini saçlarına geçirdi. Bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. Göğsünden hırıltı gibi bir ses yükseldi. Kadın bir süre daha sise baktı. Sonra arkasını döndü. Evin kapısına yürüdü. Adam arkasından bağırdı. “Dur.”
Kadın durmadı.
Kapıyı açtı.
İçeri girdi.
Kapıyı kapattı.
Sis kapının önünde kaldı. Adam meydanın ortasında diz çökmüş halde kaldı. O gece kimse Sura’yı aramadı. Babası dışında. Adam sabaha kadar sisin içinde dolaştı. Ormana girdi. Dere kenarına indi. Taşların arasına baktı. Kuyunun içine seslendi. Ellerini kanatana kadar toprağı kazıdı. Tırnakları söküldü. Dizleri parçalandı. Ama hiçbir şey bulamadı. Sis sabaha kadar onu yalnız bırakmadı. Ve sabah olduğunda, güneş yine yere inmedi. Köy uyanırken ilk konuşulan şey Sura olmadı. Bir fısıltı yayıldı önce. Bir evden diğerine. Ses olmadan dolaşan bir haber gibi.
“Sura’nın babası… Tanju... evet o...”
“Ölmüş.”
“Kan içinde.”
“Vahşice.”
"Parçalanmış"
"Her parçası ayrı yerdeymiş"
"Yazık oldu"
İnsanlar kapı önlerine çıktı. Ama meydana değil, birbirlerine baktılar. Adamın evi kilitliydi. Kapı aralıktı. İçeriden ağır bir koku geliyordu. Toprak ve demir karışımı. İlk giren yaşlı bir adam oldu. Bir çığlık atmadı. Ama yüzü bembeyaz çıktı.
“Bakmayın,” dedi sadece.
Ama insanlar baktı. Adam evin ortasında yatıyordu. Boğazı parçalanmıştı. Göğsü derin derin yarılmıştı. Sanki bir hayvan saldırmış gibiydi ama izler hayvan izi değildi. Ellerinde kendi kanı vardı. Tırnaklarının arasında et parçaları. Duvarlara sıçramış koyu lekeler. Yüzü korkudan donmuştu. Ama en korkuncu şuydu. Gözleri açıktı ama yerlerinde yoktular. Gözleri oyulmuş. kolları koparılmış Ve ağzı yarım bir kelimeyle kalmıştı.
“S…”
Sanki Sura diyecekti de sesi yarıda kesilmişti. en korkuncu dili koparılmış bağırsakları evin neredeyse her yerine saçılmışti. ayakları dizlerinden ters dönmüş ve dizlerinin kırık kemikleri görünüyor du
Eşi Lina kapının önünde durdu. İçeri girmedi. Kanı görmedi. Kocasının bedenine bakmadı. Sis gibi durdu. Bir kadın ona yaklaştı. “Ağlamayacak mısın,” dedi. Kadın başını çevirdi. “Zaten gitmişti,” dedi.
Kimse ne demek istediğini sormadı. Çünkü o anda herkes şunu hissetti. Sura sisin içinde kaybolmamıştı. Bir şey alınmıştı. Ve karşılığında bir şey bırakılmıştı. Azerun vadisi artık çocuk vermeye başlamıştı. Ve bu, kitabın açılmadan yaptığı ilk gerçek anlaşmaydı.