Öğlen olduğunda sis dağılmadı. Etrafin pusulu nemli havası köy üzerinden kalkmadı. Güneş doğdu ama ışık yere inmedi. Azerun vadisi, gün ışığını tanımasına rağmen onu kabul etmeyen bir yer gibiydi artık. Kuşlar ötmedi. Cırcır böcekleri ses etmedi. Sadece rüzgâr vardı; o da yönsüzdü, uğursuz du...
İnsanlar uykudan uyandıklarında ilk fark ettikleri şey korku olmadı. Korku sonradan geldi. Önce, eksiklik hissi çöktü içlerine. Bir şeyin yerinden oynadığını ama neyin kaybolduğunu bilmemek gibi. Bir kelimeyi unutmuşsun da ağzının ucunda dönüp duruyormuş gibi.
Meydan boş değildi. Kitap hâlâ oradaydı. Hala herkesi gözetleyen o karanlık orda duruyordu. Kimse gece onu oraya bırakıp bırakmadığını hatırlamıyordu. Zaten kimse “neden” diye sormadı. Sormak, içlerinden gelmedi.
Kadınlar su taşımaya gitti. Testiler doldu ama su içildiğinde susuzluk geçmedi. İnekler sütten kesilmiş tavuklar yumurtlamamişti. Erkekler ava çıktı; iz buldular ama hayvan yoktu. Oklar fırlatıldı, hedef şaşmadı ama vurulan şey yere düşmedi.
Ertuge, o sabah ilk kez kitabın yanına kendi isteğiyle gittiğini sandı. Aslında onu kitaba çeken görünmez bir el vardı. Diz çöktü. Sayfaları açmadı. Açmak istemedi. Ama kapağa dokunduğu an, parmaklarının altında hafif bir sıcaklık hissetti. İnsan teni gibi değil… daha derinden gelen, kemik altı bir sıcaklık.
Gözlerini kapattığında bir anlığına, kendi gençliğini gördü. Sonra babasını. Sonra hiç tanımadığı yüzler. Hepsi aynı anda sustu.
Köyde biri hastalandı o gün. Sonra bir başkası. Yaraları kabuk bağlamadı. Kesikler kanamadı ama iyileşmedi de. Yaşlı bir adam yürürken yere düştü; ayağa kalktı ama bastığı toprağın izi ayağında kaldı. Silinmedi.
Kimse yüksek sesle konuşmadı. Kimse kitabın adını anmadı. Ama herkes, akşam olunca meydandan uzak durmak istedi. İstedi… ve yapamadı.
Güneş battığında ay doğmadı. Gökyüzü boştu. Ateş yakıldı, alev yükseldi ama ışık vermedi. Sadece şekil verdi karanlığa. Gölge, olması gerekenden fazla uzundu. İnsanların gölgeleri kendilerinden yarım adım geride kalıyordu
Çocuklar ağlamaya başladı gece karanlığında. Annesi susturmaya çalıştı. Babası sert bakışları üstünde ama susmadi. istesede korkudan titreyen bedenini kontrol edemiyordu. Babasına da annesine de bakmadı. Meydana baktı. Kitaba... “O bana bakıyor,” dedi fısıltıyla. Annesi çocuğun ağzını kapattı. Ama o cümle çoktan duyulmuştu. Herkes nefesini tutmaya çalıştı ama korkunun derinliği daha sık nefes almaya zorladı ciğerlerine hava yetmiyormuşcasina
O gece, Azerun halkından hiç kimse rüya görmedi. Uyandıklarında ise herkes, sanki uzun bir rüyadan yeni çıkmış gibi yorgundu. Zaman ağırlaştı. Günler uzadı. Geceler, sabahı bırakmak istemedi. Ve fark edilmeden, sessizce, geri dönüşsüz bir şey oldu: Kabile artık kitabın yanında yaşamıyordu. Kitap, onların içindeydi.
Bunu ilk fark eden Ertuge oldu. Göğsündeki baskı artık dışarıdan gelmiyordu. Nefes aldığında içinden bir başkası da nefes alıyordu sanki. Duaları karışıyordu. Söylediği kelimelerin bazıları ona ait değildi. Ama yine de sustu. Çünkü kitap açılmamıştı. Ve açılmadığı sürece, kimse neye dönüştüklerini bilmeyecekti.
Karanlık, sabırlıdır. İnsanlar ise fark etmediği şeyin içinde yaşamaya devam ediyordu Ertuge kaçmayı düşündüğünde bunun bir düşünce mi yoksa bir refleks mi olduğunu ayırt edemedi. Ama sadece bunu yapmak geliyordu içinden o anda. Düşünce çok geç gelmişti zaten. Bedeninin verdiği tepki, zihninden önceydi. Ayakları onu köyün dışına götürmek ister gibi gerildi. Omuzları, sırtındaki yükten kurtulmak istercesine kamburlaştı. Ama ne zaman meydandan uzaklaşmaya niyet etse, içindeki ağırlık artıyordu. Görünmez bir el, göğsünün tam ortasından bastırıyordu sanki. Nefesi kısalıyor, boğazı düğümleniyordu. Köyün sınırına vardığında bunu anladı. Azerun vadisinin dışına açılan patika her zamanki yerindeydi. Ağaçlar, taşlar, çalılar Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama adım attığı an, dizleri titredi. Ayakları ileri gitmedi. Geri de dönmedi. Olduğu yerde kaldı. Sanki toprağın altından çıkan bir kök, ayak bileklerine dolanmıştı.
Ertuge başını kaldırdı. Orman ona bakıyordu. Ama eskisi gibi değil. Ağaçların gövdeleri daha koyu, yaprakları daha soluktu. Rüzgârın sesi kesilmişti. Kuş yoktu. Böcek yoktu. Sanki sınırın ötesinde hayat unutulmuştu. Bir adım daha atmayı denedi. Göğsündeki baskı dayanılmaz hale geldi. Dizlerinin bağı çözüldü. Olduğu yere çöktü. Avuçları toprağa değdiğinde içinden bir inilti koptu; sesini tanımadı. Bu ses ona ait değildi. Yaşlı bir adamın değil, çok daha eski bir şeyin sesi gibiydi.
“Gidemezsin.”
Bu söz kulaklarından gelmedi. Ne rüzgâr taşıdı, ne bir ağız fısıldadı. Doğrudan zihninin içine düştü. Emir gibiydi ama bağırmıyordu. Sakin, kesin ve tartışmasızdı.
Ertuge ilk kez o an, kitabın meydanda durmadığını anladı. Kitap, onun içindeydi. Onunla birlikte yürümüş, onunla birlikte durmuştu. Titreyerek geri döndü. Her adımda göğsündeki baskı hafifledi. Köye yaklaştıkça nefesi düzeldi. Meydanı gördüğünde içindeki ağırlık yerini tanıdık bir acıya bıraktı. Bu acı… kabul edilmek gibiydi. Bu acı, kalmak zorunda olmanın huzursuzluğuydu.
O günden sonra Ertuge kaçmayı bir daha denemedi. Ama vazgeçmedi. Geceleri uykusu bölündü. Gözlerini her kapattığında aynı görüntü geliyordu: Toprağın altında bir boşluk, boşluğun içinde kıvrılan karanlık bir şekil ve onun ortasında kitap. Kitap açılmıyordu. Ama her defasında biraz daha büyüyordu. Sayfaları uzuyor, kök salıyor, damar gibi yayılıyordu yayilan damar köyün her hanesine giriyor insanlarin damarlarına bağlanıyor du.
Uyandığında ellerine bakıyordu. Avuç içlerinde ince siyah çizgiler belirmeye başlamıştı. Önce toprak kiridir sandı. Yıkadı. Çıkmadı. O çizgiler… spirallerin yankısıydı.
Halktaki değişimi de fark ediyordu. Ama kimse bunu açıkça konuşmuyordu. Bir kadın, her gün aynı saatte meydana gelip kitaba bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden evine dönüyordu. Bir adam, kitabın yanından geçerken başını eğmeden duramıyordu. Çocuklar oyun oynarken, fark etmeden daireler çiziyordu yere. Spiraller… kırık çizgiler… hiç kimse onlara öğretmemişti.
Ertuge, geceleri ateşin başında eski duaları mırıldandı. Ataların adlarını andı. Göğe seslendi. Toprağa kulak verdi. Ama cevap gelmedi. Ya da belki gelmişti de… artık ayırt edemiyordu.
Bir gece, kitabın yanına oturdu. Kimse yoktu. Meydan sessizdi. Ateş sönüktü. Ay yoktu. “Ne istiyorsun?” dedi fısıltıyla.
Cevap hemen gelmedi. Uzun bir sessizlik oldu. Ertuge, bu sessizliğin içinde kendi kalp atışını kaybetti. Sonra kitap… çok hafif bir titreşim verdi. Kapağı açılmadı. Ama içinden bir his yükseldi. Bir anlam. Kelime değildi. Duygu da değildi. Bir gerçeklikti. İstediği şey şuydu: Kalmak.
Bu yer seçilmişti. Bu halk seçilmişti. Ama seçilmek, kutsanmak değildi. Seçilmek, bağlanmaktı. Kitap bekçi istiyordu. Kaçacak değil; kalacak, susacak, koruyacak olanları.
Ertuge o an anladı: Kaçmak mümkün değildi. Yok etmek de. Bu şey gömüldüğü yerde durmuyordu. İnsanla birlikte yaşıyordu. İnsanla büyüyordu. İnsanla hatırlıyordu. Sabaha karşı halk yeniden meydana toplandı. Kimse çağırmamıştı. Ama herkes gelmişti.
Ertuge ayağa kalktı. Sesini yükseltmedi. Yükseltmesine gerek yoktu. Herkes onu duydu. "Bu yerden gidemeyiz,” dedi. "Ama bu şeyi de taşıyamayız.”
İnsanlar ilk kez gözlerini ondan kaçırdı. Çünkü söyledikleri… içlerinden geçen şeyle örtüşüyordu. Korkuyorlardı. Ama bir kısmı, çok daha tehlikeli bir şey hissediyordu: Sahiplenme. Ertuge bunu gördü. Ve o an, en büyük korkusunun kitap olmadığını anladı. En büyük korku, insanın içindeki açgözlülüğün uyanmasıydı.
Kitap sabırla bekliyordu.
Ertuge ise biliyordu: Bu bekleyiş, henüz başlangıçtı.