Morg önünde bekleyişler... Her saniye bir ömür gibi geçer, içeride yatmak istersin de oradan sevdiğini çekip alamazsın. Zordur, morgun önünde bir başına beklemek zordur.
~
İlahi Bakış Açısından Devam
Doruk ellerini saçlarından geçirip durdu, ensesine avuç içi ile vurup derince bir nefes aldı ve arama tuşuna bastı.
Saatler sonra, nihayet başardı bunu. Gecenin bir yarısı babası, oğlunun araması ile telefonu açtı. "Doruk?"
"Baba?" diyebildi, başını eğip başının arkasını sıvazladı. "Uyudu mu annem?"
"Eve yeni girdik, hastane yoğundu bugün. Bir şey mi oldu oğlum?"
"Baba..." titreyen sesine lanetler okudu. "Buraya gelmeniz gerekiyor." diye mırıldandı. "Ya da... Biz geliriz."
"Çiçek ile beraber mi?"
Doruk başını salladı, gözleri doldu. "Çiçek ile beraber baba. Biz oraya geleceğiz." kızını sana tabut ile geri getiriyorum diyemedi, yutkundukça boğazı acıdı.
"Annen de sizi özlemişti oğlum, gelin tabi." dediğinde gözleri yaşardı.
"Cenaze arabasıyla." dediğinde babasının yüzü donuklaştı. Karısı odaya girdiğinde kocasının hali karşısında endişelenip yatağa oturdu.
"Doruk, ne diyorsun oğlum sen?"
"Sahip çıkamadım baba." dediğinde göz yaşları yanaklarına süzüldü. "Ben ona sahip çıkamadım."
Babası her şeyi anladığında dünyası başına yıkıldı. Başından aşağı kaynar sular döküldü sanki. Telefon elinden düşerken annesi telefonu eline aldı. "Doruk, babana ne dedin oğlum?"
Annesinin sesini duyunca çenesi titredi. "Çiçek gitti anne..." uzatıp da daha fazla ailesini üzmek istemedi, zaten lafı dolandırmayı da beceremezdi. "Çiçek gitti."
Annesinin gözleri fal taşı gibi açıldı, telefon tıpkı eşinde olduğu gibi onun da elinden kayıp düştüğünde Doruk öylece bekledi, bir şey denilecek mi diye...
Ama telefonun diğer tarafından acı bir feryat duyuldu. Annesi ağlarken babası çaresizce onu sakinleştirmeye çalışıp göz yaşı dökmekten başka bir şey yapamadı.
Doruk telefonu kapatıp başını duvara yasladı. "Benim yüzümden." diye mırıldandı.
Onun katili kadar, Gökçe kadar kendisi de suçluydu. Ve bu hikayede herkes acı çekecekti, herkese bedelini ödetecekti. En çok da kendisine.
~
Sabah sekiz civarı hastane iyice kalabalıklaştı. Timi, Doruk'u bir saniye olsun yalnız bırakmamışken o kimse ile konuşmamıştı. Morgun önünde çaresizce bekliyordu, cenazeyi alacaklardı sonra yolculuk Tekirdağ...
"Kızım!" annesinin sesini duyduğunda başını çevirdi, morgun önü bir anda kalabalıklaştı. Ailesi, akrabaları, Çiçek'in Tekirdağ'daki arkadaşları... Hepsi onun için gelmişti. "Kızım!" annesi koşturarak morga girmeye çalıştığında Doruk önüne geçti.
"Anne, annem dur." deyip ellerini tutup annesine sıkıca sarıldı.
"Çiçeğim nerede Doruk!" sırtını yumrukladı. "Benim çiçeğim nerede Doruk!" bir yumruk daha, oğlunun canını acıtmak istediğinden değil; kendini, kaderini, bu acı hayatı yumrukluyordu adeta. "Yavrumu getirin bana! Yavrumu verin!" art arda yumrukları arttığında Doruk annesine daha sıkı sarılıp gözlerini kapattı. Daha çok canı yansın istedi, annesi ona daha çok vursun da şu yürek acısı biraz olsun dinsin istedi.
Babası daha sakindi ama gözleri yaşlıydı. Arkadaşları, akrabaları ağlayıp duruyordu. "Nasıl abisin sen, nasıl askersin!" bağırıp geri çekildiğinde Doruk gözlerini açtı. Oğlunun yakalarına yapıştı. "Nasıl abisin sen! Nasıl koruyamazsın onu!"
Doruk ağzını açmadan dinledi annesini, diyecek tek sözü yoktu. "Ben sana güvendim! Çiçek abimin yanında okuyacağım üniversiteyi dediğinde ben sana güvendim! Kızım yaban ellerde yalnız değil dedim, sana güvendim ben!" göğsünü yumrukladı. "Sen kardeşini nasıl koruyamazsın!" yüzüne bir tokat geçirdi, Doruk'un gözleri kapandı bir kaç saniye için. Bir tokat daha geldi peşi sıra.
Annesi acısından yapıyordu, oğluna kıyamazdı. Buradaki herkes biliyordu. "Nasıl koruyamazsın kardeşini!" bir tokat daha attıktan sonra kızaran yanağına bakıp oğlunu kendine çekip sıkıca sarıldı. Doruk annesine sarılıp başını omzuna yasladıktan sonra sessizce ağladı. Annesi sırtını bir kaç kere daha yumrukladı, ne yaptığını bilmiyor kendini dövmek istiyordu. "Kızım, kızım!"
Haykırarak bayıldı, Doruk annesini sıkıca sardı. Kollarında bayıldığında sedye geldi hemen, annesini kucağına alıp sedyeye yatırdıktan sonra Göksel annesiyle gitti. Babası kızını son kez görmek istediğinde Şevket ona yardımcı oldu.
Doruk duvar dibine gidip yere çöktü. Yediği yumrukları da tokatları da hak ediyordu. Ağzını açıp tek bir şey demedi. Yanaklarını silip derin bir nefes aldı.
Veli yanına gelip bir su şişesi uzattığında şişeyi eline aldı, kapağını açıp suyu başından aşağı döküp ayılmaya çalıştı. Gözünü kırpmak haram sana diye geçirdi içinden.
Ve bir yemin etti.
O katili bulana kadar sana mutluluk haram olsun Doruk, haram olsun.
~ ~ ~ ~ ~
Bir Hafta Sonra - 9 Aralık Salı -
Doruk'un Anlatımından Devam
Tekirdağ'dan döndüğüm gibi karargaha geçip üniformamı geçirip albayın odasına gitmek için giyinip çıktım.
"Doruk?"
Yüzbaşı Çelik seslenince ona dönüp selam verdim. "Üsteğmen Doruk Demiroğlu, emret komutanım!"
"Rahat." dedi Bergüzar yüzbaşı. Rahata geçince gülümseyip elini koluma götürdü. "Daha iyi misin?"
"İyiyim komutanım."
"Ailen nasıl?"
İşte onlar hiç iyi değil, bir hafta boyunca evde kaldığım süre boyunca annemin de babamın da acısını görerek geçirdim günlerimi. Annemin tek damla yaşı kurumadı, kaç kez ayılıp bayıldı sayamadık. Babam ona mu yansın, kızına mı yansın bilemedi.
"İdare ediyoruz komutanım."
"Geri dönmene sevindim, toparlaman için yardıma..."
"Toparladım komutanım." dedim hemen. "Ben iyiyim ve görevimi yapmak için geri döndüm."
"Sevindim, o halde kendine dikkat et Doruk. Bir şeye ihtiyacın olursa ben buradayım."
"Sağolun komutanım." dedim. Başımla selam verip yanından ayrıldım ve albayın odasının önünde durup kapıyı tıklattım.
"Gel."
Albayın sesiyle içeri girdim. Selam durdum. "Komutanım."
Ayaklandı. "Doruk, ne işin var burada aslanım?"
"Görev beklemez komutanım."
"Senin bir görevin yok Doruk." dediğinde karşıma geçti.
"Komutanım o kız..."
"Doruk." deyip susturdu beni. "Bir hafta önce kız kardeşini kaybettin. Üstelik Gökçe'den uzak durman senin için daha iyi olacak. Kardeşinin ölümüne sebep olan adamlarla iç içe olmanı istemiyorum, bu yüzden Gökçe senin için bitti artık."
"Komutanım, siz bana bu görevi kardeşimin öldüğünü bilmeden önce verdiniz. Ben de görevimi layıkı ile yerine getirmek istiyorum."
"Ben senin görevini layıkıyla yerine getireceğinden eminim. Ama o adamlar her an her yerde karşına çıkabilir. Öfkeyle kalkan zararla oturur. Seni de tanıyorum Tunga. Sen zarar vermeden oturmazsın."
"Komutanım, izin verin görevimi yapayım. O kızı koruma görevine devam etmek istiyorum. İzin verin."
"Doruk, görevi başarıyla gerçekleştireceğinden eminim. Ama o adamla karşı karşıya geldiğinde senin sakin kalmayacağından eminim."
"Komutanım, göreceksiniz. Lütfen, bana güvenin. Kızı koruyacağım. Görevim dışında hiçbir şey de yapmayacağım."
"Yemedim Tunga." dedi, sandalyesine doğru ilerledi. "Ama sana bir şans vereceğim. Kız lojmanda. Bir haftadır okuluna da gitmiyor. Artık sana emanet. O kıza bir şey olmayacak, sana güveniyorum."
"Güveninizi boşa çıkarmayacağım komutanım."
Bir kağıda oda bilgisini ve telefon numarasını yazıp bana uzattı. "Al bakalım." kağıdı aldıktan sonra bana döndü. "Başın sağ olsun evlat."
"Sağ olun komutanım." deyip selam verdim ve odadan çıktım.
Veli ve Tufan'ı koridorda gördüm, geldiğimi duymuşlardı muhtemelen. Odadan çıktığım gibi yanıma yaklaştılar.
"Komutanım hoşgeldiniz." deyip sarılmaya kalkıştı Tufan.
Elimi kaldırdım. "Hoş geldiğim yok, gidiyorum." deyip yanlarından ayrıldım.
"Nereye gidiyorsunuz komutanım?"
"Kızı almaya."
"Hangi kızı?"
"Şu Özbek kızını." deyip giyinmek için odaya girdiğimde Veli arkamdan içeri girip kapıyı Tufan'ın yüzüne kapattı.
"Gökçe ne alaka komutanım? Sizin o kızla ilişiğiniz kesildi. Koruma görevi de başka birine verildi."
"Tekrar devraldım Veli."
"Komutanım." kıyafet dolabımı açtığım gibi tekrar kapattı Veli. "Ben sizi sizden iyi tanırım. Ve bu bakışları da gayet iyi biliyorum. Planınız neyse eğer inanın bana çok boktan bir şey."
"Bitti mi?" deyip Veli'ye döndüm.
"Bitmedi komutanım." deyip kendi dolabını açtı, kapağına bir ayna yapıştırmıştı. Aynada kendimi gördüğümde başımı çevirdim. "Şu halinize bakın, en son ne zaman uyudunuz? Ayrıca leş gibi de kokuyorsunuz. Yıkanmadınız bile değil mi?"
"Siktir git Veli." deyip dolabımı açıp içinden kıyafetlerimi çıkardım.
"Komutanım, o kıza bir şey yapacaksınız. Yapmayın, onun bir suçu yok. Çiçek'le arkadaş olmak onun suçu değil!"
"Siktir git lan!" dolabı sertçe kapatıp üstüne yürüdüm. "Benim kardeşim öldü! Kendim dahil kimin parmağı varsa onun parmağını kırarım lan, kırarım!"
"Kıza ne yapacaksınız?"
Bok herif, bir boku da anlamasa şaşarım. "Albayın güvenini kazanana kadar hiçbir şey." deyip gömleğimin düğmelerini açmaya başladım. "Bir kaç hafta belki kızı koruyor gibi yaparım, sonra da yem edeceğim onu."
Kaşlarını çattı. "Kızı terör örgütünün almasına izin mi vereceksiniz?"
"Kardeşimin katiline ulaşmak için daha iyi bir seçeneğim yok."
"Kızın hayatını tehlikeye atacaksınız yani." tişörtümü üzerime geçirdim.
"Kızı öldürmeyecekler. Zekası için peşindeler."
"İşleri bittiğinde öldürecekler ama."
"İşleri bitmeden önce hem kardeşimin katilini bulacağım hem de kızı alacağım Veli. Bu yüzden sus ve karışma bana."
"Bu çok tehlikeli komutanım, yapacağınız tek hatada o adamlara istediklerini verirsiniz."
Pantolonumu giydim. "Ben hata yapmam. Bunları kimseye anlatma ve beni artık rahat bırak."
"Komutanım ateşle oynuyorsunuz."
"Yandım lan yandım." deyip duraksadım. "Ben yandım, annem yandı, babam yandı. Biz yandık Veli. O kadının yüzüne bakamıyorum ben, şu saatten sonra dünya yansın umrumda değil. Ben kardeşimin katilini bulacağım. Bunun için sizi bile kullanırım, o kızın hayatı da umrumda değil başkasının da."
"O kız masum ve korunmaya ihtiyacı var."
"İyi ya, bir kaç hafta hayatını yaşamaya devam eder. Sonra da kardeşimin ölümünde payı var ya, çeksin cezasını. Biraz hırpalansa ölmez. En azından bir işe yarar da beni kardeşimin katiline götürür." ceketimi ve arabamın anahtarını aldım.
"Peki Doruk." deyip önüme geçti. "Madem böyle bir şey yapacaksın ben de yanındayım. Ne zaman birine ihtiyacın olursa haber vermen yeterli."
"Sen kimseye söyleme, bana yeter."
"Aramızda." dediğinde başımı salladım. Çok şey söylemek istedim Veli'ye ama şimdi sırası değildi. Bu yüzden odadan çıktım hızlıca.
Tufan'ı arkamda bırakıp hızlı adımlarla karargahtan çıkıp arabama bindim.
Biner binmez arkama yaslanıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. "Çiçek..." gözlerimi açtım. "Çiçeğim... Özür dilerim abicim, koruyamadım seni."
Ben o kız ölmedi diye sevinirken seni kaybetmişim, haberim yokmuş canım. Haberim yokmuş... Sen orada yağmurun altında ıslanırken ben yanı başındaymışım da haberim yokmuş.
Ama bulacağım, tek tek hepsini bulacağım. Seni hayattan koparanı da emir vereni de... Hepsini bulacağım.
Başımı çevirip soluklanırken bir haftadır arabanın içinde olan o hediye paketini aldım. Çiçek'ten kalan son şey de buydu işte.
Paketi hızlıca açtım, içinden bir kitap çıktı.
Attilâ İlhan - Ben Sana Mecburum
Şiir kitabıydı. O kızın doğum günüydü o gün, belki de ona almıştı.
Ama artık benimdi, onun eli değdiği için artık benimdi. Kardeşim almıştı ve yalnızca bana aitti.
Hediye paketine yerleştirdim tekrar ve torpido gözüne sakladım.
Emniyet kemerimi bağlayıp arabayı çalıştırdım. Gidip şu kızı alalım bakalım...
~ ~ ~ ~ ~