01

1315 Words
Aşağıdan gelen silah seslerine karşı hıçkırıklarımı dışarı salmamak için elimi ağzıma kapattım. Silah sesleri susmuyordu, bağırışlar ve küfürler her yerdeydi. Koşuşturma sesleri duyuyordum, başıma gelecek felaketlerin kokusunu buram buram alabiliyordum. Bu çatlamış dolabın içinde güvende olmadığımı biliyordum ama hepsinden önce... Ondan kaçış olmadığını biliyordum. Kimsenin kaçamadığını. Kimsenin de kaçamayacağını. Bunların hepsinin nasıl başladığı konusunda hiçbir fikrim yoktu. Nasıl olayları bu duruma çektiğimizin, gerçekten her şeyin bu kadar ciddi olduğunun, bana karşı olan takıntısının bu seviyesinin... Hafızamda onunla alakalı olan tek şey korkumdu. Ağlamaya, gözümden yaşları birer birer bırakmaya devam ettim. Beni almaya geleceğini biliyordum ama böyle yaparak geleceğini? Asla tahmin edemezdim. O bir kasırga yaratıyordu. Neyi eline alıyorsa harabeye çeviriyordu. Kulaklarım o kadar silah, bağırma ve küfür sesi duymuştu ki... Elimi kulaklarıma kapatıyor, hıçkırıklarımın arasında sevdiğim o ninnileri mırıldanmaya çalışıyordum ama hiçbiri olmuyordu. Sesler susmuyordu. "Allah’ım," diye mırıldandım çok uzun süre sonra dua etmeye cesaret ederek. "Yardım et bana. Allah’ım... Yalvarırım." Zamanla sesler yerini hiçliğe bıraktığında artık hıçkırmıyor, sadece yaşların gözümden aşağı inmesine izin veriyordum. Sanırım korkudan aklımı yitiriyordum. Evin içinde adım sesleri duymamla birlikte nefesimi tuttum. "Evin her tarafını arayın," dedi onun acımasız sesi. "Onu bana getirmezseniz derinizi yüzerim." Elimi ağzıma bastırıp gözlerimi sımsıkı kapattım. Buradaydı, en fazla yirmi metre ilerimde bir yerlerde nefes alıyordu. Yüzlerini defalarca gördüğüme emin olduğum siyah giyinimli adamların ayak seslerinin her bir tarafta olduğunu rahatça duyabiliyordum, o kadar fazla kişilerdi ki içinde bulunduğum dolap sallanıyordu. Boğazımdan titrek bir nefes çıktı. Beni arıyorlardı ve bulduklarında bir daha geri bırakmamak üzere götüreceklerdi. İçinde bulunduğum odanın ışığı açıldı ve cılız ışık dolap kapaklarının arasından beni buldu. Odadaki o muydu, yoksa o adamlardan biri miydi bunu bilemiyordum ama bildiğim bir şey vardı: Beni buradan alıp götürecekti. Konu ben olduğumda okyanusları bile yürüyerek aşardı o. Birisinin odanın içinde yürüdüğünü duydum. Kontrol ediyorlardı. Uzun bir beden dolabın önünden geçerek cılız ışığı kapattı, sonra dolabın önünde durdu ve arkasını dönerek "Efendim," diye yüksek bir sesle Doğu’ya seslendi. "Burada." Gözlerimi sımsıkı kapatıp bacaklarımı iyice göğsüme yapıştırdım ve elimi ağzıma daha sıkı kenetledim. Az sonra korkudan kalbim duracak ve ölecek gibi hissediyordum. Ensemden aşağı soğuk terler akıyor, avuçlarım terliyor, bacaklarım zangırdıyordu. Gözyaşlarım boynumdan aşağı inip soğuk terimle karışıyordu; kusacak gibi oluyordum. Varlığının ağırlığını burada hissedebiliyordum. "Nerede?" diye sordu o korkutucu sesiyle. "Dolabın içinde," Ondan gelen acımasız gülüş sesini duydum. Sonra adımladı. Dolabın önündeki adam çekilmişti çünkü cılız ışık yeniden beni buluyordu. "Hazinem?" dedi Doğu, sesinin ağır tonu her an biraz daha yaklaşıyordu. "Seni almaya geldim." Dizlerimi ısırdım. Uzun bedeni dolabın önünde durunca bu sefer cılız ışığı yok eden şey O’ydu. Parmakları dolabın kapaklarını kavrayıp ileri doğru çektiğinde gözlerimi sımsıkı kapattım. Nefesi, kokusu, gölgesi... Kendisi. O tamamen buradaydı ve ona ait olduğunu düşündüğü şeyi almaya gelmişti. Bunu ona asla anlatamayacaktım... Ben ona ait değildim. Dolabın kapakları iki tarafa doğru açıldı. "Hazinem..." Yeniden aynı kelimeyi mırıldandığında dizlerimi ısırmaktan mosmor ettğimi biliyordum. Dizlerinin üstüne çöküp aşağıda kalan bana doğru eğildi. Bana bakıyordu. "Aç gözlerini." Gözlerimi birbirine daha sıkı kenetledim. Doğu takıntılı, şizofreni bir manyaktan başka hiçbir şey değildi. "İkra." dedi sert sesiyle uyarır gibi. "Güzel gözlerini aç ve gözlerimin içine bak." Gözlerimi yavaşça araladım, fakat onu tam anlamıyla göremiyordum. Ağlamaktan gözlerim küçülmüş ve görevi olan görme işlemini unutmuş gibilerdi. Sımsıkı kapatıp açtım gözlerimi, daha sonra elindeki silahı gördüm. Bakışlarım o silahta takılı kalırken dudaklarımın arasından titrek bir nefes kaçtı, gözümden de bir damla yaş düştü. Neye baktığımı fark edince hızlıca silahını belinin arkasına sıkıştırdı ve beni kucaklamak için kolları harekete geçti ama kendimi geriye çektim, nereye çekebilirsem. Kolları boşta kalınca beni daha da korkutmamak, belki de kendi adına yatıştırmak içi alnıma küçük bir öpücük kondurdu. “Bak,” dedi daha sonra. “Sen bana ihanet ettin ama ben vazgeçmedim senden. Yine sana geldim,” “Manyak.” Dedim tıslayarak. “Manyak.” Doğu güldü. Kolları beni kavramak için yeniden harekete geçti fakat ben “Git," diyerek kollarını ittim geriye. Dokunuşlarını etimde hissetmek istemiyor, iğreniyordum. "Yalvarırım git." "Seni almadan hiçbir yere gitmem." Kolları bedenimi kavrayıp beni o karanlık dolaptan çıkardı. "Sonunda seni buldum, benim kayıp küçük parçam." - Bu platformda yayınlanan ilk Türk hikayesi sanırım. Dilerim seversiniz bebekler❤️
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD