BAKEROLL SOKAĞI
👑
“İyi misiniz?” Prensin uzattığı eli tuttum. Beni yerden kaldırmak için çektiğinde kemiklerimdeki acıyla bağırdım. “Leydi Lizen!” Dedi panikle.
“İyiyim!” Hayır değilim be!
“Sizi güvenli bir yere götürelim.” Kolumu sıkıca tutarak etrafına bakındığı saniye beş aura güçlü şövalye yanımızda belirdi. “Leydi Lizen’i hemen-“
Prensin sözünü kesen şey hepimizi titreten yer oldu. Zemin titredi ve elektrik çarpması gibi bir tıslama etraftaki camları parçaladı.
Oh.
Siktir be.
“ETRAFINI SARIN VE AURANIZI KULLANIN!” Diye bağırdı Callisto tüm şövalyelere.
Nefesimi tutmuş bir şekilde üç başlı, devasa yılana baktım.
“OPHELİA!” Edric her ihtimalde yaşayarak veliaht prensle yanıma geldi. “Majesteleri lütfen güvenli bir yere geçin!” O da benim gibi şok olmuştu.
ÇÜNKÜ CALLİSTO SARAYDAN BİLE ÇIKMAZDI BE!
“Leydi Lizen’i koru.” Diyen Callisto diğerleriyle beraber savaşmak üzere canavara doğru koştu.
“Auran kaldı mı?” Dedim büyü çatlakları olan kılıcına bakarken. Dinlenmesi ve yenilenmesi lazımdı yoksa kılıçla beraber kendisi de yok olacaktı.
“Ben iyiyim.” Güçlükle nefes alıyordu. “O şey ölmezse hiçbirimizin önemi kalmayacak.”
Canavarın gücü eşsizdi. Onunla baş edebilmek için olağanüstü aura lazımdı ama burada ona sahip kişi yoktu. Ancak hepsi birleşirse onu alt edebilirlerdi.
“Bir sürüngen yüzünden ölmeyeceğim.” Dedim devasa dişlere bakarken. “Git ve savaş.”
“Seni asla bırakmam.” Derken kılıcını sıkıca kavramıştı.
“Git Edric! Yok edin şunu!”
Reddetse de başka şansı yoktu. O çok övündüğü aurası acayip lazımdı ve yaşamak istiyorsak şu şeyden kurtulmalılardı. Bir küfür mırıldanıp yılana doğru koşarken ben de olduğum yerde kollarımı kendime sardım ve korkumu gizleyerek dikkatlice izlemeye başladım.
Her hareketi çok sinsi ve aniydi. Dişlerinin sivriliğinden çok ucundan damlayan kırmızı zehir önemliydi. Bu asit tene değdiği anda orayı delip geçen bir şeydi. Neyse ki zırhları şövalyeleri koruyordu ama Edric’in bir zırhı yoktu! Sikeyim, dikkat etse iyi olurdu!
Neyse ki akıllıca davranıp baş kısmından kaçındı ama hiçbiri açıkça hamle yapamıyordu. Yüksekliği en az on şövalye boyundaydı. Başına erişemiyorlardı ve vücudu da sanırım kolay kolay yara almıyordu.
Maxi’ciğim, çok lazımdın şu an!
Panik ve çaresizlik bu savaşın sonunu bana tahmin ettirirken kaosun tam ortasında, yaşayabileceğim en saçma şeyi yaşadım.
Boynuma yapışan bir hançer ve kulağıma değen dudaklar benden altınlarımı istiyordu.
Evet, hırsız.
Önümüzde sikik bir yaratık ve onunla savaşan kraliyet şövalyeleri varken bu deli piç benden altın çalmaya çalışıyordu!
“Altın falan yok bende! Hepsini düşürdüm!” Bıçaktan uzaklaşmaya çalışınca boynuma biraz daha bastırdı. Kesmedi ama acıtmaya başlamıştı. “HALİME BAKSANA BE ŞEREFSİZ! NE ALTINI!”
“Nedense bir şeyler çıkacağına eminim.” Boğuk ve iğrenç sesiyle gülerken boştaki elini kalçama uzattı. Oğlum…Edric’e seslendiğim an yılana yem edecek seni, bekle sen.
“Kim olduğumu biliyor musun da bana dokunmaya cüret ediyorsun?” Dik duruşumdan ödün vermesem de eteğin üzerinden bana değen parmaklar midemi ağzıma getirdi.
“Birazdan ölü olacağını biliyorum güzellik.”
Tam dudağını kulağıma bastıracak gibi eğilmişti ki hemen yanımdan devasa bir kılıç geçti. Geçtiği yer de adamın bizzat göğsünün tam ortasıydı. O kan kusarak sendelediğinde bir el uzanıp boğazımda sabit duran hançeri hızlıca oradan aldı.
Siktir, Izek.
Bir ay sonra onu ilk görüşüm.
Devasa yılan, vücudumdaki acılar ve tüm kırgınlıklarım onu gördüğüm an rezilce bedenimi terk etti. Gurursuz bir vücuttan ibarettim ama kendime hakim olmaya çalışarak anında bakışlarımı mavi gözlerinden kaçırdım. Negatif aurası bedeninden taştığı gibi gözlerini de karanlık bir laciverte boyamıştı.
“Bir sen eksiktin.” Dedi kılıcını adamın göğsünden çekip ayağıyla onu kenara iterken. “Sen iyi misin?”
Yok canım. Sesini duyduğum an gittim ben.
“İyiyim.” Bakışlarımı canavarda tuttum ve nedense gözlerine bakamadım.
“Yaralanmışsın.” Şövalyelerden birisi haykırarak gökyüzüne doğru uçsa da Izek elini kanayan yüzüme uzattı. Devasa şeyle ilgilenmek yerine yüzümle ilgilenen adama bak sen. Beni sevmiyor ama, değil mi? Siktir oradan.
Hızla yüzümü geriye çektim ve elinden kaçındım. Şu an hiç sırası değil. Eli bana değerse ona aptalca sulanabilirim.
“Veliaht Prens orada.” Başımla canavarı gösterdim. “Sizin de onlara katılmanız gerek majesteleri.”
Ben ve Izek’e bakmamak. Ben ve onunla resmi konuşmak.
Ya kafamı sağlam çarptım ya da kalbim gerçekten kırılmış.
“Önce senin güvenliğin.” Kolumdan yakalayıp beni peşinden sürükledi. Binalara değil de ağaçların arasına götürüyordu. Apaçık ortada ve savaş alanına çok da uzak değil diye düşünürken birden eğildi ve saçları burnuma sürttü. Kokusu dengemi alt üst ederken güçlü elleri bacaklarıma dolandı.
LAN.
?
“NE YAPIYORSUN!” Hızlıca yerden yükselirken kafama çarpan dal parçasıyla homurdandım.
“Büyük dalın üzerine otur.” Kalçamı söylediği yere yerleştirdiğimde Izek’in başı ayaklarımın ucunda kaldı. Kahrolası çok da uzun boyluydu. “Yaprak dolu dalı önüne çek.” En yakınımdaki dalı önüme çektim. Kırmızı bir meyve vardı ve ekşi kokuyordu. “Canavarlar kokuya duyarlı. Burada güvende olacaksın.”
Kılıcını çekti ve arkasını döndü.
“Nasıl ineceğim peki?” Beni duymazdan gelerek yürüyünce arkasından bağırdım. “IZEEEK!”
“Ha bu arada, canavarlar sese de duyarlı.”
Cümlesi biter bitmez elimle ağzımı sıkıca kapattım.
Yürüdüğü yere bir anlığına bana döndü ve yüzüme bakıp…Kıkırdadı.
Gülerken yüzü gerildi, gözleri ve ışıldadı ve suratındaki kaygısız rahatlıkla gerçek olacağına inanamadığım bir gülüş sergileyip önüne döndü.
Sırtını bana dönüp kılıcını hızla sallarken lacivert aura fışkırarak etrafa dağıldı. Adımlarıyla canavara yaklaştıktan sonra hafifçe eğilip zıpladı ve kılıçtaki mananın etkisiyle yılanın başına kadar yükseldi.
Tek bir darbeyle devasa yaratığın başını kopartıp yere indi.
Ve saniyeler sonra bir kafanın olduğu yerden iki kafa çıktı.
“Üç başlı olarak yeterince basitti zaten!” Diye bağırdı Prens Callisto.
“Majesteleri kenara çekilin!” Şövalyeler canavardan ziyade prensin canının derdindeydi.
Izek bu sefer yerde savaşmaya başladı. Bedenine saldırıp gövdeyi parçalasa da yara hızla tekrar iyileşiyordu. Bu büyülü bir canlıydı. Büyüsünü besleyen ve kendinden en uzak tuttuğu yer de…
Kuyruğuydu.
Bu farkındalıkla birden haykırdım. “KUYRUĞUUU!” Edric ve Prens benim sesimin nereden geldiğini anlamayarak etrafa bakarken Izek doğrudan saklandığım yere baktı. “KUYRUĞUNA SALDIR!” Dedim bir kez daha.
Ve kahrolası dudakları çok seksi bir şekilde kıvrıldı.
Izek ters tarafa doğru koşmaya başladıktan birkaç dakika sonra kuyruk kısmında kırmızı bir patlama oldu ve Izek’in büyü taşını kırdığını anladım. Aynı saniyelerde canavar taşa döndü ve kıyamet kılıcının son darbesiyle tuzla buz oldu.
Derin bir oh çektim ve ortalık ani sessizliğe gömüldü. Herkes soluklanıp etrafa bakınırken ağacın dibinde bir ses duydum ve dalları çekip ne olduğuna baktım.
Cüce canavarla göz göze geldiğimiz an ağzını açtı ve sayısız sivri dişe göz göze geldim.
Bastığım çığlık daha tükenemeden Izek’in fırlattığı kılıç canavarın içinden geçti.
👑
LİZEN MARKİLİĞİ
Ani saldırıdan sonra şehrin her bölgesindeki muhafız sayısı prens tarafından arttırıldı. Ölü ve yaralılar olduğu gibi enkaza dönen dükkanlar da yeniden yapılanmaya girmişti.
Kral, Prens ve Dük iki gündür sabah akşam toplantıdalardı ve buna rağmen prensin doğum günü etkinliği ertelenmeyecekti.
Üç gün sonra herkesin merakla beklediği o kutlama olacaktı.
Edric içeri girerken “Saraydan haber var mı?” Diye sordum.
Omuzlarını ovalayarak pencerenin önündeki sandalyeye çöktü. “Anomali olduğu konuşuluyor. Bu tarz bir boyut geçişini ilk defa yaşıyoruz.” Acayip yorgun görünüyordu. “Ama son olmayacağı konusunda hemfikiriz.”
Cevap vermeden öfledim ve yatağa biraz daha gömüldüm. O gün babam bizi almak için gelmişti. Bir ton muhafız ve arabayla sokağa dalışını ve bas bas adımı bağırışını asla unutamazdım.
Beni ilk defa o halde gördüğü için kahrolmuştu. Yırtılan elbisem, kan içindeki bedenim ve ayakta bile duramayışım onda bir şeyleri tetiklemiş olacak ki eve geldiğimde sayısız şifa büyücüsü hazırda bekliyordu. Onların sayesinde çok iyi halde olsam da halsizlikten bir türlü kurtulamamıştım.
“Senin neyin var?” Dedim tadı olmayan şövalyeme kısık gözlerle bakarak.
“Bir şeyim yok.”
Hah, erkek tribi. “Konuş, Volant.” Adını söylemem bu muhabbeti daha da ciddileştirdi.
“Cidden bir şey yok.” Yalandan gülümsedi ve bana döndü. “Yoruldum leydim. Sizin gibi prenses değilim ki köpüklü duşlar ve kokulu yağlarla dinleneyim…”
Kesinlikle bir şey vardı ama bana söylemekten kaçınıyordu. Zorlarsam ters tepeceği için şimdilik rafa kaldırdım ve onunla alay ettim.
“Aura kullanan şövalyem için gül kokulu bir banyo nedir ki? Hemen hazırlatay-“
“Şakaydı!” Bunu ciddiye aldı ve gözlerini iri iri açarak sandalyeden kalktı. “Güller güzeldir ama bu adam…” Kendini baştan aşağı gösterdi. “Gül değil, kan kokar.”
Burnumu kırıştırdım. “Bu adam lütfen duş alsın.”
“Ha, ha…”
Biz birbirimize surat eğerken aşağıdan yükselen seslerle aynı anda kaşlarımız çatıldı. Lizen Markiliği genelde olaysız ve sakin bir yerdi. Tek problem ben olduğum için bunun kaynağı da bendendir diye düşündüm ama iki gündür evden çıkmamış ve uslu uslu tedavi görmüştüm. Neydi yani şimdi?
Edric cama yaklaştı ama kapının önü görünmediği için kimin geldiğini anlayamadık. Odam bahçeye bakıyordu.
“Bilmediğim bir iş karıştırdın mı?” İki elini de beline koydu ve bıkkın bir ifadeyle bana baktı.
“Ne?!” İki gündür. YATIYORDUM BE!
“Büyücü ortalarda yok. Sen de alışılmadık şekilde sessizsin.” Edric kendini dedektif sanarak alternatif fikirler üretirken gözlerimi devirdim.
“İki gündür tedavi görüyorum. Bir şey falan yapmadım.” Yorganı atıp yataktan kalktığımda Edric anında arkasını döndü.
“Sabahlığını giysene!” Bana bakmayarak sabahlığı yatağa fırlattı.
Alt tarafı ince elbise… Çıplak değildim ya!
Edric’in varlığına alışsam da iç kıyafetlerle görünmek tabii ki soylu davranışı değildi. Her zaman elbiseler ve takılar içinde olmalıydık. Bu şekilde, dizlerimde olan, ince elbise ve askılı kollar onu şok etmiş olabilirdi.
Sabahlığı giyip kuşağını bağladıktan sonra anca yüzüme bakabildi. “Tanrı aşkına şu tepkilerini kontrol et.” Saçlarımı arkaya attım ve onu da peşime takarak odadan çıktım. Nora nerelerdeydi ki?”
Oradan oraya deli gibi koşturan hizmetçiler hem kıpkırmızı olmuş hem de nefes nefese kalmışlardı. Kimsede korku olmadığı gibi…Heyecan vardı.
Sebep?
Sabahlığımla bu telaşın merkezine ilerleyip salona vardığımda ayaklarım yere kilitlendi.
Eh, her şeyi görmeye alışmış olabilirdim ama Krallığın en asil adamının evimin salonunda babamla çay içtiğini görmek bambaşka bir ilkti.
“Bu da ne…” Edric’in hayret dolu fısıltısı kulağıma ilişirken kahkaha atan babam bana döndü.
“Ophelia! Gelsene güzel kızım.”
“Bak kim seni ziyarete gelmiş!” Annem olayın heyecanıyla üzerimdeki kıyafeti algılayamasa da birazdan anlayacaktı.
Anne, baba…Sabahlıklayım şu an. Karşınızda da…
Veliaht Prens Callisto, elindeki çay fincanını zarafetle bıraktıktan sonra bana bakıp kibarca gülümsedi.
“Leydim.”