İnsanın tenini yakıp , suratına sert bir tokat indirir gibi , soğuğun derin bıçaklarını vücudunuzun her yerinde hissedeceğiniz bir hava vardı bugün tanrıların toplandığı tapınakta. Gerçi normal zamanlar da da çok sesli bir yer değildi burası. Güçlerini göstermek ve böbürlenmek amacı ile toplantılar yaparlardı ve bu toplantıların sonucu hiç bir zaman bir yere varamazdı. Hatta bazı tanrılar görevlerini yerine bile getirmez gün boyunca boş boş otururlardı. İnsanların yardım istedikleri dualar bu tapınağa ulaşınca cevap vermeleri gereken yerde ellerinin tersi ile duaları itip yok ederlerdi. Son zamanlar da değişmeye başlamışlardı çünkü baş büyücünün varlığı onlar için bir tehdit oluşturmuştu. Yıkıp yok ettiği alanlar fazlalaşmıştı. Görevlerine devam etmeseler dünyanın dengesi fazlası ile bozulacaktı.Bu yüzden görevlerini tam anlamda yapmaya başlamışlar, insanlarda dualarının yanıtlarını aldıkları için onlara daha fazla tapınmaya başlamışlardı.Tanrı da olsalar sevdikleri arkadaşlarını kaybetme acısını en içten hissediyorlardı. Etrafta göz yaşı , yas ve üzüntüden başka bir şey yoktu. Güzeller güzeli ,savaş tanrısı, kılıçların en naifi, düşmanlarının korkulu rüyası , ölü tanrı Neoli...
Anısına yapılmış tapınağın , duvarlarına geçmişten bu gününe Neolinin savaş anlarını ve zırhlarını özenle çizmişler , tapınağın sütün ve tavanı ise kılıçlar ile dizayn edilmişti. Kopan kafasını bedeni ile birleştirip , kalbini söküp bir şişeye koyup saklamışlar. Cesedini tapınağın orta yerinde cam bir fanusun içine koyup , etrafını çiçekler ve kılıçlar ile süslemişler. Okyanus tanrısı , fanusun camını tutarak " Bir gün bu savaş aşkının sonunu getireceğini sana söylemiş idim. Ne vardı beni dinleyip güzellik tanrısı olsaydın. İntikamını alacağım ." Dedi ve tam o ara güneş tanrısı yanına yaklaştı " Biz elimizden geleni yaptık. Biliyorsun Neilo kurallara karşı geldi. Onu çok fazla sevsek de her zaman asi ve kuralları çiğneyen bir tanrı olmuştu. Hem tanrı kapan şişesini genç yeni Krala verdik. Savaş artık bitti. Sakın yeni bir savaş başlatma. " dedi. Bu sözlerin karşısında okyanus tanrısı yumruğunu sıkmaktan başka bir şey yapamadı.
Tanrılarda kendi aralarında yasak aşk yaşıyorlardı. Bilinmesini istemedikleri çocuklarını ise henüz daha bebek iken melezlerin korunduğu toprağa bırakıyorlardı. Okyanus ve güneş Tanrılarının da melez toprağında çocukları vardı ve bu çocuğu Neko'dan başka hiçbir tanrı ve melek bilmiyor idi. Okyanus tanrısı , omuzlarına dökülen , hacimli siyah kıvırcık saçları ve yapılı vücut yapısı ile oldukça dikkat çeken bir erkekti. Gözleri rengini okyanustan almış , masmavi idi. Okyanusun en derinine kadar , su taneciklerinin en küçük yapı birimine varıncaya dek okyanusta yaşayan minik çelimsi ya da büyük kudretli canlıların hepsini o yönetiyordu. Güneş tanrısı ise Neila'dan sonra ki en güzel tanrıça idi. Oldukça sakin ve güneş kırmızısı renginde gözlere sahipti. Normalde birbirlerinden çok haz etmezlerdi fakat Elerix'i emri altında çalıştıran Kaos ve Denge tanrısı onların kanına girip birlikte olmalarını sağlamış idi. Sonradan doğan çocuklarını öğrenip bunu bir koz olarak onlara karşı kullanmıştı. Bu yüzden Okyanus ve Güneş tanrısı bir olup onu öldürdüler. Bir gün doğan çocuklarını görmek amacıyla tapınağa gittiler. Tapınak görevlisi Kaos ve Denge tanrısının neden gelmediğini dünyanın sonunun gelmesine sebep olacak olan oğlu Eric'i alması gerektiğini söylemişti. Tanrılar birbirlerine bakıp onun oğlu mu var? diye söyleyip şaşırıp kalmışlardı. Kaos tanrısı dünya üzerinde bir gence aşık olmuş ve ona büyünün nasıl yapılması gerektiğini öğretmişti. Aşık olduğu genç adam baş büyücüydü. Tanrı ve baş büyücünün bir oğlu vardı ve adı da Eric idi. Kaos ve Denge tanrısı hamile olduğunu öğrenir öğrenmez habersiz ve aniden baş büyücüden ayrılmıştı. Yıllar sonra özlemine dayanamayıp başka bir insan kadın kılığında karşısına çıkıp büyük bir aşk yaşamışlardı. Denge tanrısı , baş büyücüye , büyü özleri ile çalışmayı öğretirken , içindeki özden yanlışlıkla baş büyücüye geçirmiş ve onu lanetlemişti. Baş büyücü yıllar sonra gelen aşkını , okyanusta ki mağarada öldürdüğünü sanar iken tanrı hemen tapınağa uçmuştu. Fakat Güneş ve Okyanus tanrısı tarafından hemen öldürülmüştü. Baş büyücü yıllardır sevdiğini öldürdüğü için pişmanlık çekse de gerçek böyle idi. Annesinin onu ziyaret etmemesi üzerine kızıp öfkelenen melez tanrı Eric , annesinin yanına gitmeye karar verir ve tapınağa doğru yola çıkar. Gizlice tapınağa giren Eric annesinin zalimce katledilmesini görür. Kendisi için de korkmaya başlayan melez tanrı arkasına bile bakmadan kaçmaya başladı. Engo' ya vardığın da ise diğer tanrılar onun peşine düşüp , öldürmesin diye tapınağın kütüphanesinden koruma büyüleri olan kitabı çalıp insan dünyasında yaşamak için gizlice tapınağı terk eder. Kimse onu tanımasın diye ölmüş birinin kılığına girip şehir merkezinden uzak bir evde yaşamaya başlar. Sonunda kazanını onaran baş büyücü , kuklasını korumak ve savaşı izlemek için kazanın içinde ki iksiri karıştırmaya başladı fakat Vexanayı bir türlü göremiyordu. Şangaya mağarasının kristallerinin özelliği mağaranın içini hiç bir büyünün göstermemesiydi. Baş büyücü deliye dönmüştü , denemediği büyü yapmadığı iksir kalmamıştı bir türlü ulaşamıyordu Vexana'ya. En sonunda odasından çıkıp şatonun en yüksek kulesine vardı. Pelerinini çıkardı ve tüm vücudunu gözler önüne serdi. Ne bir insan nede bir iblisti. Göze hitap etmiyordu tam anlamıyla iğrençti. Ellerini yukarıya doğru kaldırdı ve " Ey yeni kral Ayka , kimi seviyorsan , Kim seni sevecek olursa hepsi teker teker ölsün. Benim lanetim gibi sonsuza kadar yaşa , yaşa ki sevdiklerinin ölümü ne kadar acı verici imiş gör." Dedi ve hikayesi yeni başlayacak olan Kral Ayka'yı sonsuzluk ile lanetledi. Galie nin yarısı bir anda yere yığıldı . Çoğu insan oracıkta can vermişti. Hayatta kalanlar ise delirmiş hayvan misali etrafta koşturuyor yardım istiyordu. Hayvanlar , kuşlar hatta bitkiler bile yaşamını yitirmiş idi. Aykanın sevgi verdiği , sevgi aldığı her şey tek tek hayattan bağlantısını koparıyor idi. Galie artık ölü bir ülke olmuştu.
Kris , bebeği ile sığınakta savaşın bitmesi ve Ayka'nın gelip onları çıkarması için dua ediyordu. Yanında annesinin olduğunu ve annesinin onu koruduğunu hayal dünyasında canlandırıyor idi. Kris icin
Anne olmak dünyanın en güzel duygularından bir tanesi idi . Anne, öyle büyük bir aşkla sever di ki çocuklarını, bu aşkı kimsenin ayırmaya gücü yetmez idi Karşılıksız sevgi ancak annenin çocuklarına duyduğu sevgi ile tanımlanabilirdi. Bir anne çocuklarından başka bir şey düşünmeden, onların çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeden yaşardı. Anne yüreği dünyanın en sıcak yeri idi ve çocuklarına bakarken bile titrerdi. Öyle bir aşk düşünün ki, karşılığında hiçbir şey beklenmeden sevilen çocuklar var ve onlar için bir saniye bile gözlerini kırpmadan ölüme gidebilecek bir kadın vardı bu anneydi. Bu aşk ancak bir annenin çocuklarına duyduğu sevgi ile mümkün olabilir idi.
Kris'in bu düşüncelerini anlatmaya betimleri yetmiyor idi. Sıcaktan yanakları kırmızı elma gibi kızarmış bebeğini kucağında tutuyor ve gözlerini öpüyor idi. Birden bire kalbinde bir acı hissetti. Elleri titreyemeye ve uyuşmaya başlamıştı. Bebeğini sakince yere bıraktı ve elini göğsünün üzerine koydu. Kalbi git gide daha yavaş atmaya başlıyor idi. Bir anda neden böyle kötü olmuştu. Bebek ağlamayı kesmişti hatta nefes bile almıyordu. Kris , bebeğinin kalp atışlarını kontrol etti. Bebek ölmüştü. Genç anne bebeğinin ölümünü vücudunun her zerresinde hissediyordu ama ne ağlamaya ne de çığlık atmaya hali vardi. Vücudu morarmaya başlamış zar zor nefes alıyordu. " Özür dilerim sevgilim , kızımızı koruyamadım . Seni koruyamadım. Sessizlik ormanında ki düğünümüzde sana verdiğim sözü tutamadım. Beni sakın unutma . Seni çok seviyorum... " son sözleri bunlar olmuştu güzeller güzeli Kris'in. Anne ve bebek sanki cennete gitmiş gibi gülümsüyor idi.
Savaşın bittiğini ve Vexana 'yı öldürdüğünü sevdiğine bir an önce söylemek ve pamuk kızının kokusunu içinin en derinlerine çekmek için Galie ye gelen Kral Ayka Pauperes , şehrin girişinde ki cesetleri görünce olduğu yerde dizlerinin üstüne düşüverdi. Vücudunun her kısmından keder akıyordu. Ülke terk edilmiş bir hayalet şehrine dönmüştü. Hayvanların su içtiği obruklar yosun bağlamış , cesetlerin çoğu çürüyerek kemiklerine ayrılmış , toz bulutları ufak çaplı hortumlar yaratıyordu şehrin içinde. Dünyası darmadağın olmuştu. Ayağa kalktı ve beyni sadece ayaklarına kaleye git emrini vermişti. Adımları boşunaydı. Sevdiklerinin cesetleri gözlerinin önünde duruyordu. Göz yaşlarını içine akıtmak fazla zor gelmişti. Damlalar seller misali yanaklarında yere doğru düşüyor idi. Kaleden içeri girdi ve sığınağa varıp kapısını açtı. Yerde yatan eşi ve bebeğinin cesetlerini gördü. Sığınak cesetlerden dolayı oldukça kötü kokuyordu. Eşini ve kızının ölmüş bedenlerini kucağına aldı ve kötü kokuya rağmen ikisini de doyasıya öptü. Dudaklarından sadece tek kelime dökülmüş idi " sonsuza kadar ". Ömrü bitene kadar ...