Her şey hazırdı. Konaktaki o bitmek bilmeyen telaş nihayet durulmuş, herkes yerini almıştı. Sabahtan beri annesi babası, evin her bir köşesiyle ayrı ayrı ilgilenmiş; en güzel kıyafetlerini giyip kapıya odaklanmışlardı.
Ben ise sadece göze batmamak, Ayten Ana’nın o bitmek bilmeyen söylenmelerinden kurtulmak için onlar gibi özenmiştim. Eğer biraz salık bıraksaydım kendimi, "Nişanlın geliyor, bu ne hal?" diye bütün gün başımın etini yerdi, biliyordum.
Hepimiz küçük avluda toplanmış, Şervan’ı bekliyorduk. İçimde heyecandan çok, adını koyamadığım bir ağırlık vardı. Kalbim çarpıyordu ama bu öyle tatlı bir çarpıntı değildi; sanki kötü bir haber alacakmışım gibi huzursuzca atıyordu.
Gözlerimi o koca tahta kapıdan ayıramıyordum. İçimden bir ses hâlâ, "Keşke gelmeseydi," diyordu. Korkuyordum ama bu korkuyu kimseye belli edemiyordum. Sesim çıksa sanki bütün bu düzen bozulacakmış gibi sustum.
"Geldi, geldi!" diye bir ses yükseldi kapı önünden. Kimin bağırdığına bakmadım bile, sadece bakışlarımı kapıya kilitledim. Kapı ağır ağır açıldı ve içeriye o girdi. Yedi yıldır görmediğim, unuttuğum nişanlım...
Gülerek babasına doğru atıldı. Kerim Amca’nın elini öpüp başına koydu. Kerim Amca ise gururla oğlunun yanaklarını tutup öptü, sanki yılların hasretini bir kerede dindirmek ister gibiydi. Sıra annesine geldiğinde, Şervan’ın elini öpmesine bile fırsat vermedi Ayten Ana.
Çığlık atarcasına bir ses çıkarıp oğluna sımsıkı sarıldı. Boyu anca oğlunun göğsüne geliyordu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak kokusunu içine çekti.
"Ağlama annem, bak geldim işte," dedi Şervan. Sesi yedi yılın ardından daha da kalınlaşmış, tok bir hal almıştı.
"Hoş geldin kuzum, hoş geldin..." diye sayıklıyordu Ayten Ana.
Bir süre öylece sarıldılar. Ben ise birkaç adım uzağımda yaşanan bu kavuşma sahnesini dışarıdan bir izleyici gibi izliyordum. İkisi birbirinden ayrıldığında, Şervan sanki ben orada hiç yokmuşum gibi arkası bana dönük şekilde durdu. Gözü sadece babasındaydı.
"İyi gördüm sizi ana, babam da dinçleşmiş maşallah," dedi, avluda yankılanan o kendine güvenen sesiyle.
Etraftaki akrabalar, hizmetliler hepsi ona bakıp gülümsüyordu. Herkes mutluydu, herkesin yüzü gülüyordu; bir tek ben, o kalabalığın içinde bir gölge gibi bekliyordum. Şervan bir an bile başını çevirip bana bakmadı.
O an, onun için yedi yılın sadece benden ibaret olmadığını, benim bu konakta bir eşya gibi bekletilişimin onun umurunda bile olmadığını hissettim. İçimdeki korku, yavaş yavaş yerini derin bir burukluğa bırakıyordu.
"Kızım, nişanlına hoş geldin desene," Kerim Amca’nın cümleyle birlikte avludaki tüm başlar bir anda bana döndü. Gülüşmeler bıçak gibi kesildi, meraklı gözler üzerime dikildi. Şervan da babasının uyarısıyla yavaşça arkasını döndü. Yedi yıl önce bıraktığı o küçük kızın yerinde şimdi kimin durduğuna bakmak ister gibi, ağır ağır süzdü beni.
Bakışları yüzüme değdiğinde bir an duraksadı ama o donuk ifadesi hiç bozulmadı. Ben ise yerin dibine girmek istiyordum. Boğazım düğümlenmişti, sesim içime kaçmıştı sanki. Kalabalığın baskısını her hücremde hissederken, başımı hafifçe eğip neredeyse fısıltı denilecek bir sesle konuştum.
"Hoş geldin."
Kelime ağzımdan öyle zor çıktı ki, duymak için insanın can kulağıyla dinlemesi gerekirdi. Şervan bir süre tepki vermedi. Bakışlarını üzerimden çekmeden, sanki bir malı inceler gibi beni tartmaya devam etti. Avludaki sessizlik uzadıkça yanaklarımın alev aldığını hissediyordum. Nihayet dudaklarının kenarında belli belirsiz, hiç de samimi olmayan bir kıvrılma belirdi.
"Hoş bulduk Avşin," dedi.
Sesi buz gibiydi. Sadece mecburiyetten kurulan, içi boş bir cümleydi bu. Bakışları tekrar babasına döndüğünde, benim varlığım onun için çoktan bitmiş gibiydi. Kalabalık tekrar gürültüyle konuşmaya, birbirini tebrik etmeye başladı ama ben o an orada unuttuğum o nişanlımın gözlerinde, kendime dair tek bir parça bile bulamadım.
Yedi yıl beklemiştim ama anladım ki o, dönerken yanında sadece yabancılığını getirmişti.
"Gel oğlum, açsındır şimdi, hadi yemek yiyelim," diyen Ayten Ana’nın sesi bizi bu saçma ve boğucu durumdan çekip çıkardı. İçimden ilk kez ona bu kadar samimi bir şekilde teşekkür ettim.
Akşam yemeği, o koca meşe masanın etrafında, gümüş çatalların tabağa çarpma sesinden başka bir sesin duyulmadığı, ağır bir havada geçti. Şervan sadece babasının sorularına kısa ve net cevaplar veriyordu. Ben ise önümdeki tabakla savaşırken, kafamı bir an bile kaldırmamaya özen gösterdim. Her lokma boğazıma diziliyordu. Yemek bittiğinde, sessizce sofranın toplanmasına yardım ettim ve hep birlikte salona geçtik.
Avludan gelen serin hava açık pencerelerden içeri dolarken, Kerim Amca rahat koltuğuna yerleşti. Gözü bir bana, bir de telefonuna gömülmüş olan Şervan'a değdi. Aradaki bu uçurumu o da fark etmişti.
"Kızım hadi," dedi Kerim Amca yumuşak bir sesle. "Nişanlınla bize birer kahve yap da içelim."
Mutfağa kaçmak için iyi bir bahaneydi bu. Tam ayaklanmıştım ki Şervan kafasını kaldırmadan, tok ve ruhsuz sesiyle konuştu.
"İçmeyeceğim baba."
Olduğum yerde kaldım. Reddedilişin bu kadar doğrudan ve kaba olması içimdeki o siniri tekrar tetikledi. Kerim Amca’nın yüzü bir an için asıldı, oğlunun bu tavrından hoşlanmadığı belliydi. Boğazını temizleyip sesini biraz daha otoriter bir tona çekti.
"Şervan, bu yaptığın yakışık kalmıyor oğlum. Nişanlın o senin," dedi sertçe. Sonra bakışlarını bana çevirdi. "Kızım hadi, sen bize sade kahve yap getir. Şervan da içecek."
Şervan bir şey söylemedi ama telefonunu kapatıp yanındaki sehpaya sertçe bıraktı. Memnuniyetsizliği her halinden okunuyordu. Ben ise tek kelime etmeden salondan çıktım. Mutfağa girdiğimde ellerimin titrediğini fark ettim. Cezveye suyu koyarken yansımama baktım; yeşil gözlerimde korku ve öfke birbirine karışmıştı.
Çalışanlar "Biz yapalım gelin hanım," diye yanıma gelseler de onlara engel olup kahveleri kendim hazırladım. Tepsi elimde, adımlarım geri geri giderek salona geçtim. Önlerine çekilmiş sehpaların üstüne kahveleri ve ikramlıkları koyarken parmaklarımın titremesini gizlemeye çalıştım. İşim bittiğinde ne yapacağımı, nereye sığınacağımı bilemez halde ayakta dikilip kaldım.
Ayten Ana bana bakıp her zamanki memnuniyetsiz tavrıyla, "Otursana Şervan’ın yanına kızım, ne öyle tepemizde gardiyan gibi dikilmişsin?" diye söylendi.
Utancımdan yüzüm alev aldı. Çekine çekine, Şervan’ın oturduğu geniş kanepenin en uzak ucuna, sanki her an kaçacakmışım gibi eğreti bir şekilde iliştim. Aramızda koca bir uçurum vardı ve o uçurumda sadece sessizlik hüküm sürüyordu.
"Özledik seni oğlum," dedi Kerim Amca, sessizliği dağıtmak ister gibi. "Bir daha yurdundan, yuvandan bu kadar uzak kalma. Gözümüz yollarda kaldı."
Şervan, babasına kısa bir an baktı. "Haklısın baba," dedi, sesi hâlâ mesafeliydi. "Bir daha bu kadar uzun süreli bir uzaklık olmaz."
"Eee, madem geldin, her şey yoluna girdi," dedi Kerim Amca, sesine bir neşe katmaya çalışarak. "Artık şu düğünü de yapalım diyorum. Hazırlıklar başlasın."
Şervan’ın yüzü bir anda buz kesti. "Baba..." dedi, uyarır gibi bir tonla.
"Ne baba baba? Yedi senedir nişanlısın oğlum! Elalem konuşup duruyor arkamızdan, 'Neden gelmiyor, neden evlenmiyorlar?' diye. Şu kızı da artık düşün biraz."
Bakışlarını ağır ağır bana çevirdi. O an gözlerinde gördüğüm şey öfkeden de öte, derin bir küçümsemeydi.
"Ben mi dedim benimle nişanlansın?" dedi, kelimeleri birer tokat gibi yüzüme çarparak. "Madem kendi rızasıyla kabul etti o zaman, kusura bakmayın ama ben ne zaman hazır hissedersem o zaman evleneceğiz."
Kerim Amca yerinde dikleşti, yüzü kıpkırmızı oldu. "Sen ne dediğinin farkında mısın Şervan? Rezil mi edeceksin bizi? Yedi senedir yoktun, insanlar hürmetimizden sustu. Şimdi geldin, nikahsız bu evde duramazsınız."
Şervan alaycı bir nefes verdi. Sanki konuşulanlar onun hayatı değilmiş gibi rahattı. "O zaman gönder şu yetimi," dedi soğukkanlılıkla. "Bu saatten sonra ona burada annelik babalık yapamam ben. Kendi başının çaresine baksın."
"Yetim" kelimesi salonda yankılanırken nefesimin kesildiğini hissettim. Ben orada değilmişim, bir ruhmuşum, hiçbir duygum yokmuş gibi hakkımda hüküm veriliyordu.
Şervan’ın bu kadar ileri gidebileceğini, beni bir fazlalık gibi kapı önüne koymak isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Gözlerim doldu ama ağlamamak için kendimi öyle bir sıktım ki tırnaklarım avuç içlerimi kanatacaktı sanki. Kerim Amca’nın ve Ayten Ana’nın yüzündeki şaşkınlık ve öfke arasında, kendimi hiç bu kadar kimsesiz hissetmemiştim.
Yerimden hızla kalktım. Kerim Amca gözlerime mahcup bir şekilde baktı. Yaşlı başlı adam utanmıştı da, Şervan’ın zerrece umurunda değildi.
"Kızım dur hele, gitme," dedi Kerim Amca, sesi çatallaşmıştı.
"Benim işim vardı... Ben bir onlara bakayım," diye kekeledim, kendimi mutfağa ya da odama atmak için can atıyordum.
"Aynen, git bak onlara," dedi Şervan, arkamdan o bıçak gibi sesiyle tekrar konuşarak. "Zaten olsa olsa senden hizmetçi olur bu saatten sonra."
Şervan’ın yeniden konuşmasıyla birlikte, o ana kadar zorla tuttuğum gözyaşlarıma mani olamadım. Bir damla yanağımdan aşağı süzülürken ona doğru döndüm. İçimdeki o yedi yıllık birikmiş kırgınlık ve haksızlık duygusu bir anda patladı.
"Ben istemedim tamam mı?" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarımın arasından titreyerek çıktı. "Çocuktum ben! On altı yaşında, kimsesiz kalmış bir çocuktum! Kendi rızamla mı oldu sanıyorsun?"
Şervan oturduğu yerden bana doğru tiksinerek baktı. "Çocukmuş... Kes lan!" diye gürledi birden. "Evlenmeyeceğim diyorum sana, ama buradan da gitmeyeceğim. Millet senin arkandan konuşuyorsa konuşsun, zerre umurumda değil."
Salona ağır bir sessizlik çöktü. Kerim Amca ve Ayten Ana donup kalmışlardı. Ben ise hıçkırıklarımı tutmaya çalışarak, o odada daha fazla kalamayacağımı anladım. Şervan’ın gözlerindeki o nefret dolu bakışları arkamda bırakıp, kendimi konaktan dışarı attım. O an anladım ki, benim için bu konakta artık ne bir yuva kalmıştı, ne de bir gelecek.
Gitmeliydim. Kimse görmeden bu dünyadan göçüp gitmeliydim.
Ahıra girip atımı çözdüğümde ellerim hâlâ zangır zangır titriyordu. Gecenin zifiri karanlığını, yolun bozukluğunu hiç umursamadım. Atımı öyle bir dehledim ki rüzgâr yüzümdeki yaşları kuruttu ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Ayaklarım beni yine o dere kenarına, dün kaçtığım yere götürdü.
Atımı serbest bırakıp suyun yanına, o ıslak taşların üstüne çöktüm. Kimsesizliğime, sahipsizliğime hıçkıra hıçkıra ağladım. Beni böyle bir eşya gibi alıp kenara atmalarına, her fırsatta yüzüme "yetim" oluşumu çarpmalarına dayanamıyordum. Sesimi çıkarsam nankör olacaktım, sussam kendimi yok edecektim.
Bahtsızlığıma, çocukluğumun çalınışına ağladım... Ağladıkça içimdeki o keder, yüzyıllardır bu topraklarda dert çeken kadınların sesiyle birleşti. Boğazımda düğümlenen hıçkırıklar, bir dengbejin ağıdına dönüştü.
"Ji bexte egite mala bavemı rebena xudera ne... Gaziyu pelanu bi hevare... Ez neminim ji bexte egite mala babe xu gulibira... Xudera neminim ku neminim daye."
Babamın evinin o yiğit fidanlarının talihine yandım... Sesim gecenin sessizliğinde, suyun şırıltısına karışıp yankılandı. "Ben öleyim ana, ben öleyim de bugünleri görmeyeyim,"
Hıçkırıklarım yavaş yavaş iç çekişlere dönerken, hemen arkamdaki tanıdık sesi duydum. "Yine buradasın orman gülü."
Korkuyla yerimden sıçrayıp arkama döndüm. Ardil, ağaçların gölgesinden ağır ağır çıktı. Üstünde yine o hırçın ama sakin duruş vardı. Gözleri karanlıkta bile o mavi ışıltısını koruyordu.
"Git buradan ayı," diye fısıldadım, sesim ağlamaktan o kadar boğulmuştu ki kendim bile zor duydum. Elimin tersiyle yüzümdeki ıslaklığı silmeye çalıştım ama gözlerim hâlâ kendiliğinden doluyordu.
"Gidilecek gibi değil," dedi adımlarını bana yaklaştırırken. "Bu dertli sesi duyan taş olsa çatlar, ben nasıl gideyim?"
Dizlerimin üzerine çökmüş halde ona baktım. "Kimsesizim ben, anladın mı? Herkesin dilinde bir yetimdir gidiyor. Sen de git, senin de sıran gelir elbet vurmaya."
Ardil birkaç adım ötemde durdu, o devasa gölgesi üzerime düştü. Hiçbir şey söylemedi, sadece öylece izledi beni. O an onun sessizliği, konaktaki o bağırış çağırışlardan çok daha fazla dokundu içime. Kimse bana bu kadar dikkatli, bu kadar "görerek" bakmamıştı belki de.