▶Şahman'ın Karısı◀

1815 Words
Ardil, odadakilere gitmelerini işaret ettiğinde içerisi bir anda buz kesti. Arkasını döndüğünde Avşin’i gördü; öylece durmuş, gözlerindeki o saf korkuyla ona bakıyordu. Ardil’in içi gitti. Yanına gidip yüzünü avuçlarına almak, o korkudan titreyen tenini ısıtmak istedi. Ama aralarında öyle bir mesafe vardı ki, sanki elini uzatsa dokunamayacak kadar uzaktı. Dün gece aynı odanın havasını solumuş olmaları bile ikisi için aslında koca bir adımdı. Yavaşça yaklaştı ona. Sesi, sanki bir kuşu ürkütmekten korkar gibi çıktı. "Burada bekle. Korkma orman gülü." Avşin’in bakışları yere düştü, omuzları çöktü. Sesi titriyordu. "Elimde değil ya beni alırsa." Ardil bir an duraksadı. Avşin’in bu kadar savunmasız olması canını yaktı ama bunu yüzüne yansıtmadı. Sadece bir adım daha yaklaştı, aralarındaki havayı ısıtmak ister gibi. "Kimden kimi alıyorlar. sen benim çift nihaklı karımsın." Avşin itiraz etmek için dudaklarını araladı, bir şeyler söyleyecek gibi oldu. "Ama." Ardil, sözünü bitirmesine izin vermedi. Bakışlarını Avşin’in gözlerine sabitledi, omuzlarını dikleştirdi ama gözlerinde hala o gizleyemediği yumuşaklık vardı. "Aması yok orman gülü. olumsuz düşünme belki başka bir şey için gelmiştir. Şimdi otur ve beni bekle." Sadece emretmiyor, aslında ona güven vermek istiyordu. Gözlerinin içine bakıp "Buradayım" dedi sessizce. Avşin, Ardil’in o bakışındaki korumacı tavrı gördüğünde hafifçe başını salladı. Kucağındaki nikah defterini sanki tek sığınağı oymuş gibi sıkıca tutarak kanepenin ucuna ilişti. Ardil, karısının koltukta iyice küçüldüğünü, sonunda biraz durulduğunu görünce göğsündeki o daralma hissi hafifçe dağıldı. Ama bu yumuşama kapının eşiğine kadardı. Arkasını döndüğü an, yüzündeki o zoraki huzuru içeride bıraktı. Omuzları dikleşti, çenesi kilitlendi. Az önce Avşin’in saçlarına değen parmakları şimdi avucunun içinde sıkı birer yumruydu. Kapıyı açıp dışarı adım attığında, çiftliğin huzurlu havasını dağıtan o mavi-kırmızı tepe lambalarıyla karşılaştı. İki jandarma, iki polis aracı bahçenin tozunu birbirine katmıştı. Rütbelilerden biri, Ardil’in mesafeli duruşunu sezmiş gibi duraksayarak elini uzattı. "İyi günler Mirşad bey." Ardil elini cebinden çıkarmadı. Sadece başıyla kısa bir selam verdi. Bakışları, sanki karşısındakini değil de arkasındaki tüm o gürültüyü tartıyor gibiydi. "İyi günler. Hayırdır, bir sorun mu var?" Komutan, cebinden bir fotoğraf çıkarıp Ardil’in göz hizasına getirdi. Fotoğrafta Avşin vardı; o derin, zümrüt bakışlarıyla sanki fotoğrafın içinden bile yardım ister gibi bakıyordu. Ardil’in içi bir an cız etti ama gözünü bile kırpmadı. "Avşin Korhan dün kaçırılmış. Nişanlısı ağır bir saldırıya uğramış. En son sizin arazinin bittiği sınırda görülmüş. Bir bilginiz var mı, buralarda gördünüz mü?" Ardil, bakışlarını fotoğraftan çekip komutana sabitledi. "Kaçırıldığına dair kesin bir bilginiz var mı peki?" "Nişanlısı hastanede öyle ifade verdi. Zorla götürüldüğünü söylüyor." Ardil hafifçe yan döndü, bakışları bir anlığına evin kapalı perdesine kaydı. Orada, o duvarların arkasında titreyen kadını düşündü. Sonra tekrar adama döndü. Az ama öz konuşan o adam, kelimeleri birer mühür gibi vurdu havaya. "Öncelikle Avşin Korhan değil, Avşin Şahman." Duraksadı. Rüzgar saçlarını hafifçe dağıtırken, sesindeki o sertliği biraz olsun kırmadan devam etti. "Ve hayır, kaçırılmadı. Karım bana kaçtı. Kendi rızasıyla, kendi yuvasına geldi." Komutan şaşkınlıkla bir adım gerilerken Ardil’in gözlerindeki o kapalı kutu ifade dağılmadı. O, sadece gerçeği söylemişti; kendi dünyasındaki en yalın gerçeği. Komutan şaşırsa da anında bunu üstünden atıp konuştu. "Aynı kişiden bahsettiğimizden emin miyiz?" Ardil’in bakışları keskinleşti, göz bebekleri hafifçe kısıldı. Karşısındaki adamın şüphesi, onun damarına basmaya yetmişti. "Karımı benden iyi mi tanıyorsunuz?" dedi, sesi bir bıçak kadar keskin ve soğuktu. Komutan, Ardil’in bu net duruşu karşısında yutkunsa da geri adım atmadı. "Kendisini görmemiz gerek, çağırır mısınız?" Ardil’in kaşları havalandı, o tekinsiz ama bir o kadar da sahiplenici ifadesi yüzüne oturdu. "Gerek var mı?" "Evet, doğruluğunu teyit etmemiz gerek Mirşad Bey. Ayrıca iyi olup olmadığına bakmak zorundayız. İfade bu yönde." Ardil, başka kaçış yolu olmadığını anladığında çenesini sıktı. Sertçe arkasını dönüp içeriye, salonun loşluğuna doğru yürüdü. Her adımı zeminde ağır bir yankı bırakıyordu. Ama kalbi, dışarıdaki o gürültüden çok, içeride bıraktığı o sessiz kadın için çarpıyordu. Onu bu kalabalığın önüne atmak istemiyordu. Salona girdiğinde Avşin’i bıraktığı yerde buldu. Hâlâ endişe dolu gözlerle etrafa bakıyor, eliyle kucağındaki defterin ucuyla oynuyordu. Ardil’in içeri girdiğini görünce o zümrüt gözleri hemen ona döndü. Bakışlarında saf bir korku vardı ama aynı zamanda sığınılacak tek limanı bulmuş gibi bir güvenle bakıyordu Ardil’e. Ardil, onun o titreyen halini görünce içindeki o sert, acımasız adamı bir kez daha kapının ardında bıraktı. Dudaklarının kenarıyla, sadece Avşin’in görebileceği kadar hafifçe gülümsedi. "Orman gülü, seni görmek istiyorlar," dedi. Sesi, dışarıdakilere kullandığı soğuk tondan uzaktı, yumuşacıktı. Avşin’in gözleri bir an dehşetle büyüdü, aldığı nefes göğsünde tıkandı kaldı. "Ne? Neden ki?" diye fısıldadı. Sesi öyle çok titriyordu ki kelimeler dudaklarından zor döküldü. "Orada mı... O da mı orada?" Şervan’ın adının geçmesi bile Ardil’in damarlarındaki kanın buz kesmesine yetti. İçini saf bir öfke kapladı, elleri yumruk oldu ama Avşin’i korkutmamak için kendini frenledi. Sadece çenesi seğirdi. "Hayır, değil. Kimse yok. Sadece jandarma." Avşin, bu cevapla biraz olsun omuzlarını serbest bıraktı. Oturduğu yerden yavaşça kalktı, adımları geri geri gitmek istese de Ardil’in yanına kadar yürüdü. Aradaki o mesafeyi kapattığında, elini çekinerek uzattı ve Ardil’in kazağının arkasından tuttu. Küçük, ürkek bir çocuk gibiydi, sanki o kazağın bir ucunu tutsa dünya ona zarar veremezdi. Ardil, o küçücük temasın sıcaklığını sırtında hissettiği an sanki zaman durdu. Dudakları istemsizce yukarı kıvrıldı. Karısı, onda nasıl fırtınalar kopardığından, o minicik tutuşun Ardil’i nasıl darmadağın ettiğinden tamamen habersizdi. Ardil, elini kaldırıp Avşin’in parmakları üzerine koymak istedi ama yapmadı, sadece o güveni hissetmesine izin verdi. "Sıkıntı yok," dedi fısıltı gibi bir sesle. "Ben buradayım." İkisi dışarıya çıktığında jandarma ve polis ekiplerinin bakışları anında onlara döndü. Avşin bu kadar erkeğin aynı anda ona bakmasından dolayı gerildi, parmakları Ardil’in kazağını daha sıkı kavradı. Komutan karşısındaki kadını dikkatle inceledi. Fiziksel bir darbe izi göremedi ama sol elindeki o kalın beyaz alçıyı fark edince kaşları çatıldı ve bakışlarını Mirşad Şahman’a çevirdi. Komutan, bu adamın ne kadar deli olduğunu biliyordu. Kanıtlayamadıkları onlarca mevzuyu, ortadan kaybolan insanları, devletin içindeki bazı adamların ondan nasıl korktuğunu ya da ona çalıştığını da... Ama işin aslı, komutan bu adamın o deli duruşunu el altından seviyordu. Deliydi, eyvallahı yoktu ama adaletliydi. Kendi adaletini kendisi dağıtırdı, bu onlara ters gelse de Mirşad isminin bir ağırlığı vardı. "İyi günler Avşin Hanım. Sizlere birkaç sorum olacak." Avşin hemen Ardil’e baktı. O mavilerin doğrudan kendisine odaklandığını görünce hafifçe irkilse de başını salladı. Parmakları hâlâ kazağın ucundaydı. "Nişanlınız—" "Nişanlısı değil," diyerek lafı ağzına tıktı Ardil. Sesi öyle bir çıktı ki kimse itiraz etmeye yeltenemedi. Komutan boğazını temizleyip düzeltti: "Şervan Korhan bu sabah hastaneye yatırılmış. İki eli paramparça olmuş. Verdiği ifadeye göre kaçırılmışsınız. Kendisi de bu sırada saldırıya uğramış. Doğru mu?" Avşin, duyduğu yalanlarla iğrenerek baktı uzağa. "Hayır," dedi sesi güçlükle de olsa çıkarak. "Kaçırılmadım, kendim kaçtım." "Neden? Bugün düğününüz varmış." Avşin her şeyi anlatmak istiyordu ama kelimeler boğazında düğümlendi. Ardil, karısının gözlerindeki o harabeyi gördü ve dayanamadı. "Sizinle biraz uzakta konuşabilir miyiz?" dedi komutana. Avşin’in kazağını tutan elini hafifçe okşayıp bıraktı. Onu tamamen yalnız hissettirmeyecek kadar bir mesafe koyarak komutana yaklaştı. "Karım Avşin on altı yaşındayken kendisine sahip çıkılacak vaadiyle kandırmışlar. Onu kendisinden yedi yaş büyük o herifle, Şervan’la zorla nişanlamışlar." "Bunun kanıtı—" "Var. O aile bir çocuğu yıllarca istismar etmiş. Şervan Korhan geldiği günden beri karımı taciz etmiş. Avşin dayanamadı, kaçtı. Başka çaresi yoktu." "Siz peki? Bunun neresindesiniz?" "Biz birbirimizi seviyoruz," dedi Ardil, sesindeki ton öyle kararlıydı ki yalan olup olmadığını sorgulamak imkansızdı. "O aileye evlenmek istemediğini söylemiş ama karşılığında sadece şiddet görmüş. Eli alçıda, fark etmişseniz... Bunu yapan Şervan Korhan." "Bunu doğrular mı?" "Kelimesi kelimesine. Yaşadıkları kolay değil, size doğrudan anlatamazdı." "Anlıyorum. Siz ne zaman evlendiniz?" Ardil, bu sorgu suale karşı içindeki öfkeyi zor bastırıyordu. Sabrı taşmak üzereydi. "Dün evlendik," dedi kestirip atarak. "Zorla mı?" "Değil," dedi Ardil, sesi daha da sertleşirken. "Ve artık bir an önce gitmeniz gerek." Öldürme dürtüsü yeniden kaşınmaya başlamıştı; yabancılarla bu kadar yakın durmasına tahammülü kalmıyordu. Komutan, o tehlikeli parıltıyı görünce başıyla onayladı. Tekrar Avşin’in yanına gittiler. "Eşinizin dediklerini doğruluyor musunuz?" Avşin, Ardil’in tam olarak ne anlattığını bilmese de ona sonsuz bir güvenle bakıp başını salladı. "Elinizi Şervan Korhan mı kırdı?" Avşin o anı hatırlayınca omuzları titredi, derin bir nefes alıp sol eline baktı. Gözleri dolar gibi oldu ama yine de onayladı. Komutan daha fazla soru sormadı; bu bakışların yalan söylemediğini bilecek kadar tecrübeliydi. Ardil, Avşin’e döndü: "İçeride bekle beni orman gülü." Avşin, kurtuluşu bu cümlede bulmuş gibi hızla içeri girdi. Ardil kapıda dikilip komutana baktı. "Umarım bir daha rahatsız edilmeyiz." "Herhangi bir sorun yok Mirşad Bey. Ancak... Şervan Korhan’ın ellerini kimin kırdığını biliyor musunuz?" diye sordu komutan, gözlerini Ardil’in gözlerine dikerek. "Siz mi yaptınız?" demenin kibarcasıydı bu. Ardil’in yüzünde tek bir kas bile oynamadı. "Hayır," dedi düz bir sesle. Ekipler yavaşça çiftlikten ayrılırken Ardil kapının önünde bir süre durup giden araçların tozuna baktı. İçeri girdiğinde Avşin’i kapının arkasında, duvar dibine çökmüş halde buldu. Ardil yanına gidip önünde diz çöktü. Avşin başını kaldırdığında gözlerindeki o yorgunluğu gördü. "Gittiler," dedi Ardil, eliyle Avşin'in yüzüne düşen bir saç telini geriye iterken. "Bitti artık." Avşin bir şey demedi, sadece Ardil’in koluna tutundu. O an Ardil için dünyadaki tüm kanunlar, kurallar ve insanlar yok olmuştu. Sadece bu ürkek kadının sığınağı olmak yetiyordu ona. ••• Şervan, doktorun sesini sanki çok uzaklardan, bir suyun altından geliyormuş gibi duyuyordu. Bakışları bomboş duvarda asılı kalmıştı. İki eli de beyaz alçıların içindeydi, ağır ve yabancı geliyordu ona. Doktorlar ameliyatın başarılı geçtiğini, ellerinin tamamen kırıldığını söylemişti ama Şervan’ın canı acımıyordu. Onun asıl canını yakan, o "sünepe" dediği kadının ellerinin arasından kayıp gitmesiydi. İçinde bir yerlerde zehirli bir yemin büyütüyordu. Bulacaktı onu. Bulacak ve ona bu kaçışın her saniyesini cehennem olarak geri verecekti. Avşin onun için bir insan değil, bir maldı. İstediği zaman kullandığı, istediği zaman kenara attığı bir eşya... Nasıl olur da o eşya canlanıp ondan kaçabilirdi? Onun altından inlemeli, ona hizmet etmeli ve en önemlisi hep susmalıydı. Doktor odadan çıktığında, annesi dizlerine vurarak ağlamaya başladı. "Nasıl kıydılar oğluma nasıl?" diye feryat ediyordu. Babası Kerim ise odanın içinde bir sağa bir sola gidiyor, el aleme rezil olmanın verdiği o ağır yükle eziliyordu. Gururu kırılmıştı, gelini yoktu ve şimdi herkes bunu konuşuyordu. "Avşin bulundu mu?" Şervan’ın sorusuyla babası durdu, başını olumsuzca salladı. Şervan’ın ağzını bıçak açmıyordu ama gözlerinden nefret akıyordu. Biraz sonra kapı çalındı ve içeriye komutan girdi. "Geçmiş olsun." Şervan, komutana bakarken gözlerinde bir umut ışığı belirdi. Babası Kerim hemen öne atıldı. "Sağ olun komutanım, gelinimden haber var mı?" Komutan, yatakta yatan Şervan’a sert bir bakış fırlattı. Bu adamın ve ailesinin o kibirli, mülkiyetçi hali onu öfkelendiriyordu. Sesini düz tutmaya çalışarak cevap verdi. "Kendisini bulduk." Odadaki iki yaşlı, rahatlamış bir şekilde ellerini yüzlerine sürdüler. "Çok şükür," dediler bir ağızdan. Şervan’ın içinde ise zafer nidaları yankılanıyordu. Onu eve getirdiklerinde yapacağı ilk şeyi planlıyordu zihninde. "Nerede?" dedi neşeyle. Sesi ilk kez canlı çıkmıştı. "Eşinin yanında," deyince odadakiler manasızca ve şokla komutana baktı. Anlamayan Şervan, kaşlarını çatarak sordu. "Eşi benim, burada mı?" Komutan başını hafifçe salladı. Sanki çok basit, çok gündelik bir gerçekten bahseder gibi rahattı konuştu. "Hayır eşinin yanında. Mirşad Ardil Şahman’ın yanında." Şervan’ın yüzündeki o zafer gülümsemesi, yerini yavaşça kireç gibi bir beyazlığa bıraktı. Gözleri irileşti, dudakları hafifçe aralandı ama tek bir kelime bile çıkmadı boğazından. Ardil ismi, odadaki tüm havayı çekip almıştı sanki. Göğsüne ağır bir taş oturmuş gibi hissetti. O "sünepe" dediği kadın, ulaşamayacağı tek adamın, Ardil’in yanındaydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD