▶Mirşad Ardil Şahman◀

1104 Words
Çiftliğin verandasında, günün son ışıkları çekilirken oturduğu ahşap sandalyede öylece duruyordu Ardil. Elinde en sevdiği çakısı, dizinin üstündeki bileme taşına sürtüp duruyordu. Çıkan o ritmik, metalik ses sessizliği bıçak gibi bölse de ona huzur veriyordu. Keskinliği kontrol etmek için başparmağını üzerinde hafifçe gezdirdi. Tam istediği gibiydi; tek bir dokunuşla deriyi yaracak kadar diri. Ama aklı elindeki işte değildi. Aklı, o dere kenarında gördüğü, ismini "Orman Gülü" taktığı o kızdaydı. Onu ilk gördüğü andan beri zihninin bir köşesinde asılı kalmıştı. Gözlerindeki o tarif edilemez keder, sesindeki o titreyen isyan... Ardil, hayatı boyunca çok insan görmüştü çok can yakmış, çok canın yanışına şahit olmuştu. Ama bu kız başkaydı. O kadar sessizdi ki, o sessizlik Ardil’in içindeki o uyuyan, bastırmaya çalıştığı koruma içgüdüsünü uyandırıyordu. Ve dürüst olmak gerekirse, Ardil bundan nefret ediyordu. Birine karşı sorumluluk hissetmekten, birinin zayıflığını yüklenmekten nefret ederdi. Ona göre dünyada korunması gereken tek şey, çocuklar ve dilsiz hayvanlardı. Kadınlar... Kadınlar onun gözünde aslında dünyanın en güçlü varlıklarıydı. Ama o lanet olası merhametleri yok mu? İşte o duygu, o koca gücü dizginliyor, onları başkalarının elinde birer kurban haline getiriyordu. Orman Gülü de öyleydi; içindeki o ateşi kendi elleriyle söndürmüş, başını öne eğmişti. "Zayıflık," diye mırıldandı Ardil, çakısını kapatıp cebine atarken. "Zayıflığı sevmem." Ama yine de onu düşünmekten kendini alamıyordu. O parmağındaki yüzüğü gördüğündeki o ani tiksinme hissini hatırladı. Sanki o zarif parmağa takılan o metal parçasını değil de, kızın boğazına dolanmış bir yağlı urganı görmüş gibi hissetmişti. Bir başkasına ait olma fikri, o kızın o evde, o konakta kim bilir neler yaşadığı gerçeği Ardil’in kanını kaynatıyordu. Ayağa kalktı, verandanın korkuluklarına yaslanıp uçsuz bucaksız görünen arazisine baktı. Beyaz atı, Karayel, ilerideki çitlerin yanında huzursuzca eşiniyordu. Sahibi gibi o da rüzgarın kokusunu almıştı, fırtına yaklaşıyordu. "Mirşad Şahman..." dedi kendi kendine, acı bir gülümsemeyle. "Herkesin korktuğu o deli, bir kızın gözlerindeki yaşa takılıp kaldı, iyi mi?" İnsanlar onun hakkında konuşurdu. El kesen, can alan, töre tanımayan o adam... Kimse onun neden böyle olduğunu, kalbinin neden bu kadar nasır tuttuğunu sormazdı. Sadece korkarlardı. Ardil bu korkuyu severdi; çünkü korku, mesafeyi getirirdi. Mesafe ise huzuru. Ama Orman Gülü o mesafeyi delip geçmişti. Korksa da yanına gelmişti, ağlasa da gitmemişti. Derin bir nefes alıp akşamın serinliğini içine çekti. Yarın tekrar oraya gidecekti. O dere kenarına, o taşın üzerine... Biliyordu ki o kız yine gelecekti. Çünkü o konak onu boğuyordu, Ardil bunu kızın her nefes alışında görmüştü. "Gel bakalım Orman Gülü," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Bakalım bu sefer hangi acını getireceksin yanıma." Sessizliğin tadını çıkarırken, hemen ilerideki çimenlerde kıvranan adamın boğuk öksürüğüyle Ardil’in huzuru tuzla buz oldu. Zihni o kıza öyle bir dalmıştı ki, verandanın dibindeki bu varlığı bir anlığına unutmuştu. Az önce bilediği çakıyı eline aldı, basamakları ağır ağır inip yerdeki bedene tepeden baktı. "Çok ses çıkarıyorsun," dedi, sesi akşam ayazı gibi ruhsuzdu. Yerdeki adam, acıyla harmanlanmış bir korkuyla Ardil’in botlarına doğru kapandı. "Özür... Özür dilerim ağam. Lütfen bağışla beni. Karıma bağışla, aileme..." Ardil duraksadı. "Aile" kelimesi kulağına her çarptığında içindeki o karanlık kuyu biraz daha derinleşiyordu. Çömeldi, adamın tam karşısına geçti. Çakının namlusunu adamın çenesinin altına hafifçe dayadı. "Ailen demek... Karın kaç yaşında?" Adam titreyen ellerini birbirine kenetledi, gözyaşları toprağa karışıyordu. "Yapma yalvarırım yapma... Bir hata ettim ağam, cahilliğime ver." Ardil bıçağı milim kımıldatmadı ama sesi biraz daha alçaldı. "Dersini bölmeme neden oluyordun. Tekrarlamaktan nefret ederim. Şimdi sorduğum soruyu cevapla. Karın kaç yaşında?" "On... On altı yaşında ağam." Ardil’in bakışları bir anda kaskatı kesildi. "On altı demek... Ben sana karını sordum, kızını değil. Yanlış cevap verdin." "Valla yalan değil Mirşad Ağam! On altı yaşında karım." "On altı yaşında eş mi olur lan? Çocuk lan o!" Ardil’in sesi bu sefer bir gürleme gibi çıktı. "Dedesi verdi ağam, hem görsen valla büyük duruyor, kimlik yaşıdır o..." Ardil daha fazla dinlemedi. Adamın o iğrenç savunması kulaklarını tırmalarken, bir saniye bile tereddüt etmeden elindeki çakıyı adamın boğazına sapladı. Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı. Boğazından fışkıran sıcak kan Ardil’in suratına, beyaz gömleğine birer leke gibi sıçrarken adam son bir hırıltıyla gökyüzüne bakakaldı. Ardil aslında sorduğu tüm soruların cevabını biliyordu. Kızın annesi yanına gelip, ayaklarına kapanarak yalvarmıştı. "Çocuktur kızım, bensiz uyuyamaz bile... Babası yok, dedesi olacak o kansız verdi gitti," demişti kadın hıçkırıklar içinde. Ardil kayıtsız kalmamıştı. Bu herifi buraya getirene kadar kemiğini bırakmamıştı sağlam, ama artık yaşamasına gerek yoktu. Ardil araştırmış, bu adamın kaç tane körpe canın günahına girdiğini tek tek öğrenmişti. O bir katil olmamıştı; sadece dünyadaki bir çöpü, olması gerektiği gibi ortadan kaldırmıştı. Bazıları buna psikopatlık diyordu, bazıları kahramanlık; bazıları ise içten içe hak verip yine de ondan cellat gibi korkuyordu. Yavaşça ayağa kalktı, yüzündeki kanı elinin tersiyle sildi. Arkasında ruh gibi bekleyen adamına döndü. "Tek bir DNA bile kalmayacak, anladın mı?" "Tamam ağam, merak etme." "Sana dediğimi yaptın mı?" Adamı hafifçe boğazını temizleyip bir dosya uzattı. "Evet ağam. Kızın adı Avşin Ezel. Annesi onu doğururken ölmüş. Babası da o henüz on altı yaşındayken vefat edince ortada kalmış. Babasının askerlik arkadaşı Kerim Korhan kızı yanına almış, o yaşta oğluyla nişanlandırmışlar. Ama oğlu yedi senedir Mardin’e adım atmamış. Duyduğuma göre iki-üç gün sonra düğünleri var." Ardil’in çenesi kasıldı. "Nişanlısının ismi ne? Hakkında ne biliyorsan anlat." "Şervan Korhan. 27 yaşında. İstanbul’da inşaat mühendisliği okumuş, orada çalışıyormuş. Ama ağam, adamın her pislikte ismi geçiyor. İçkili ortamlar, uyuşturucu, kumar... Ne ararsan var. Gece hayatı zaten dillerde." Ardil kaşlarını çattı. "Gece hayatı mı? Nişanlı değil mi bu it?" "Ağam, hayatı baya renkliymiş. Soruşturduk; gruptan tut transına kadar önüne gelenle olmuş. Bazı kadınlar onun normal olmadığını, yatakta tam bir hayvan gibi davrandığını söylüyor. Şiddet, aşağılama... Kadınlar ondan kaçıyormuş." Ardil o an donup kaldı. Zihninde şimşekler çaktı. Avşin’in perişan hali "Bana dokunma!" diye feryat edişi... Şerefsiz nişanlısı ona bir şey yapmıştı. Pis ellerini kızın üzerine sürmüştü. Ardil’in elindeki bıçağın sapını sıkan parmakları bembeyaz oldu. İçindeki o uyuyan canavar, bu ihtimalle birlikte zincirlerini parçalarcasına uyandı. Avşin’in o saflığı, o kederli yeşil gözleri gözünün önüne geldi. O pisliğin, o kirli ellerin o tene değdiğini düşünmek Ardil’in kanını kaynatmaya yetti. "Şervan..." dedi Ardil, ismi tükürür gibi söyleyerek. "Demek kadınlara zor kullanmayı seviyorsun ha?" Gözleri yerdeki cesede kaydı. Az önce boğazını kestiği adamdan daha aşağılık birinin, şu an o konakta Avşin’le aynı çatı altında olduğunu bilmek göğüs kafesini daralttı. "Hazırlan," dedi adamına dönerek. Sesi artık sadece ölüm kokuyordu. "O düğün olmayacak. O Şervan denen itin o ellerini, o kıza dokunan her bir parmağını tek tek kırıp önüne atmazsam, bana da Mirşad Ardil Şahman demesinler." Sinan, ağasının şakasının olmadığını biliyordu. "Emredersin ağam. Başka bir şey yoksa şu leşi halledeyim hemen." "Sinan." "Buyur ağam." "Sabaha kadar Şervan’ın sol eli alçıda olmazsa, kendine bir mezar kaz." Sinan yutkundu, başıyla onayladı. "Halloldu bil ağam, sen içini ferah tut." Ardil Verandaya doğru yürürken Karayel’in kişnemesi geceyi böldü. Fırtına gerçekten yaklaşıyordu ve bu seferki fırtınanın adı Mirşad’ın öfkesiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD