Çiftliğin verandasında, günün son ışıkları çekilirken oturduğu ahşap sandalyede öylece duruyordu Ardil. Elinde en sevdiği çakısı, dizinin üstündeki bileme taşına sürtüp duruyordu. Çıkan o ritmik, metalik ses sessizliği bıçak gibi bölse de ona huzur veriyordu. Keskinliği kontrol etmek için başparmağını üzerinde hafifçe gezdirdi. Tam istediği gibiydi; tek bir dokunuşla deriyi yaracak kadar diri. Ama aklı elindeki işte değildi. Aklı, o dere kenarında gördüğü, ismini "Orman Gülü" taktığı o kızdaydı. Onu ilk gördüğü andan beri zihninin bir köşesinde asılı kalmıştı. Gözlerindeki o tarif edilemez keder, sesindeki o titreyen isyan... Ardil, hayatı boyunca çok insan görmüştü çok can yakmış, çok canın yanışına şahit olmuştu. Ama bu kız başkaydı. O kadar sessizdi ki, o sessizlik Ardil’in içinde

