Niye izin vermiyorsun yoluna kuş konmasına
Niye izin vermiyorum yoluma kuş konmasına
Niye kimseler izin vermez yollarıma kuş konmasına?
"Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna" bir çocuk demiş
Nilgün Marmara
“Bunu neden yapmış olduğunu anlamıyorum.” Yüzümü buruşturup parmaklarımla oynadım. “Yani her şeye rağmen bana pek doğru gelmiyor.” dedim ciddiyetle.
Tuna başını salladı. “Ama Aras’ın hangi yaptığı mantıklıydı ki Katre’cik? Adam mantık timsaliymiş gibi konuşuyorsun.”
Dicle abla derin bir nefes alıp gözlerini tavana dikti. “Yasemin’i hatırlamaya çalışıyor.” Bir el kalbimi sıktı, sıktı. Tutsak ruhum prangalarından kurtulamadı. Kalbim her şeye rağmen yine bir tek onun için çarptı. En derin yerlerimde bile yaraları vardı. Aras bende bir şey bırakmamış, bana ait diyebileceğim tüm varlığımı önce sahiplenmiş sonra parçalamıştı.
Annemin dün geceki sözleri dönüp durdu zihnimde. Acaba haklı olabilir miydi? Gerçekten Yasemin’e veda edecekse… Ah! Kalbim şiddetle göğüs kafesimi döverken yavaşlamasını bekledim çaresizce. Oysa ki ben uzun zaman önce kabul etmiştim onun tükenmez aşkını. Yasemin hep onda bir yerlerde kalacaktı. Bazen gözlerini kapadığında, bazen güzel bir şarkı kulaklarından bedenine sızdığında, bazen ise hoş bir koku tüm benliğini kapladığında hatırlayacaktı onu.
Yasemin içinde yeniden dans etmeye başlayacaktı tüm görsel gizemiyle. Aras yeniden ona akacak, kurumuş nehirleri onda can bulacaktı. Hırçın dalgaları Yasemin’in kıyılarına vuracaktı. Adını aldığı nehir gibiydi Aras. Yasemin ise onun tek kara parçası… Onlar birlikte bir bütünü oluşturacak ve ben uçsuz bucaksız çöllerimde bir damla suya muhtaç kavrulacaktım.
Onlar birlikte kendi şarkılarını söyleyecek ve ben imkansız aşkımın nağmelerinde can verecektim. Yeniden azap için dirilecekti ruhum. Bu amansız kıyamette aynı acılarla yoğrulacak ve her seferinde daha fazla büyüyecektim. Milyon yıllık ruhumla binlerce kez daha ölecek, ardından yalnız onun adıyla hayata geri dönecektim. Tek nefesi beni yaşama sımsıkı bağlayacaktı. Yalnızca sesi dönecekti etrafımda. Ne dediğini duymadan sesinin ahenkli tınılarıyla kendimden geçecektim. Oysa ki onun her cümlesinde Yasemin geçecekti. Her sözü onu anacak, her yolu ona çıkacaktı.
Kendi kendime kendi umudumun zehrinde yok olacaktım. Ama asla yılmayacak yine de yeniden onun aşkı için savaşacaktım. Onu seviyordum. Ötesi berisi yoktu. İleri ve geri yoktu. Geçmiş arkamda, gelecek ise belirsizdi. Hayatımdaki tek gerçek ona olan iflah olmaz aşkımdı. Ama Aras gözlerini açamayacak ve onu çiçek açmadan kurumaya mahkum edecekti.
Kabul etmem gereken tek gerçek vardı; Aras bana çiçek açtıramazdı, Aras ruhumun çölünü yeşile bürümekten uzaktı. Çünkü o bütün suyunu, tüm havasını tek bir çiçeğe heba etmişti. İşte bu onun için direnen yanlarımı bile kana buluyordu. Ummak samanlıkta iğne aramaktan farksızdı. Aras Yasemin’i asla unutamayacaktı.
Ama onu sevdim!
Hayır, Yasemin’e rağmen değil. Ben Aras’ı ondan yollar ve yıllar önce sevdim. Aras ise Yasemin’le birlikte beni de toprağa gömdü.
Bakışlarımı yere indirdim. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordum o an için. Gözlerimde parıldadığından emin olduğum tüm acım ve hasretim gizlensin istiyordum. Ah! Ne kadar acınası bir durumdaydım.
“Yazlığa ne zaman geçiyoruz?”
Kafamı dağıtmak için öylesine bir soru attım sessiz masaya. Ama barındırdığı anlamlar birden beynimi tırmaladı. Yıllar sonra yeniden aynı yerlerde olmak acaba bize neler hissettirecekti? Bastırmaya çalıştığım hislerim su yüzüne çıkıp bana yeniden saldırdı.
Oraya gittiğimizde hepimiz aynı şeyi hatırlayacaktık. O evin duvarlarına gizlenmişti bütün yaşantımız. Yasemin’e ait her anı saklandıkları yerlerden çıkıp üzerimize saldıracaktı. Yollara sinmiş kokusu bile bizi karşılamaya çıkacaktı. Buna dayanamazdım. Buna tahammül edemeyeceğimi biliyor ama yine de vazgeçemiyordum. Gidecektim. Çünkü Aras gidecekti. O vardı ve gerisi teferruattı.
Tuna kaşlarını kaldırıp düşündü. “Haftaya gidelim madem diyordu annem.” Nefesimin buruk sesi içimde yankı buldu. “Ama bence bir haftayı geçer.” diye tamamladı sakince. “Gerçi bana kalsa gitmeye gerek yok ama birileri kafasına koydu.” Aras’ı kastettiğini biliyordum ama aynı anda bana garip bakışlar atarken kendimi de o birilerine dahil etmek mecburiyetinde kaldım.
“Fırat da Bodrum’a geçecekmiş.” Dicle abla başını iki yana salladı yavaşça. “Mutlaka önemli bir olay olmalı. Yoksa asla gelmezdi. Hele ki annem de oradayken.” Sesindeki ton alışılmadık bir öfke ve acı karışımıyla katmerlendi. Onların arasındaki bu anlamsız dargınlık canımı sıkıyordu. Hayatta önemli olan sadece sevgiydi işte. Onların hala, bu kadar zaman ve bunca olaydan sonra birbirlerine kızgın ve kırgın olmaları bana çok manasız geliyordu. İnsan sevdiği birini affederdi. Ne olursa olsun zamanın bir yerinde affetmek zorundaydı.
“Ne zaman geliyor?” diye sordum. Fırat ağabeyim tanıdığım en mükemmel insandı. Her açıdan. Hayata bakışı öyle sıradışı ve öyle dingindi ki insan onun hiç üzülmemesi gerektiğini düşünüyordu. Fakat zalim yazgımız bazıları için daha acımasızdı. Bana acımamıştı. Aras’a acımamıştı. Hayat Fırat’a da hiç acımamıştı.
Tuna kaşlarını çattı. “Fırat’ı konuşmayı bıraksak mı acaba? Gelince herkes görür nasılsa.” Umursamaz tavrına karşı yüzümü buruşturdum.
“O senin ağabeyin Tuna.”
Yüzüme ciddiyetle bakıp omuz silkti. “Evet, biliyorum. Ama bizden uzak olmayı kendi seçti. Arkasından birilerinin ağlamasını bekleyemez.”
Dicle abla kendini tutamayarak araya girdi duygu yüklü güzel sesiyle. “Fırat böyle olsun istemedi Tuna. Sen de biliyorsun. Kendisi için doğru olanı yapması gerekiyordu. Bunun doğru olduğuna inandı.”
“Öyle mi? Herkes için aynı şeyi söylediniz. Aras bunu istemezdi, Fırat istemezdi. Babam hiç istemezdi.” diye tısladı öfkeyle. Ayağa kalkıp kollarını masaya dayadı. “Ama yaşadıklarımız ortada öyle değil mi abla? Söylesene kim istedi bütün bunları?” Gözlerinde garip parıltılar dans ederken geri çekildi. Elini Dicle ablaya doğru uzattı. “Sen mi?” Ardından kendini gösterdi. “Ben mi?”
Damlayan gözyaşlarını elleri titreyerek kuruladı Dicle abla. “Tuna lütfen.”
Müge Dicle ablanın elini tuttu. “Tuna tamam. Görmüyor musun zaten üzgün kadın.” Tuna başını iki yana salladı gergince. Sinirli bir şekidle güldü.
Olanlara tepki vermekte geç kaldım. Bütün bedenim donup kalmıştı. Tuna’yı bu kadar sinirli gördüğüm nadir anlardan birini paylaşıyorduk. Durmasını arzuladım sessizce.
Tuna ise durmadı. Yıllardır içinde tuttukları, yalnızca kendine sakladıkları döküldü dudaklarından. Karanlık bir bulut üzerimize kadar gelip bizi içine aldı. “Hah! Babam da kötü olmasını istememişti tabi. Ama kimseyi düşünmedi de. Bak ne yaptı!” Kahkahaya benzemeyen garip bir kahkaha attı. “Kim istedi o zaman bunları, kim söylesenize? Ne halde olduğumuza bakın.” Sesi en yüksek halinde derimize çarparken Tuna’nın çenesi seğirmeye başladı. “Kimse istemiyorsa biz neden bu cehennemin ortasındayız abla?” Ses tonu birden duyulmayacak kadar alçaldı. “Neden?” Gözkapakları titrerken arkasını dönüp hızla uzaklaştı.
Donup kalan bedenimi hareket ettirmek tüm enerjimi aldı. Elimi uzatıp Dicle ablanın buza kesmiş diğer elinin üzerine bıraktım. “Sadece sinirleri bozuk.” diye fısıldadım yavaşça. Müge de elini sıktı anlayışlı bir tavırla gülümserken. Ama yüzünde, gözlerinde cam kırıkları görünüyordu.
Allah’ım bu evde herkes acı çekiyordu. Farklı yönlerden, farklı şiddetlerde… Ama herkes muhakkak bir acı yumağının ortasında nefes almaya zorlanıyordu. Hayat bizi ne çok yormuştu böyle. Tuna’nın yaralarını sarmak istiyor, aynı anda Dicle ablaya teselli olmak için çırpınıyordum. Derya teyzeyi üzgün görmeye dayanamıyordum. Alt dudağımı dişledim sertçe.
“Sanırım o da yoruldu artık.” diye mırıldandı Dicle abla, bir damla daha çenesine doğru yol alırken.
Elini biraz daha sıktım. “Artık herkes yoruldu ablacım. Herkes…”
Başını salladı hafifçe. Gözyaşları tuzlu yollar hediye etti yanağına. “Babama hala çok öfkeli.” diye mırıldandı. “Ben artık aştım onları, Aras da kendi acısından fırsat bulamıyor.” Derin bir nefes alıp verdi. “Ama Tuna hep başkalarının dertleriyle dertlendi. Hep başkalarının gözyaşlarını dindirmeye çalıştı. Kendine ait doğru düzgün bir hayatı bile olmadı.” Derin bir hıçkırık lafını böldü.
“İnsanın ailesi başkası sayılmaz ki Dicle abla.” dedi Müge yavaşça, inanarak. En yakınları başkası olamazdı ki.
Aras mesela bana asla başkası olamazdı ki. O benim yegane varlığımdı. Tek yangınımdı.
“Aslında hepimize kızgın. Ama daha çok kırgın. Bu içimi öyle parçalıyor ki.” Boşta kalan elini ağzına kapatıp daha çok ağlamaya başladı.
“Lütfen yapma böyle.” Sesim titredi o hava karşısında. Öyle basıktı ki hava ciğerlerim patladı. “Şimdi biri gelecek.”
Başını kaldırıp bana baktı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim şeyler yanıp söndü. Söyleyip söylememek arasında kararsız kalmış gibi sustu. Bu çoktan kapanmış, herkesin unutmak için çok uğraştığı konuyu tekrar açmak istemiyor gibiydi. Ama biliyordum ki bazen konuşulmayan şeyler insanın içini deliyordu. Ciğerine kıymık gibi saplanıyordu.
“Babam o kadına giderken öldüğünde her şey o kadar zor, o kadar tuhaftı ki. Annem delirecek sandım. Sanırım biraz delirdi de. Tuna kendini odalara kapatıp ağlardı biliyorum. Aras babamın ona aldığı şeyleri attı sonra gitti iki gün sonra hepsini topladı. Fırat bu konuyla ilgili hiç konuşmadı. Ama kendini bize adadı. Herkesi toparlamak onun görevi gibi hissetti biliyorum. Her şey çok zordu. Hayatında başka bir kadın olması fikri yeterince kötüydü. Ama asıl zor olan ölmüş olmasıydı, gitmiş olması. Bir daha onu göremeyecek olmak. Babamın gitmiş olması…”
Dicle abla hıçkırarak ağlarken dudaklarımı ısırdım. Babasız büyümenin ne demek olduğunu biliyordum. Ama benim babam ölmemişti. Benim babam bizi terk etmişti. Beni bırakıp gitmişti. Fikret amcam yanlışlar yapmış olabilirdi. Evet, karısını aldatmıştı ve bu çok kötüydü. Ama asla hiçbir şeyi çocuklarından çok sevmemişti. Hiç kimse çocuklarıyla arasına girmemişti. Onları bilerek ve isteyerek terk etmemişti. Ama benim babam beni bırakıp gitmişti. Gözlerimi kapattım. Gözyaşlarım bunu bekliyormuş gibi gözlerimden ayrılıp dudaklarıma ulaştı. Beni teselli etmeye çalışır gibi dudaklarımı okşadı yaşlarım.
“Babam olsaydı böyle olmazdı belki diyorum bazen. Babam olsaydı her şey çok güzel olurdu belki. Ama her şey nasıl da pamuk ipliğine bağlı değil mi? Her şey nasıl da birbiriyle alakalı.”
Başımı salladım. Hayatımızda her kararımız, her tercihimiz ya da söylediğimiz her kelime, gittiğimiz her yol farklı bir sonuca neden oluyordu. Şimdiki hayatımız bir zamanki tercihlerimizin sonucuydu. Veya başkalarının kötü kararlarının ceremesini çekiyorduk.
“Ve babam olmasaydı Fırat mutlu olabilirdi. Babam bunu yapmasaydı.”
***
Duru birden hayatımıza girerek sadece Yasemin’i hatırlatmamıştı bize. Unutmaya çalıştığımız, gömdüğümüz tüm geçmişi birdenbire canlandırmıştı. Hepimiz için. Her birimiz kendi yaralarımızı hatırlamıştık. Kendi cehennemimize odun atmıştık. Yeniden yanabilmek için. Daha çok yanabilmek için. Babamın terk edişi, o gün, o günün getirdikleri kafamda dönüp duruyordu. Tuna çekip gitmişti ve hala dönmemişti. Dicle abla kimseyi görmeye dayanamayarak kendisini odasına kapatmıştı. Aras sabahtan beri tek başına bahçede oturuyor ve bir şeyler okuyordu. Bir kitap. Bülbülü Öldürmek*. Kendimi o bülbül gibi hissediyordum, tuhaf mıydı?
Hem ne diyordu kitapta; İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma, bülbülü öldürmek günahtır.
Beni öldürürken günaha girmedin mi Aras?
Duru sanki sabahın erken bir saatiymiş gibi esneyerek salona girdi. Aheste adımlarla ilerleyip karşıma oturdu. “Günaydın Katre.”
Tek kaşımı kaldırıp saate baktım bir kez daha. 14.22! “Biz bu saatte tünaydın deriz Duru.” Yarım ağızla gülümseyip kaşımı indirdim.
Garip bir kahkahayla öne doğru eğildi. Dirseklerini dizlerine dayayıp saçlarını karıştırdı. “Bugün komik olmaya mı çalışıyorsun?” Sinsi bir tavırla sırıttı. “Dün hüzünlü kızı oynuyordun yanılmıyorsam. Yarın sırada ne var, öfkeli aşık mı?”
Güçlükle yutkundum. Bana bunu neden yapıyordu? Hayır! Doğru soru neden benden bu kadar nefret ediyordu? Neden? Ben ona bir şey yapmamıştım. Ben kimseye kötü hiçbir şey yapmadım. Yasemin’in bile çok mutlu olmasını dilemiştim. Tüm hissettiklerime, bütün hayallerime, büyük aşkıma rağmen onun Aras’la mutlu olmasını istedim ben. Aras’ı mutlu etmesini her şeyden çok istedim. Tüm bu olanlardan sonra, ben bu kadar dağılmışken, ellerinde paramparçayken bunu mu hak ediyordum?
“Benimle sorununu anlamıyorum Duru.” Sesim ben güçlü tutmaya çalıştıkça dağıldı. Yere çarpıp parçalandı. O ise dünkü kadar sertti karşımda. Dünkü gibi güçlü, dünkü kadar intikam naralarıyla sarılmıştı.
Hoş bir kahkaha attı. İçinde barındırdığı alay sesimi bir kez daha parçaladı. İçimden konuşmaya bile takatim kalmamıştı.
“Seninle ne sorunum olabilir ki? Ancak senin birileriyle sorunun olmuş olabilir Katre. Çünkü sen istediklerini alamamıştın.”
İma ettikleriyle kanım dondu.
Hayır, hayır, hayır… Asla!
Tamam, Yasemin’i sevmiyordum. Bunu hiç inkar etmemiştim. Ama ben ona asla böyle kötü davranmadım. Hiçbir zaman! Hep elimden geldiğince onun kendini rahat hissetmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ona gülümsedim. Onu dinledim. Onu alkışladım, ki ben onu alkışlarken o beni çürütüyordu. Ona Aras’ı verdim.
Duru dikkatle bana baktı. “Herkesi ne kadar güzel kandırıyorsunuz.” Alayla dudak büktü. “Bilmesem ben bile inanacağım Katre.”
Göğsüm şiddetle inip kalkarken avuçlarımı sıktım. Tırnaklarım avuç içlerimi zedeledi. Ruhumda kaynayan volkan elimdeki acıyı silip süpürdü. “Ne anlatıyorsun bilmiyorum Duru. Ama inan hiçbir mantıklı yanı yok.” Çıkmamak için direnen sesim ona kadar ulaştı mı emin olamadım.
“Ah evet tabi!” Kin her yeri kaplayacak şekilde yerleşti gözlerine. Diğer bütün duygular arkalara saklandı o hengamede. O büyük nefretin yanında gördüğüm katıksız acı beni allak bullak edip bıraktı. Düşünemiyor, anlam veremiyordum. Neden? Niçin?
“Yasemin bebeğini bile göremeden öldü.” diye tısladı dişlerinin arasından. Akmak için çabalayan yaşlarını eliyle durdurdu.
Yaşadığım şok diğer her şeyi geride bıraktı. O an hissettiğim tek şey şaşkınlık denen karmaşık duyguydu. Yasemin hamileydi. Yasemin Aras’ın çocuğunu mu taşıyordu yani? Bu doğru olabilir miydi?
Hayır. Evet!
Titreyen dudaklarıma ellerimi bastırdım. O bir bebek bekliyordu. Onların bebeğini…
Acı daha önce hiç vurmadığı kadar şiddetle vurdu. Daha fazla acıya dayanamam sanıyordum. Bundan fazlası beni öldürür zannediyordum. Ama bu öldürücü darbeden dahi sağ çıktım. Buna ne kadar sağ kalmak deniyorsa. Böyle yaşamak ne kadar yaşamaksa.
Ben ne zaman ölecektim Allah’ım?
Gözyaşlarım ben onları düşünemeden dudaklarıma ulaştı. Büyük bir boşluğun ortasından kendime bakakaldım. Aras zaten sonsuza kadar onundu. Ve Yasemin ondan bir parçayla gitmişti. Bedenime her köşeden saplanan iğneler hızlandı. Boğazımda tıkanıp kalan nefesim tüm hayati fonksiyonlarımı durdurdu. Göğsüme oturan o ağırlıkla savaşamazdım.
Artık Yasemin’le savaşamazdım. Şimdi o, bütün savaşları kazanmıştı ve ben o meydanda yüzlerce savaşın yüküyle kalakalmıştım. Başkentim fethedilmiş, tüm hazinem yağmalanmıştı. Esir edilen ruhum çelik prangalara vurulmuştu. Kaçamazdım, kurtulamazdım. Yasemin haklı gururuyla gülümsedi karşımda. Her zaman olduğu gibi yeşil gözlerinin içine vuran renkli ışıklarla bana bakıyor ve öylece durup gülümsüyordu. Kazandın demek istedim. Ben galibi baştan belli bir yarışa yalın ayak atladım. Küçüktüm, aptaldım ve yenildim. Evet, sen kazandın ve ben artık çekiliyorum.
“Ya-yani…” diye kekeledim emin olmak için. “Yasemin hamile miydi?” Onlar birbirlerine aitti işte. Yıllarca önceden beri bu böyleydi. Bir bebekleri olacaktı. Yasemin o gün ölmemiş olsaydı bugün bu evde yürüyen, koşan, ağlayan bir bebek olacaktı. Onların bebeği.
Duru kınayan bakışlarıyla çarptı bana. Direnemedim, direnemezdim. Tüm varlığım yangınlar içindeydi. Duman soluklarımı kesiyor, beynimi bulandırıyordu. Kalbim… O sesini kesip köşesine çekilmişti işte. Yıllardır ilk defa sesini duyamıyordum. Çarptığını bile hissedemiyordum. Sanırım artık sonsuza kadar durmuştu.
Yasemin hamileydi. Bu ihtimal beynimi oyuyor, kalbimi talan ediyordu. Aras’ın çocuğunu taşıyordu o.
İç sesim hıçkırıklara boğulurken ben kendimi güç bela engelliyordum. İnsan hiç içinden hıçkıra hıçkıra ağlayabilir miydi? Ben ağlıyordum. Dudaklarımı sertçe ısırdım. Bu beni öldürmeye yeterdi. Bu beni dirilmemek üzere öldürmüştü.
“Evet.” Gözlerindekileri anlayamayacak kadar doluydum o an. Üzerine kafa bile yormadım. “Aras’ın çocuğunu taşıyordu.”
Onlara dair tüm görüntüler zihnime doluşup gözlerimi kör etti. Hayır, eskisi gibi değil. Gözlerimi sıkıca kapattım. Ama Yasemin her yerdeydi. Dönüp duruyor, çarptığı yeri kanatıyordu. Durmadan dans ediyordu.
Yalnız kalmak istiyordum. Kendimle. Acımla. Hayaletimle. Toprağından kurtulamayacak ruhumla.
“Hayır, hayır…” diye mırıldandım son bir gayretle. “Yalan söylüyorsun. Öyle olsa bilirdik. Yasemin söylerdi ya da doktoru söylerdi.”
Duru gerçek dışı bir kahkaha attı. Sesindeki o tını bana inanmadığını çarpıyordu yüzüme. Tepkime inanmıyordu. Umurumda bile değildi Duru. Umurumun ucunda bile değildi. “Yalan söylemek için bir nedenim yok ki Katre. Hem her şeyi seninle paylaşmak zorunda değiller.”
“Bu olamaz! Bu, bu…” Lütfen olmasın diye yalvardım içimden. Birden başka bir hüzünle doldum. O ölürken hamileydi. Acaba neler hissetmişti? Bebeği için ne kadar çok korkmuştu kim bilir. Nasıl ıstıraplar içinde can vermişti. Ne kadar çok acı çekmişti. O bir anneydi ve eminim kendisinden çok bebeği için yanmıştı canı. İnsan ölürken evladını da beraberinde götürdüğünü bilerek ölmemeliydi.
Ah Yasemin…
Gözlerimi daha sıkı kapattım. Kendi acımı rafa kaldırıp onunkiyle kahroldum. Gözyaşlarım delicesine hırpaladı yanaklarımı. Ona olan bütün kötü duygularımdan vazgeçip yalnızca Yasemin için ağladım. Sonra onun bebeği. Onların bebeği. Ona da ağladım. Bir gün yüzü bile görmemişti. Ne annesini ne de babasını bir kere olsun görememişti. Ah.
“Çok saçma.” dedim hıçkırarak. Artık kendimi sıkmaktan da yorulmuştum. Bir an önce odama gitmek için çırpınıyordum.
“Doğrusu bu.” dedi Duru acımasızca. “Yasemin ölürken hamileydi.” Gözünden damlayan o tek damlayı sertçe silip kalktı. “Ben kahvaltı yapayım.” Bir daha arkasına dönmeden çekip gitti.
Ben ise ağlamaktan bitap düşmüş halde bedenimi koltuktan kaldırmaya bile acizdim. Duru’nun arkasından kapıya bakarken onu gördüm. Hayır! Lütfen bu da olmasın.
Aras sonsuz acının hüküm sürdüğü gözleriyle bana bakıyordu. Yüzünü buruşturup kapının yanındaki sandalyeye çöktü. Başını ellerinin arasına aldı yorgun hareketlerle. Hissiz kalmış ayaklarım onu görünce canlandı aniden. Sonrasında ise kendimi onun yanında buldum. Yeniden yanı başında. Başı avuçlarının arasındaydı. Yüzünü göremiyordum ama ağladığını biliyordum. Hissediyordum. Ağlıyordu ve ben ondan daha çok ağlıyordum. O yanıyordu ve ben onunla kavruluyordum. Aras acı çekiyordu, ben ise kahroluyordum. Mahvoluyor, dipsiz denizlere atılıyordum. Her hücrem yasa boğuluyor, kalbim intihara sürükleniyordu.
Bütün acılarını silmek istedim. O an onun için geçmişi yeni baştan yazmak istedim. Allah’ım! Neden her şeye rağmen onu hala bu kadar seviyorum? Neden senden vazgeçemiyorum Aras?
Ne söyleyeceğimi bile bilmeyerek bir süre daha durdum. Sadece acısını paylaşmaktı istediğim. Aynı acıyla yoğruluyordum işte. Yine onunla en çok ben ölüyordum. Ah Aras! Bunu böyle duymanı asla istemezdim biliyorsun. Başını karnıma yaslayacak şekilde sıkıca sarıldım ona. Ellerim saçlarının arasına girip şefkatle okşadı. Bundan sağ çıkamayacaktı. Bu kez değil. Ve ben onunla yok olmaya gönüllüydüm. Aynı anda sevdiği iki kişiyi birden kaybettiğini öğrenmişti. Ben bile buna katlanamazken onun dayanmasını nasıl bekleyebilirdim? Zaten kendini suçluyorken bundan sonra nasıl aklayabilirdi kendisini? Nasıl dayanacaktı Allah’ım? Bir insan buna nasıl dayanabilirdi?
“Aras…” diye mırıldandım koyu renk saçlarına doğru.
Başını kaldırmadan ruhuma depremler saldı. Ben parçalarımı bir araya getirmek için uğraşırken son darbeyi yine ondan yediler. Nutkum tutuldu birden. Kalbim göğüs kafesime yüklendi sancıyla. Ve ben bu kez onsuz öldüm. Tek başıma… Gerçeğinde de olacağı gibi kimsesiz.
Karanlık her yeri sardı. Kollarım yanıma düşerken sesi hala kulaklarımda yankılanıyordu. Onun puslu, güzel sesi.
“Biliyordum. Ölmeden iki gün önce söylemişti bana. O gün nasıl sevindiğimi ölsem unutamam Katre.”