ARAS / 2

3807 Words
Siz cennetteydiniz ama bunun farkında değiIdiniz. Dünyada pek çok insan da böyIedir. MutIu oImayı hak etmedikIerini sanarak en büyük sevinci buIabiIecekIeri yerIerde keder ararIar.   Paulo Coelho   Sol elimdeki olanca ağırlıkla, bir yüzüğün bıraktığı tüm o ağırlıkla, ayağa kalktım. Işığıyla gözümü alan mermerin üstünde gezdirdim parmağımı. Adının taşa kazınmış halini okşadım. Her şey için o kadar üzgündüm ki içimde koca bir cehennem kaynıyordu. Burada onun değil benim olmam gerekiyordu. Onu kurtaramadığım için, onu koruyamadığım için, buna sebep olduğum için bir ömür yanmam gerekiyordu. Göğsüme oturan o tanıdık hisle, kötücül ve dikenli hisle, nefesim genzimi yaktı. Burun direğim sızladı acıyla, özlemle. Gözpınarlarım kurumuş gibi hissediyordum. Gözlerimin kıyısında bile bir cehennem varmış gibi hissediyordum.  Kendimden nefret ediyordum. Hayat bir imtihansa ben bunu geçememiştim. Başarılı olamamıştım. Görevimi yerine getirememiştim.  Oysa ki hayat herkes için, her zaman inanması zor bir imtihandır. Sanmıyordum ki bir insan her sınavdan zararsız ayrılabiliyor olsun. Yine sanmıyordum ki insan öyle kolay ders alıyor olsun. Yaralarımızdan öğreniyorduk hayatı. Ne kadar çok yanarsa canımız o kadar yaşamış oluyorduk. Sonra diğer insanlar kalkıyor, yaralandığımız yere bakıyor ve adına tecrübe diyorlardı. Yara almadan, ölür gibi olmadan yani, insan hiçbir şeyi tam manasıyla kavramış olmazdı kanımca.  Sanıyorlardı ki her insan bir kez ölür. Yanlış. İnsan denilen fani, defaatle ölürdü. Yalnızca bir kez gömülürdü. Bu o öldüğüm zamanlardan birinin öyküsüdür. Ölüp gömülemediğim zamanlardan.  “Peki, bundan nasıl emin olabileceksin?” Bu da ne demek oluyordu? Ağzımı açmayı denedim. Anlamsızca gülmek, birkaç kelimeyle ona bu söylediğinin ne kadar manasız olduğunu anlatmak istedim. Fakat kıpırdayamıyordum. Beynimin içinde tuhaf bir müzik çalıp duruyordu. Tepki veremiyordum. Bu müzik nereden çıkmıştı? Zamanı mıydı yani?  Ayrıca bu da ne demek oluyordu şimdi? Ne demek nasıl emin olacaksın?  Yasemin hafifçe gülümseyip elini yanağıma koydu. “Aras, telefonun çalıyor.”  Kaşlarımı çattım. Tutukça başımı sallayabildim. Evet, telefonum çalıyordu. Tabi.  “Efendim Fırat.” Derin bir nefes alıp verdim. Az önce bir kamyon kazası atlatmış gibi hissediyordum. Beynimin üzerinden korna çalarak geçmiş olabilirdi. Ses gelmedi. Açtığımdan emin olmak için ekrana baktım. Telefonu diğer elime alıp yeniden konuştum. “Fırat. Orda mısın ağabey?”  Ardından anlaşılmaz duygularla titreyen sesi ulaştı. “Aras hemen gelmen lazım.” Bütün kötü duygular ondan bana aktı. En kesif olanı, en çok duyulanı nefrete benzer bir şeydi. Bir de korku. Korku mu?  “Neler oluyor?”  Fırat’ın derin nefesinin sesini duydum önce. Ardından puslu sesini. Volta atıyor gibi nefesi hızlanıyordu. “Şimdi anlatamam. Tuna.” Ofladı. “Tuna da buralardaydı demin. Gitti mi bilmiyorum.”  Endişe damarlarımda kol gezinirken elimi alnımda gezdirdim. “Ne oluyor dedim Fırat?” Tuna’nın ne alakası vardı? Bugün neler oluyordu böyle? “Bak şimdi çık ve vereceğim adrese gel. Sakın kimseye tek kelime etme. Yasemin’e de.” Derin bir nefes daha aldı. “Hele Katre falan ararsa ağzını bile açma Aras. Anladın mı?”  “Fırat.”  Konuşmama müsaade etmeyerek lafımı kesti. “Aras acele et diyorum. Gelince anlatacağım.” Telefonu öylece yüzüme kapattı. Ekrana bakakaldım.  “Ne oldu?”  Yasemin’in endişeli yüzüne, korkunun sis gibi indiği gözlerine baktım. Gülümsemeye çalıştım. Saçlarını düzelttim yavaşça. “Anlamadım. Fırat çağırıyor.” Arabaya doğru yürümeye başladık. “Seni eve bırakıp yanına geçeceğim.”  “Bir şey olmuş.” diye mırıldandı. Durup dikkatle yüzüme baktı. “Ne olmuş?” Ben neler olduğunu anlıyor muydum acaba? Çenesini havaya dikip gözlerini kıstı. “Halini hiç beğenmedim. Ben de geliyorum.”  “Yasemin hemen geri geleceğim. Küçük bir iş. Sen ev…”  Parmağını dudaklarıma bastırıp beni susturdu. “Seni asla yalnız bırakmam. Ben de geliyorum dedim. İstersen tartışabiliriz ama fikrim değişmeyecek.” Kaşlarını kaldırdı. “Beni eve bırakarak zaman kaybedebilirsin, taksiyle seni takip ederim.”  Gözlerimi devirdim. Başımı iki yana sallayıp güldüm. O da omzunu silkti. “Bazen inatçı olduğun gerçeğini göz ardı ediyorum sanırım.”  Sağ elim direksiyondayken diğer elimle alnımı ovaladım. Seslice ofladım. Önümdeki arabayı asırlardır bekliyormuşum gibi hissetmeye başlamıştım. Her acelem olduğunda böyle trafiğe takılmak beni çıldırmanın eşiğine getiriyordu. Neler olduğunu anlamıyordum. Ama önemli bir şey olmasa, gerçekten çok önemli olduğuna inandığı bir şey olmasa böyle alelacele beni çağırmazdı biliyordum. Sesindeki o ton o kadar ürperticiydi ki nefesimi kesiyordu. Yasemin bana bakıp gülümsedi.  “Biraz sakinleşmeye çalış. Çok kötü bir şey olmadığına eminim.”  Derin bir nefes alıp yavaşça verdim. Haklıydı. “Sesi çok kötü geliyordu.” diye mırıldandım içimdeki endişe tohumlarına engel olamayarak. “Çok telaşlıydı. Fırat genelde o kadar kolay endişeye kapılmaz, biliyorsun.”  Başını salladı. “O zaman senin daha da sakin olman lazım. Her ne olduysa ona destek olman lazım. Sen de böyle yaparsan Fırat’ı kim sakinleştirecek?” Gözlerinin içinde, o inen sisin tam orta yerinde filizlenen korkuyu görebiliyordum.  Yeniden ofladım. Evet, doğru söylüyordu. Biliyordum. Ama aniden içime işleyen soğuğu nasıl anlatabilirdim? Birden ruhuma dolanan kara yılanı nasıl açıklayabilirdim? Sanki. Sanki öyle kötü şeyler olacaktı ki içim buz tutmuştu. İnsan kötü bir şey olacağını ne kadar önceden hissedebilirdi? Elimi uzatsam durdurabilirim gibi geliyordu ama elimi uzatmaya gücüm yetmiyordu. Bir şeyler oalcaktı. Hayatımı orta yerinden krıacak bir şeyler olacaktı sanki. Göğsüm sıkışıyordu.  Ona gülümsemeye çalışarak elini tuttum. “Ben iyiyim. Asıl senin iyi olmanı istiyorum.” Elimi sıktı hafifçe. “Korkmana gerek yok.”  “Korkmuyorum ben.”  Burnunu dikmesine, küçük bir kız gibi korktuğunu asla kabul etmeyen hallerine bayılıyordum. Elimde olmadan güldüm. İçimdeki o zehir zemberek hissin, oyucu ve yırtıcı hissin, aktığını hissediyordum. Yasemin her zaman böyleydi. Çok anlamlıydı benim için. Ruhumdaki tüm karanlığı alıp yok edebiliyordu. Bazen ona haksızlık gibi geliyordu bütün bunlar. Bendeki karmaşayı, düzensizliği, dağınıklığı alıp kendine saklıyordu. Kendini dağıtıyordu. Bunu yapmamalıydı ve ben ona yapma demeliydim. Onu gerçekten solduruyor muydum? Ama giderse, bir gün o da giderse, kendi bulanıklığımda ne yaparım bilmiyordum.  Otomatik hareketlerle direksiyonu sağa kırıp frene bastım. Fırat ilerideki bankta oturuyordu. Yasemin’i görünce kaşlarını çattı. Öfkeli bakışlarını üzerimde hissediyordum. Derin bir nefes alıp arkaya yasladım başımı. “Sen arabada kal.”  Kapıyı yarısına kadar açmışken durup bana baktı. “Neden?”  Ona uzanıp saçlarını okşadım. Şakağından öptüm hafifçe. “Yasemin burada bekle. Lütfen.” Kapıyı çekip kapattı. Gözlerini üzerimde gezdirdi. Yüzümde ne görüyorsa onu daha da korkutuyor gibiydi. Kalmak istemediğini biliyordum yine de başını salladı. Kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı. Orada çok fazla öyle kalamayacağını biliyordum. Muhakkak birkaç dakika içinde yanımızda olacaktı. Ama o gelene kadar belki Fırat’tan olayın aslını öğrenebilirdim. Arabadan inip Fırat’a doğru yürüdüm. Bana bakıp gözlerini devirdi. Kaşlarını çatıp elini çenesine dayadı. “Sana Yasemin’i getirme demiştim. Hatta sakın Katre’ye hiçbir şey söyleme de demiştim.” Çenesini kaşıyıp yayvan bir gülümsemeyle güldü. “İlkini dinlemediğine göre ikincisini dinlemiş olacağını da umamam değil mi kardeşim?”  Yorgun hareketlerle yanına oturdum. “Seninle konuşurken yanımdaydı.” Açıklama niyetiyle söylemiş gibi dursam da içimden geçenler çok farklıydı. Fazla kötüydü. Rahatsız edici, ürpertici… “Durmadı. Ama Katre ile hiç konuşmadım.” Başımı çevirip yan profilini süzdüm.  “Neler oluyor sahi Fırat?” Fırat neşesi eksik bir kahkahayla güldü. Gözlerimi onun baktığı yöne çevirdiğimde bize doğru yaklaşan Yasemin’i gördüm. Hafifçe gülümseyip tek omzunu silkti. “Yüzün çok şirin Fırat. Sanki birini öldürmüşsün ya da gelmeseydik yapmak üzereymişsin gibi.”  Başını sallayıp homurdandı ağabeyim. Dirseğini dizine yaslayıp eliyle saçlarını karıştırdı. “Senin burada olmaman gerekiyordu Yasemin. Ama madem gelmişsin yapacak bir şey yok.” “Evet, tamam soru sormayacağım biliyorum.” Alt dudağını ısırıp karşımızdaki banka çöktü yavaşça. “Sadece sessizce seni dinleyeceğim.” Fırat ağzını açmıştı ki ona fırsat vermeden devam etti Yasemin. “Sözünün kesilmesinden hoşlanmıyorsun, biliyorum.”  Kendimi tutamayıp güldüm. Göz göze geldiğimizde bana yüzüne en fazla yakışan tebessümlerinden birini hediye etti. Başımı iki yana sallayıp güldüm. Onu seviyordum, bundan nasıl şüphe edebilirdi?  Fırat yeniden homurdandı. “Romantik takılmaya çalışmayı bıraksanız da konuya gelsek.”  “Anlat o zaman artık Fırat.” Elimi omzuna vurup söylendim. Karışık görünüyordu ama sanırım daha kötü bir şeyler beklemiştim. İçimdeki düğüm gevşerken rahat bir nefes aldım. Belki de o kötücül his yanılıyordu.  Derin bir nefes alıp verdi Fırat. “Bakın çok kolay anlatılabilecek bir şey değil bu. Şu an o kadar şaşkınım ki nasıl anlatacağımı bile bilmiyorum. Nereden başlayacağımı da bilmiyorum.” Elini alnına dayayıp gözlerini kapattı. “Delirmek üzere olabilirim.”  Yasemin tek kaşını kaldırıp bana baktı. Hiçbir şey anlamıyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Neler olduğuna dair en ufak fikrim bile yoktu. “Fırat.” diye başlamıştım ki elini kaldırıp susturdu beni.  “Sakin ol, anlatacağım. Sadece nereden başlayacağıma karar vermeye çalışıyorum.”  “En başından başlayabilirsin.” Yasemin sağ omzunu silkip tedirgince güldü. Ortamın gergin havası onu etkilemiş olmalıydı. Kaşlarımı çattım. Bakışlarımı fark edip gülümsedi. Kendisi gerginken bile beni rahatlatmaya çalışması diken gibi batıyordu kalbime.  Fırat çenesini kaşıyıp bir bana bir de Yasemin’e baktı. “Bugün Katre’nin ağabeyleri geldi.”  Ne?  Bir süre beynim duyduklarını algılamayı reddetti. Bu, bu… Çok saçma bir şeydi. Frıat gerçekten delirmişti sanırım. Ya da şaka yapıyordu. Ama hiç komik değildi. Katre’nin hiç kardeşi yoktu. Tabi ki yoktu.  Şaşkınlığımın en koyu derinliğinde nefes dahi alamadan bekledim. Konuşamıyordum, düşünemiyordum. İşin kötüsü soru bile soramıyordum. Ağzımı anlamsızca açıp kapattım. Olayları birbiriyle ilişkilendiremedim bir türlü. “Nasıl yani?” Sormak istediğim sorunun bir benzerini Yasemin dile getirdiğinde ona döndüm gözlerimi kırpmadan. Güzel yüzünden ne kadar şaşırdığı açıkça belli oluyordu. Gözlerini kocaman açmış öne doğru eğilmişti.  Fırat derin bir nefes daha alıp sıkıntıyla verdi. “Şaşırdığınızı biliyorum ama yanılıyor değilim.” Ensemden tutup sarstı beni. “Uydurmuyorum da.”  “Ağabey bu, bu yani…” Kendimi zorlayıp yutkundum. Katre’nin gülümseyen hayali geçti gözlerimin önünden. Her şey mi yalandı? “Ben anlamıyorum.” Sesim uçsuz bucaksız bir borudan gelir gibi sönüktü. Çok uzaklarda kalmış silik bir anı gibi. Katre’nin hayalimdeki tebessümü gittikçe daha da sönüyordu. Katre’nin gülümseyen silueti gittikçe uzaklaşıyordu.  Başını sallayıp ensemi daha fazla sıktı. “Bunu söylemek çok zor, çok acı. Ama doğru. Ben de çok şaşkınım, inanmak istemiyorum ama.” Katre… O, o aslında… Hayır, hayır! Bütün duygular gözlerimde toplanmışken onları kırpamadım bile. Ruhumun bütün nehirleri kendi çaresizliğinde kurudu. Yollar yolları kucaklamaktan vazgeçip karmaşık bir labirentte son buldu her biri. Hiçbirinin ucu ona çıkmıyordu.  Katre yalnız bir köşede, kendi köşesinde kimsesizliğine çekilmiş öylece duruyordu. Hayır, Katre ağlıyordu. Ruhuma depremler salarak, varlığımı uçurumlara sürerek ağlıyordu. Bütün damlalar hayatının en büyük yalanını yıkayamıyordu bile. Bunu bilse, bunu öğrense o ne yapardı? Katre bununla nasıl yaşardı? Peki, ben bildiğim halde ondan gizleyerek nasıl devam edecektim yüzüne bakmaya? “Ama…”  Söylemek istediklerim dudaklarımda düğümlenirken sadece bu döküldü boşluğa. Konuşma kabiliyetini zamansız yitirmiş bir hayal gibiydim. Yeniden yutkundum yavaşça.  Fırat tek eliyle gözlerini ovuşturdu. “Bunu bilmiyor.”  Yasemin öfke saçan gözlerini ikimiz arasında gezdirdi. “Neden? Bunu ondan neden saklıyorsunuz? Hepiniz birden bilerek ve isteyerek o kızı kandırıyor musunuz?” Öfkeli nefesleri havada şakladı. “Bu onun hayatı.” Sitemle söylendi. Yasemin’in öfkesine tepki veremeyecek kadar uyuşmuştum.  Yıllar, bizim yıllarımız yalanlarla örülmüştü. Katre bütün bunların arasındaki en masum kalan kişiydi. Ama tüm oyunlar onu buluyordu, ona yazılıyordu. Onu bütün kötülüklerden koruma arzusu büyük bir şiddetle baskı yapıyordu içimde. Katre’nin daha fazla üzülmemesi için yapamayacağım bir şeyin olmadığını hissediyordum.  “Hülya teyze…” Yalnızca bunu merak ediyordum. Bir kadın öz çocuğu olmayan birini bu kadar sevebilir miydi? Hülya teyzenin Katre’ye olan aşırı ilgisini, bağlılığını bilmeyen kimse yoktu. Onun gözlerindeki duygu selini çok yakından tanıyordum. Annem, benim annem bile öz oğlu Fırat’a karşı bu kadar sevecen olamamıştı asla. Onu öyle kucaklayamamıştı.  Fırat saçlarını karıştırdı. “Eğer öz kızı olsaydı onu ancak bu kadar sevebilirdi.”  Yavaşça başımı salladım. Buna itiraz edebilecek kimseyi tanımıyordum. “Peki, sen nereden biliyorsun?”  Hafifçe güldü. “Daha yeni öğrendim. Erkan, yani ağabeyi, gelip beni buldu. Evlatlık işleriyle babam ilgilenmiş. Ölmeden önce de annesiyle irtibat halindeymiş anladığım kadarıyla. O ölünce de bana ulaştılar. Önce inanmadım ama sonra Hülya teyzemle konuştum.” Başını eğip iki yana salladı o konuşmayı hatırlamak ona acı veriyormuş gibi.  Yasemin huzursuzca kıpırdandı yerinde. Öne doğru eğilip dizlerini dirseklerinin üzerine koydu. “Başka kimler biliyor?”  “Annem. Halam ve Asiye abla. Babam da biliyordu tabi.” Tatsız, ruhsuz bir tebessümle kaşlarını kaldırdı. “Aslında onu bulan da babammış.” Elimi kaldırdım hızlı hareketlerle. “Dur dur bir dakika. Şu işi en başından başlayarak anlat. Bildiğin her şeyi.” Yasemin başıyla beni onaylayıp elime uzandı. Elini sıktım güç almak için ya da duyduklarıma hazır hissedebilmek için. Çünkü şu an kendimi hiç olmadığım kadar çaresiz hissediyordum.  Başını yavaşça salladı Fırat. “Tamam, başlayalım.” Derin bir nefes aldı. “Hülya teyzenin çocuğu olmuyormuş. O zamanlar ne kadar çocuk istediğini hatırlıyorum. Tüm çocuklara o kadar düşkündü ki anlatamam. Her gün bizimle oyunlar oynardı, kitap okurdu. Sorna durup dururken ağlamaya başlardı. Ama böyle bir şey düşünemiyor tabi insan çocukken. Her neyse. Bundan tam 22 sene önce yazlıkta olduğumuz bir dönem babam heyecanla eve geldi. Yani onu uzun süredir böyle mutlu görememiştik.” Omzuma vurdu yavaşça. “Sen hatırlamazsın o zamanları.”  “Sonra?” Gözlerini devirip heyecanla devam etmesini bekledi Yasemin.  Fırat kaşlarını çatıp aksice söylendi. “Soru sormayacaktın.”  “Bu bir soru değildi.”  “Tamam Fırat. Devam et.”  “İşte o gün Katre’nin babasıyla konuşmuş. Evlatlık meselesini… Anladığım kadarıyla Ferhat amcamlar uzun süredir bunu düşünüyorlardı. Çünkü babam adamla konuşup anlaşmış. Yani sanırım… O an pek hoş konular gibi gelmemişti bunlar. İlgimi de çekmiyordu. Zaten ne konuştukları çok umurumda da değildi. Ama bebekten bahsettiklerini duymuştuk. Biz de doğal olarak ikisinin çocuğu olacağını düşündük Dicle’yle.”  Çenesini kaşırken daha iyi hatırlamak ister gibi gözlerini kıstı. Yasemin eli elimde gözlerini Fırat’a dikmiş dikkatle dinliyordu. Bense Katre’yi düşünmekten, onun neler hissedeceğini düşünmekten yoğunlaşamıyordum bir türlü.  Kısa arasından sonra devam etti Fırat. “Daha sonra annesi yazlığa geldi. Yani Katre’nin annesi.” Bunu duymak öyle garipti ki. Aslında o bunu söylerken Hülya teyzemden başkasından bahsettiğini bilmekti asıl garip olan. Böyle bir şey nasıl olabilirdi? “Annemin sinir krizi geçirdiği günlerden biriydi. O yüzden biz halamlara geçtik. Kadın geldikten sonra apar topar gittik.” Derin bir nefes daha aldı. “Altıncı çocuğuna hamileymiş o sıralar. Bakamayacakları için evlatlık vermeye karar vermişler.” Yüzü buruştu düşündükleriyle. “Aslında oralar benim için de karanlıkta. Öyle olduğunu sanıyorum ama başka nedenleri de olabilir. O günü sadece annemin çığlıkları sayesinde hatırlayabiliyorum. Korkunçtu.” “Sonra doğurduğunda hemen aldılar mı Katre’yi?” Onun hayatının bu kadar zor olması beni kahrediyordu. O küçücük haliyle nasıl başa çıkabilirdi bu tür acılarla? Sesim hislerimle birlikte dağıldı.  “İyi de herkes hamile olmadığını anlardı o zaman.” Yasemin tek kaşını kaldırıp omuz silkti.  Fırat arkasına yaslandı yavaşça. Kollarını göğsünde kavuşturup gözlerini uzaklara dikti. “Hemen sonra Hülya teyzeler Ankara’ya gittiler. Zaten bebek için tedavi görüyorlarmış. Onu da sonradan öğrendim.”  “Kimse neden Ankara diye sormadı mı?”  “Yasemin soruları sonraya saklasak?” Ağabeyimin ne kadar karışık olduğunu anlayabiliyordum. Yasemin’i sakinleştirmek için elini sıktım. Biraz sabredebilirdi. Fırat yine de ona cevap verdi.  “Sormuşlardır belki. Ama orada çok ünlü bir doktor bulduklarını söylediklerini biliyorum. Ayrıca Ankara’da hiç akrabaları olmaması da büyük etkendi sanırım.”  Bildiğim bütün hikaye yeniden yazılırken nefessiz kalmış gibi hissettim. Bu hayatın içinde bu hayattan habersiz büyümüştük. Bilmeden yaşamıştık yıllarca. Beni bu denli etkilediyse Katre’ye neler yapacağını düşünemiyordum bile.  “Neden yut dışı değil?” diye sordum. Ferhat amca Amerika ve Fransa’da da çalışmıştı bir süre. Pekala oraya tedaviye gitmiş gibi yapabilirlerdi.  Fırat öfkeli bir bakış attı bana. Yüzümü buruşturdum. Sorular…  “Çünkü Katre ülkede doğacaktı. Sonra kimliksiz bebeği mi kaçırsalardı? Annesi de diğer çocuklarını bırakıp gitmek istemedi. Maaile hepsini nereye götürselerdi?” diye açıkladı. “Onlar Ankara’dayken babamda burada Katre’nin ailesiyle ilgilenmiş. Bütün masrafları karşılanmış o aralar. Katre doğduktan sonra bebeği de alıp yanlarına gitmiş.”  “Sonra nüfusa geçirip döndüler öyle mi?” Hikayenin sonu gelmiş gibiydi. Yasemin yavaşça yutkunup cevabını bekledi. Terleyen ellerinden sıkıntısı bana taşıyordu.  Başıyla onayladı Fırat. “Tabi Hülya teyze ondan önce herkesi arayıp hamile olduğunu söylemiş. Evde şenlik havası vardı. Halam, babam falan o kadar mutluydu ki.”  Anlamadığım bir nokta vardı. Mantığa oturtamıyordum. “Peki, kimse hamilelik dönemine en azından doğuma falan gitmeyi düşünmedi mi?”  “O sıralar İlyas amca kanser tedavisi görüyordu hastanede. Ameliyat olmuştu bir de. Hiçbir yere gidecek durumda değildiler. Ama o küçük bebeğin o yaşlı adama yıllarca yaşama sevinci olduğunu biliyorum. Katre’yi çok severdi.”  Garip bir tebessüm şekillendi yüzümde. Dedesi öldüğünde Katre yıkılmıştı.  “Ardından iki ay kadar Ankara’da kalıp İstanbul’a döndüler. Biz de yazlıktan dönmüştük o sıralar. Sonra yeni hayatımız başladı. Çok güzel bir bebekti.” Yüzünü iki eliyle ovuşturdu. Anlattıklarının yükü altında eziliyor gibiydi. Ben de bundan böyle Katre’nin yanında bildiklerimin altında ezilecektim. Ona bunu yapamazdım. Aslında tüm hayatın, hayatım dediğin her şey yalan diye ben söyleyemezdim ona. Duyduğunda yüzünde beliren anlamı görmeye dayanamazdım.  Hafifçe öksürüp düğüm düğüm olan boğazımı temizledim. “Şimdi konunun neresindeyiz Fırat?”  Kaşlarını kaldırıp indirdi. Derin çizgiler yol aldı yüzünde. “Kardeşleri onu görmek istiyor.”  Yasemin gözlerini kocaman açıp elini çekti. Elini üzerine sildi yavaşça. Ne yaptığını biliyormuş gibi bir hali yoktu. “Yani onlar biliyorlar öyle mi? O zaman Katre’ye de söylemek istiyorlar.”  Fırat kaşlarını kaldırdı bir kez daha. “Tam olarak öyle değil. Babalarını yıllar önce kaybetmişler. Üç ay önce de anneleri ölmüş. Ve ölmeden önce günah çıkarmak istemiş belki de. Her şeyi anlatmış. En küçük kızını. Hepsinin öldü bildiği kardeşlerinin aslında ölmediğini.” Kollarını havaya kaldırdı. “Onu nasıl verdiklerini falan. Çocuklar da onu bulmak istemişler.”  Kafam çorba olmuşken kendimi olaya veremiyordum. Tek düşündüğüm Katre’ydi. Yalnızca onun acısıyla mahvoluyordum şu an. “Senden ne istiyorlar?” diye sordum.  “Babam yedi ay kadar onlarla ilgilendiği için en çok onu tanıyorlar. Annesi adını vermiş ve onlar da beni buldular.” İçinde tuttuğu havayı gürültüyle geri verdi. “Katre’ye gerçeği açıklamak niyetinde değil gibiler. Sadece iyi olup olmadığını bilmek istiyorlar. Ya da bana oynuyorlar.” Şakaklarını ovmaya başladı. “Kafayı yemek üzereyim.”  Yasemin iyice öne eğilerek bize yaklaştı. “Bence bilmeli.” diye fısıldadı yavaşça. “Ne kadar geç öğrenirse onun için o kadar kötü olacak.”  Fırat başını iki yana salladı süratle. Bu dediğini kesinlikle reddettiğini gösteriyordu. “Bu bizim meselemiz değil Yasemin. Söyleyecek biri varsa o Hülya teyzedir. O da ne zaman uygun görürse o zaman açıklar.”  “Söylemek isteseydi çoktan söylerdi. Öyle bir niyeti yok görmüyor musun?”  Onlar ısrarla tartışırken ben hangisinin daha kötü olduğuna karar vermeye çalışıyordum. Hiçbir şey bilmeden yaşaması mı yoksa her şeyi öğrenip bizden uzaklaşması mı? Çündü giderdi. Gitmek isteyeceğini biliyordum.  “Kolay olduğunu mu sanıyorsun? Ona o kadar bağlı ki kaybedecek olmanın fikri bile Hülya teyzeyi delirtiyor.” Fırat cümlesini bitirdiğinde son olaylardan herkesin haberi olduğunu anladım. Birkaçımız dışında herkesin.  Başım öğrendiklerimin ağırlığıyla taşınamaz hale gelirken bir tek Katre’yi görmek istiyordum. “Şimdi ne yapacağız?” diye sordum konuşmakla konuşmamak arası bir sesle.  Fırat önce bana sonra Yasemin’e baktı. “Biz seninle Katre’nin ağabeylerini görmeye gideceğiz işte. Yasemin gelemez.”  Ben başımı sallarken Yasemin burnunu dikti. “Ben de geliyorum.”  Arabanın anahtarını çıkarıp eline tutuşturdum. “Sen eve git. Ben Fıratla dönerim.”  Anahtarlı elimi tutup iyice sıktı. Gözlerinden son derece kararlı olduğunu okuyordum. “Seni böyle yalnız bırakamam. Aras haline bak. Dağılmış gibisin…”  Haksız sayılmazdı. Hayır, hiç haksız değildi. Ne düşüneceğimi şaşırmış halde bocalamıştım. Kelimenin tam anlamıyla dağılmıştım. Her şeyin kurmaca olduğunu aniden öğrenmek mahvediyordu. Ama en çok Katre… Onun halini gözümde canlandırmaya çalıştıkça daha beter hale gelmiştim. Buna dayanamayacağını biliyordum.  Şakağından öptüm yavaşça. İlk önce kendisi için endişelenmesi gerekiyordu onun. Ve bebeğimiz için… “Beni merak etme. Sen eve git sevgilim.”  Başını çeneme dayayıp gözlerini kapattı. “Aras lütfen… Yanında olmak istiyorum.”  Sağ elimle yanağını kavradım. Gözlerimi gözlerine sabitleyip gülümsemeye çalıştım. “Bebeğimize dikkat etmek zorundayız.”  Yüzünü geriye çekti. “Sana da dikkat etmeliyim.”  “Israr etme güzelim. Güzel yemekler yap akşama.” Saçlarını okşadım.  Başını iki yana salladı. Fırat derin bir iç geçirdi. Yasemin ona döndü yavaşça. “Sen önden git. Biz seni izliyoruz.” Fırat bana bakıp başını salladı. İtiraz etmeden arabasına doğru yürüdü.  Yol önümde akarken gözlerimi kıstım. Odaklanmak istediğim tek şey bu zamandı. Anın içinde bulunduğum diliminde az önceyi yok sayarak yaşamak istiyordum. Böyle bir şey çok fazlaydı. Çok ağır bir yüktü. Yıkıcı bir yalandı. Genzim yanıyordu. Burnuma yanık kokusu geliyordu durmadan. Yanan bir ömür gibi. İçimdeki o kara yılan, yakıcı ve yıkıcı his, dikenlerini her hücreme saplıyordu. Göğüs kafesimin ortasına bir cehennem bırakılmış gibiydi. Bırakılmıştı ve giderek büyüyecekti.  “Buna inanamıyorum.” diye mırıldandı Yasemin. Buna inanamıyordum. Sesinden ağlıyor olduğunu anlıyordum. “Bir insan çocuğunu nasıl bırakır? Nasıl böyle yaşanır?” İçli bir sesle hıçkırdı. “Katre öğrenince ne yapacak?”  Onunla konuşmak istiyordum. Ama içimdeki gürültüden konuşamıyordum. Zaten Yasemin de benimle değil kendisiyle konuşuyordu. Yol önümde akıyordu. Bir ömür gözlerimin önünde taşkın bir nehir gibi akıyordu. Gözlerimi kapatmak istedim. Gözlerimi kapatıp her şeyi başa sarmak. Yapamıyordum.  Hayatta her şey anlıktır. Tek bir an. O kısacık dilimden sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir. Olmaz. Beynim tehlike sinyali vermeden önce o kırmızı arabanın, kırmızı ve hızlı, arabanın benim cehennemim olduğunu biliyordum. Acı bir firenle direksiyonu sağa kırdım. Öndeki araba ileri doğru atıldı. Arabayı çevirmek istedim. Lastiklerin isyanını bile duyuyordum. Araba kaydı. Yasemin’in korkmuş sesini, acı çığlığını tenime çarpıyormuşçasına gürültülü duyuyordum. Gözyaşlarının sesini bile duyuyordum. Beynimin içinde senfoni orkestırası yüksek sesli bir parçaya giriş yapmıştı. Kırmızı arabayı görüyordum ve ne yaparsam yapayım o cehenneme çekileceğimi hissediyordum.  Kısa bir an. O anda her şey birden oldu. Ve hepsi birden gitti. O çarpma sesi beynimin tüm kıvrımlarına, bütün hücrelerine sonsuza dek silinmemek üzere kazındı. Ne zaman gözümü kapatsam aynı sesi duyabileceğim kadar canlı kalacaktı daima. Ölmem gerekmiyor muydu? Ya da en azından bayılsaydım. En azından görmemiş olsaydım.  Haykırışlarım dilimde düğümlenirken içim döküldü sokağa. Ciğerlerim parçalandı yokluk havuzunda. Ağlıyor muydum, bağırıyor muydum bilmiyordum. Tek bildiğim ona bakıyordum. Elimi sımsıkı tutarken gevşeyen eline… korkuyla dolu açılmışken birden feri sönen gözlerine… Dudaklarında yarım kalmış tebessümüne… Karnına gitmiş olan diğer eline… Ve görüş açıma giren her ayrıntıda daha fazla dibe sürükleniyordum. Onu görüyordum. Bu nasıl bir kıyımdı, bu hangi kıyametti?  Elimi kaldırmak istiyordum. Ama hiçbir şeye gücüm yetmiyordu. Göğsümdeki cehennem tüm vücuduma yayılmıştı. Bedenim tamamen bir ateşin içinde kalmıştı. Kulaklarımdaki müzik durmadan artıyordu. Durmadan büyüyordu. Çığlıklara karışıyordu. Operaya dönüyordu zihnimde. Tanıdık bir ses adımı anıyor gibi geliyordu. Sahnede adım bir müziğe karışıyordu. En çok Yasemin. Biri tanıdığım bir besteyi, onun için tamamladığım bir besteyi, onun adıyla söylüyordu. Ona uzanmak istiyordum. Ama bana bakmıyordu. Başı diğer tarafa düşmüştü. Gözlerini göremiyordum. Gidemezdi. Beni bu cehennemde, bu kıyamette, bu lanet yerde tek başıma bırakamazdı.  Kıpırdayamıyordum. Oysa ona uzanmak istiyordum. Genzim yanıyordu. Burnuma yanık kokusu geliyordu. Çoktan yanıp bitmiş bir ömür gibi. Adını haykırmak istiyordum dikenli çalılar dolanıyordu. Gözlerim kapanıyordu. Sonnuda ölüyor oluşuma gülümseme istiyordum. Beynimdeki müzik giderek artıyordu.  Yasemin’in elini tutmak istiyordum. İkimizin de ölmesi çok fazla, demek istiyordum. Lütfen, sen kal. Lütfen, gitme. Lütfen, gideceksen de bensiz gitme. Sensiz yapamam. Bununla yaşayamam.  Gözlerimi açtım. Yasemin o gün ölmüştü. Ama ben o günü hatırladığım her an ölüyordum. Durmadan. O cehennem içimde yanmaya devam ediyordu. Gözpınarlarımın hemen kıyısında. Onu koruyamadığım için, onu kurtaramadığım için, onunla gidemediğim için bu cehennemde sonsuza kadar yanmam gerekiyordu. Ve yanacaktım da. Biliyordum ki bu cehennem asla sönmeyecekti. Ama her şeye rağmen, tüm o dikenli çalılara, zehir zemberek hislere, kızgın lavlara rağmen hayat devam ediyordu. Kıyametimi diğerlerini yakarak yaşamayı bırakıp yürümeye devam etmem gerekiyordu.  Bugün Yasemin’in ölümünün ikinci yılı. Bugün ona vedamın ilk günü. Bugün göğüs kafesimde durmadan yanan cehennemin doğum günü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD