Mum: alıngan. Kendi ateşiyle
kendini yok eden yumuşakça.
Erimek üzere varsın, kaderine inanırsın.
Ölürken fark edilmez, ışığın solduğu zamansın.
Hiçbir aşk titremez sonsuza değin
bütünlüğünü yitirişinden ölür bir mum
ve insan acıdan ölür bir gün.
Birhan Keskin
Karanlık her yeri kaplamışken yürümek zordu. Hayır, daha zoru… Bacaklarıma dikenli çalılar dolanırken ıstırapla yüzümü buruşturdum. Dikenler derimi çiziyor, parçalıyordu. Bacaklarımdan kan sızıyordu. Yürüdüğüm toprağa kanımı bırakıyordum. Kahverengiye kırmızı… Bacaklarıma bakmaya korktum. Görürsem, eğer ki o kırmızı kanı görürsem ağlamaya başlayacağımdan çekindim. Kurak toprak sanki kanımı bekliyordu. Vücudum titremeye başladı. Canım giderek daha fazla yanmaya başlamıştı. Farklı boyutlarda acılarla sınanıyordum. Acı dayanılmaz hale gelene kadar yürümeye devam ettim.
Nereye gideceğimi, nereye varacağımı bilmiyordum. İşin kötüsü düşünemiyor, idrak edemiyordum da. Beynim karar verme yetisinden git gide uzaklaşırken ağaç olduğunu düşündüğüm şeye elimi dayadım. Çok yavaş yürümeme rağmen nefes nefese kalmıştım. Buz gibi esen rüzgar bedenimi sarıyor, iliklerime işliyordu. Ürkütücü baykuş sesleri her tarafımda yankılanırken gözlerimi açık tutmak için çabaladım.
Yorgunluk beni esir aldı ardından. Gözlerimden engelleyemediğim birkaç damla dudaklarıma ulaştı. Ağrıdan zonklayan bacaklarımın adım atmaya takati yoktu. Bu ağacın dibine kıvrılıp yatmak istiyordum. Ama burada kalamazdım. Bu korkunç yerde tek başıma kalamazdım. Ne olacağını bilmiyordum, başıma ne geleceğinden emin değildim. Dudaklarımı sertçe ısırıp yola devam etmeye çalıştım. İki adım sonra dikenlerin ezici baskısının sona erdiği boş bir alana çıktım. Boşlukta esen rüzgar yüzüme çarptı. Islak yanaklarım buz gibi oldu. Yeniden titredim. Ormanı arkamda bırakmış olmanın ferahlığı sardı aynı anda dört bir yanımı. Birden vuran sevinç dalgasıyla hızlandım. Yürüdüm, yürüdüm ve yürüdüm. Ya da sadece yürüdüğümü sanıyordum.
Uzakta bir yerde titrek bir ışık yanıp söndü. O kadar karanlıktı ki, ben öyle karanlıktım ki o ışık birden gözlerimi aldı. Ruhumu alazladı. Hıçkırıklarım kendilerini rüzgarla savururken ışığıma yürüdüm. Kurtulmamın tek yolu oydu. Açtım, yorgundum, üşümüştüm. En önemlisi korkuyordum. Bu lanet yerde ödüm patlıyordu. Son bir gayretle ilerledim. Göz alıcı ışık etrafı iyice kaplarken gözlerim istemsizce kısıldı.
Ben… Bu ışık çok tanıdıktı. Yani aslında o… Soluk mum ışığı beni çepeçevre sardı. Evet, o mumdu. Aras… Gözlerimi bu kez mutluluk gözyaşlarım perdelerken ani bir güven duygusuyla sarıldım. O buradaydı. Benim için gelmişti. Ah Aras! Artık korku yoktu, yalnızlık yoktu. Dudaklarım içten bir tebessüm için kıvrıldı. Muma doğru yürümeye devam ettim. Onu hala göremiyordum. Yalnız ışığı… Bir tek mumunun yaydığı soluk renk her yerdeydi.
Kalbim aşkımın nağmeleriyle haykırırken mumu tutan elini gördüm. Göğüs kafesim heyecanla inip kalktı. El mumu yüzüne doğru götürürken nefesimi tuttum. Onu görmek… Onu…
Ve sonunda mum ışığında gülümseyen yüz Yasemin’in yüzüydü. Yasemin… Gülüyordu, gülüyordu ve durmadan gülüyordu.
Sıçrayarak uyandığımda gülen yüzü hala gözlerimin önündeydi.
Aman Allah’ım!
Bu, bu… O kadar gerçekçiydi ki. Titreyen ellerimi birbirine bastırdım. Gözyaşlarım hala yanaklarımı yalıyor, dudaklarımda son buluyordu. Bedenim tepeden tırnağa ürperdi.
Onu görmüştüm. Yıllar sonra ilk defa yeniden kabusum olmuştu Yasemin. Yine aynıydı, her şeyi… Gözleri, içinde mumun alevi parlayan yeşil gözleri… Gülüşünün insanı sersemleten yumuşaklığı ve o küçük gamzesi… Saçlarının omzundan kayışı… Ellerimi yüzüme bastırıp hıçkırdım. Bunun bir anlamı olmak zorundaydı. Omuzlarım şiddetle sarsılırken her şey anlamsızdı. Başımı iki yana salladım. Ama gözümün önünden bir türlü gitmiyordu. Uyanmış olmama rağmen, ana dönmeme rağmen o hala gözümün önünde gülüyor ve gülüyordu.
Mum… Umudun tek kırıntısı olan mumu onun elindeydi işte. Aras’ın ışığı… Bu benim için imkansız olduğunu mu haykırıyordu? Bu benim karamsarlığımın son raddesi. Tuzlu damlalar yüzümü yıkarken ruhumu kirlerinden arındırdı.
Merdivenlerden gelen ayak sesleriyle kendimi aniden yatağa atıp çarşafı başımın üzerine kadar çektim. Odamın kapısı açılıp kapandı. Yatak birinin ağırlığıyla esnerken dişlerimi dudaklarıma bastırdım.
“Katre uyumadığını biliyorum canım.”
Müge’nin tereddüt dolu sesi kulaklarıma ulaştığında beynim binbir acil durum üretti. Sesinde hafif bir telaş seziliyordu. Korkuyla yerimde doğruldum. Yoksa Aras’a bir şey mi olmuştu? Bunu mu hissetmiştim?
Titreyen dudaklarımı kilitlerken sorarcasına yüzüne baktım. O soruyu dillendiremezdim. Bunu yüksek sesle söylemek bile kalbime işkenceler yapıyor, onu uçurumlardan savuruyordu. Bir şeyler anlatsın diye bekledim. Ama Müge öylece durup yüzüme baktı. Dakikalarca ya da saatlerce… Zaman hep lüzumsuz bir ayrıntıydı hayatımda. Onsuz geçen zaman…
Hafifçe öksürüp boğazını temizledi Müge. Bu konunun önemli olduğu anlamına gelirdi. Bu kıyametin habercisi gibi bir şeydi.
“Bir konuğumuz var.” dedi yavaşça. Kaşlarımı çattım. Zihnim bütün anlamları tararken sessiz kaldım. Arasla bağlantısını çözemediğim konuk ilgimi cezbetmekten uzaktı. Benim bütün dünyam yalnızca onun etrafında dönüyordu. “Aslında beklemediğimiz biri. Yani…”
“Müge şunu bir kerede söylemeyi dene.” Umursamaz tavırlarla ayağa kalkıp üzerimi düzelttim. Gardırobumu açtım aheste hareketlerle. “Aras’ı gördün mü bu sabah hiç?”
Müge derin bir nefes alıp verdi. “Evet, yani aslında gelen onun misafiri.”
Kaşlarım çatılırken tamamen Müge’ye döndüm. “Ne demek şimdi bu?”
Kollarını göğsünde bağlayıp cama doğru yürüdü. Söyleyip söylememek konusunda kararsız kaldıklarını gözlerinden okuyamamam için bunu yaptığını bilecek kadar tanıyordum onu. Neyi nasıl söyleyeceğine karar veremiyordu. “Duru.” dedi ardından tek sefer.
Duru gelmişti. Duru gelmiş olamazdı. Hayır, tam o sayfayı kapatıyoruz derken. Tam da Aras geri dönüyorken bunu yapmış olamazdı. Aras’ı o eski kimsesiz günlerine geri götürecek olamazdı. Kahretsin. Allah kahretsin. Aniden Yasemin’i gördüm yeniden. Mumu havaya doğru kaldırıp bana uzatırken gülüyordu. Anlamlar birbirleriyle çatıştı. Aras’ın tek umudu yine Yasemin’de hayat buluyordu. Ve ben dipsiz kuyularda, sonsuz denizlerde tek başıma boğuluyordum.
Dolan gözlerimi yere çevirdim. Müge’nin devam etmesine gerek yoktu. Ama o yine de söyledi. “Yasemin’i anlatıp duruyor aşağıda.”
Başımı salladım. Şu dünyada ben Müge’yi nasıl seviyorsam Duru da Yasemin’i öyle seviyordu. Ve bu kadar zaman sonra tam da bugün çıkıp geldiyse bir nedeni olmalıydı. Düşüncelerimi, korkularımı, Yasemin’in gülen yüzünü unutmaya çalışıp giyindim. Müge saçımdan öpüp çıktı odadan.
Bahçeye çıkarken adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Kendimi onu görmek için hazır hissetmiyordum. Acaba Aras hissetmiş miydi? Geleceğini biliyor muydu? Yoksa Duru birdenbire, öylesine mi çıkıp gelmişti? Aras tam hastalıklı aşkından kurtuluyor derken hayatına dahil olan Duru kafamı daha çok karıştırdı. Unutuyor, atlatıyor olduğunu hissedip mi gelmişti Duru? Aras Yasemin’i asla unutmasın diye… Ağlamak istiyordum. Ağlamak ve yalnızca ağlamak… Ama şimdi değil.
Derin bir nefes alıp bacaklarımı zorladım. Serin sabah yeli yüzümü yalayıp geçti. Bahçenin doğu köşesindeki geniş masada oturanlara tek tek göz gezdirdim. Aras, Tuna, Dicle abla ve o… Duru! Sanki yıllar önceymiş gibi hissettim bir an. İçimden bir titreme geçti. Sanki onlar orada otururken Yasemin şarkı söyleyerek evden çıkacak ve masaya sıcak poğaçalarını koyacaktı. Aras ona sevgiyle bakacak ve Yasemin onun elini tutacaktı. Sanki birazdan yağmur yağacak ve tam üzerime yıldırım düşecekti.
Duru’nun hayatıma yeni acılar katmaya geldiğinden emindim. Ama lanet olsun ki elim kolum bağlı kalmıştı.
“Katre’cim, günaydın hayatım.” Dicle abla zoraki bir gülümsemeyle bana baktı. Gözlerinde bu ziyaretten ne kadar huzursuz olduğunu anlatan her ayrıntıyı okudum ve ona hak verdim.
“Günaydın herkese.” dedim yavaşça. Duru başını kaldırdığında göz göze geldik. Bu iki su damlasının buz gibi havada çarpışması gibiydi. İkisi de çarpana kadar çoktan donmuş oluyordu. Ben parçalandım o ise daha da hızlandı. “Duru hoş geldin.” diyebildim güçlükle.
Tek kaşı hafifçe kalkarken gülümsedi. Her zaman olduğu gibi… Soğuk, mesafeli ve uzak… O aynı Duru’ydu. “Katre-i Matem! Hoşbulduk.” Bu kendince bana taktığı isimdi. Çok sevdiğim o mükemmel kitap onun bunu kullanmasıyla sert bir soğukluğa neden oluyordu bende. Abartı samimiyet içeren bir kucaklama sahnesi yaşadık. Ve bu midemi bulandıracak kadar yapaydı. Duru kollarını sıkıca bedenime sardı ve ardından aniden bıraktı.
Tereddütlü bakışlarımı Aras’ın yüzünde gezdirdim yavaşça. Her santimetrekaresini ezbere bildiğim o yüzde. Öyle ki ondaki her ayrıntı bende yaşıyordu. Ve ruhumdaki her duygu yalnız onda hayat buluyordu. Varlığımın sebebi oydu. Aşkı beni vurduğunda ne kadar küçüktüm ve yokluğunun acısıyla asırlarca büyüdüm.
Aras anlayış dolu bir tebessümle bana karşılık verdi. Her hali sorun yok der gibiydi. Ama ben gözlerinin derinliklerinde herkesten sakladığı o şeyi gördüm. Hep olduğu gibi o hiçbir şey söylemeden, ben hiç soru sormadan onu anladım. Ne kadar saklamak isterse istesin bakışlarının gerisindeki o keskin acıyı gördüm. Onunla birlikte dağıldım, onunla kanadım, onunla öldüm. Aras’ın nasıl sert iklimlerde savrulduğunu en derinimde hissettim. Yalnız bu bile Duru’dan nefret etmem için yeterli sebepti. Ona yeniden hatırlattığı her şey için Duru’dan defalarca kez nefret ettim.
Duru ise beni duymuş gibi konuşmaya başladı.
“Bu hafta İstanbul’da büyük bir toplantımız vardı. Geçen hafta sonundan gelmiştim ben de. Dün işim bitince hazır gelmişken size de uğrayayım dedim.” İğreti duran gülümsemesi bundan çok daha fazlası olduğunu haykırıyordu. Bu da ister istemez garip hislerle doldurdu beni. Histeri krizine girmem işten bile değildi.
Tuna elini alnında gezdirip gülümsedi. “Ne iyi etmişsin Duru. Uzun zaman olmuştu.”
Uzun zaman… Evet, onu son görmemizin üstünden iki yıl geçmişti. Koskoca iki yıl… Acısıyla ve tatlısıyla değil yalnızca acıyla dolu iki uzun yıl… En son Yasemin’in cenazesinde bir aradaydık. O karanlık günde… Ve şimdi Duru’nun burada olması hepimize aynı günü hatırlatıyordu. Aras bununla yanıyor, kavruluyordu. Ruhundaki depremler benimkine vuruyor ikimiz birden enkaz altında kalıyorduk. Tüm şehir üstümüze yıkılıyordu.
“Ah evet.” dedi Duru dramatik bir tonda. Gözlerinden koyu gölgeler geçerken bakışlarımı ondan kaçırdım. Fırtınalar her yeri sardı. Duru aralamaktan dahi korktuğumuz günlerin sayfalarını sonuna kadar açmaya gelmişti. Lakin bu ölümcül bir hata olurdu. En çokta biz ölürdük. Aras ve ben… Devamlı olduğu gibi.
“Kahvaltı yaptın mı?” Dicle abla telaşla ayaklanırken gözlerimi kıstım. Konulardan kaçıyordu ama muhakkak açılacaktı. Bilmiyorum! Belki de ne kadar erken olursa o kadar iyiydi. Ya da asla olmamalıydı. Aras bu kez dayanabilir miydi? Dahası ben bu sefer sağ çıkabilir miydim?
Duru başını iki yana salladı. “Hayır, sabah erken çıktım. Hem birlikte kahvaltı yaparız diye düşünmüştüm.” dedi dudakları kıvrılırken. “Yine…” Nefesim boğazımda takılı kalırken boğuk bir hıçkırık kaçıp kendini havaya savurdu. Onu öksürüğe döndürmeye çalışmak bile azaptı.
Yine… Hayır! Duru asla durmayacaktı. Durmamak için gelmişti. Ama neden? Neden bu kadar zaman sonra? Neden her şey düzelmeye başlamışken?
Aras’ı aradı puslu bakışlarım. Kendi köşesinde, kendi acısıyla yoğruluyordu. Gözleri bahçedeki bir noktaya dalmıştı. Bakışları Yasemin’e bürünmüş, dudakları onun için burulmuştu. Hava Yasemin kokusuyla dolup taştı. Aras’ın bütün benliğinden yalnızca o taşıyor, yüzüme çarpıyordu. Yeniden bunları yaşamak ateşlerde yanmaktan beterdi.
Dudaklarımı sertçe ısırdım. “Ben sana yardım edeyim Dicle abla.” Başını salladı gözleri dolu doluyken. Onu teselli etmek istiyordum. Ama kendi acımdan fırsat bulamadım.
Duru da saçlarını toplayıp ayağa kalktı. “Ben de geleyim sizinle.” Aras ve Tuna’ya gülümseyip peşimize takıldı. Hıçkırmaya başlamamak için dudaklarımı ısırarak yürürken aniden durmak zorunda kaldım. Eve yeni girmiştik ve Duru kolumdan çekerek beni durdurdu. Bir an şaşkınlıkla mutfağa yürüyen Dicle ablaya ardından eli hala kolumda olan Duru’ya baktım.
“Duru?”
Elini kolumdan çekip başıyla koridoru gösterdi. Yanından geçip mutfağa gidebilirdim ama onu ikna etme fikri her şeye baskın geldi. Belki giderdi. Gitmeliydi. “Nasılsın Katre?”
Gülümsemeye çalıştım. “İdare ediyorum. Peki ya sen?”
Duvara yaslanıp omuz silkti. “Ben hiç iyi değilim. Sürekli aklıma Yasemin geliyor.” Derin bir nefes alıp ofladı. “Bu aralar sık sık onu hatırlıyorum.”
Tam karşısına geçip kollarımı göğsümde birleştirdim. “Neden geldin Duru? Aras’ı daha da kötü hale getirmek için mi?” Başımı iki yana sallarken tek amacım gözyaşlarımı engellemekti. “Ne kadar acı çekti biliyorsun. Hala da çekiyor. Neden onu unutmasına izin vermiyorsun?”
Başını da duvara yaslayıp garip bir kahkaha attı. “Yasemin biliyordu.” dedi sesi kısılırken. “Haberin yoktu değil mi? Ama o her şeyi biliyordu.”
Kaşlarımı çattım. Konu anlamlandıramadığım yönlere kayarken ne demek istemiş olabileceği aklımı kurcalıyordu. “Anlamadım.” dedim sesim hala duygularımla karışmışken. “Neyden bahsediyoruz?”
Duru binbir ima taşıyan gözlerini benimkilere sabitledi. Koyu bir nefret, hakaret ve alay görüyordum. Ama beni en çok sarsan intikam duygusuydu. Duru yeminli bir intikam meleği gibi dikiliyordu karşımda. İster istemez buz gibi ürperdim.
“Aras’ı diyorum Katre.” diye mırıldandı. Sesi bir kuşun kanat çırpışı kadar hafifti ve her çırpışında kanatları yüzüme çarpıyordu. “Yasemin Aras’a ne kadar aşık olduğunu biliyordu. Onun senin için ne ifade ettiğini ve senin de Aras için ne ifade ettiğini. Yasemin her şeyi biliyordu.”
Gözlerimi açık tutmak için insanüstü bir çaba harcarken yaşlarım usulca yuvarlandı. Bu, bu imkansızdı. Olamazdı. Yasemin bunu bilseydi her şey farklı olurdu. Olmaz mıydı? Yanaklarımı sertçe kuruladım. Bu saçmalığa bir son vermek zorundaydım. Daha fazla devam etmeden…
Fakat ben kendi iç dünyamda yalpalarken Duru devam etti.
“Ama hata yaptı değil mi? Susmakla hata yaptı.”
Derin bir nefes alıp kendimi toparlamaya çalıştım. “Saçmalıyorsun Duru ve ölmüş birini buna alet etmen…” Yüzümü buruşturup başımı iki yana salladım. “Çok kötü!”
Duru başını eğip garip bir ses çıkardı. Yeniden bana baktığında gözlerinin altı kırmızı çizgilerle boyanmıştı. “Biliyor musun, senden asla nefret etmedi. O kadar garip ki hep seni anlamaya çalıştı.” Başını yukarı kaldırıp gülümsedi. “Ve Aras yüzüğünü hala çıkarmamış.” Başını yeniden sallayıp çekti gitti.
Beni orada Yasemin’le baş başa bıraktı. İçimde ona dair anılar dönüp duruyordu. Yasemin içimde dönüp duruyordu.
2013 / Şubat
“Yok yok ben bu kızı çok sevdim Katre.” Dicle abla gülümseyerek bana baktı. “Çok tatlı ama öyle değil mi?”
Sandalyeye yaslanırken omuz silktim. “Ben Azra’yı daha çok severdim biliyorsun. Ama Yasemin de hoş kız.”
Dicle abla neşeli bir kahkaha atıp çayın altını kıstı. “Azra yakın arkadaşındı diye içerdekini karalama Katre. Çok beğendim ben.”
Yeniden omuz silktim. Azra’yı kayırmamın sebebi yakın arkadaşım olması değil Aras’ın ona aşık olmamasıydı. Ama kahretsin ki Yasemin’e aşıktı. Onu gerçekten sandığımdan da çok seviyordu. Bu içimi parçalıyor, beni mahvediyordu. Hayır, en zoru oynamak zorunda kalmaktı. Mutluyu oynamak, onlar için sevinmişi oynamak, onları çok yakıştırıyormuş gibiyi oynamak… Bunlar beni yoruyor ardından da yaralıyordu. Defalarca kez paramparça oluyordum.
Herkes onu sevmişti. Aras’tan başka Tuna, Dicle abla ve hatta Derya teyze dahi Yasemin’i epeyce benimsemişlerdi. Fırat ağabeyim bile sevmişti Yasemin’i. Aileden biri gibiydi artık… Yanlış. Aileden biri gibi olan bendim. O aileden biri olacaktı. Bunun gerçekliğiyle nefesim kesilirken ellerimle masayı kavradım. İstediğim her şeyi almıştı, olmak istediğim her yeri sahiplenmişti. Bütün hayallerim onun olacaktı. Ben onu nasıl sevebilirdim? Titrek soluklarım zorlanarak dudaklarıma çarptı.
“Sen beğendiysen sorun yok demektir Dicle Hanım.” dedim sesime güçlükle yapıştırdığım alay kırıntılarıyla. Acı çekiyordum. Fazlası dağılıyor, yok oluyordum.
Dicle abla çay bardaklarıyla dolu tepsiyi alıp mutfak kapısına doğru yürüdü. “Haydi Katre yürü içeri.” Başını iki yana sallayıp güldü. “Zevzek seni.”
Salona yeniden girmek istemiyordum. Bu işkence gibiydi, bu azaptı. Ölmeden ölmeyi yaşamak, cehennemde kavrulmaktı. Aras’ı onunla görmek kıyametin diğer adıydı. Kalbim göğüs kafesime ağır geliyordu. Tüm kemiklerim çatlıyor gibi hissediyordum.
Geri giden adımlarımla Dicle ablanın arkasından salona girdim. Tuna bana bakıp gülümsedi. Yavaşça onun yanına yürüyüp yorgun bedenimi koltuğa bıraktım. Önüme gelen çay tepsisine bakıp başımı salladım. Bir şeyler içecek halde değildim.
“Hayırdır farem sen çay severdin.”
Bu ses bugün beni ziyadesiyle yaralıyordu. Tüm hücrelerime sızıyor, her birini tek tek zehirliyordu. Ondan uzak durmak istiyordu bütün benliğim. Ama ondan uzak da duramıyordum. Ne Aras’a koşabiliyordum ne de ondan kaçabiliyordum. Bu nasıl amansız bir ikilemdi ve neden buna yakalanan bendim?
Başımı kaldırıp ona baktım. Aras da başını sağa yatırıp gülümsedi. Onun için geberiyordum ama o yanındaki kız için bütün dünyayı karşısına almaya hazırdı. Gözlerim istemsizce Yasemin’e kaydı. Koyu kestane saçları gevşek bir şekilde arkasından toplanmıştı. Birkaç dalga omuzlarına, boynuna ve yüzüne dökülüyordu. Bu haliyle hem resmi, hem samimi, hem çekici, hem de sevimli görünüyordu. Ve bu beni daha da deli ediyordu. Lanet olsun! Bu kız benden daha güzeldi. Bu kız herkesten güzeldi. Aras tabi ki onu sevecekti.
“Okulun bu dönem bitiyor değil mi kızım?”
Derya teyzenin Yasemin’e yönelttiği soruyla dondum kaldım. Kızım… Ona kızım demişti. Üstüne mezuniyet tarihini de soruyordu. Bu düğün hazırlıkları için gerekliydi sanırım. Kalbim yerinde ters dönerken gözlerimi kısa süreliğine kapadım. Açtığımda bakışlarım Yasemin’in koyu yeşil gözlerine çarptı. Bakışlarında tüm duygular iç içe geçmiş gibiydi. Bana sıcacık gülümsedi. Öyle sıcaktı ki kendimden nefret etmeme neden oldu. Ona karşı duyduğum bütün nefret için kendimden utandım. Belki de bunu hak etmiyordu. Belki de yanlış yapan bendim. Sonuçta onun tek yaptığı sevmekti. Nasıl ki ben Aras’ı delirir gibi sevdiysem o da bir şekilde sevmişti. Sonra Yasemin gözlerini üzerimden çektiğinde bütün hisler içimde birbirine girdi.
“Evet, efendim.” Kibarca gülümseyip cevap verdi. Doğal biriydi. Sıcaktı, nazikti. Muhakkak ki anlayışlıydı. O konuşurken insan bir kuş dala konmuş şarkı söylüyor gibi hissediyordu. Güzeldi; pek çok erkeği peşinden koşturacak kadar güzeldi. Ki koşturduğunu da çok iyi biliyordum. Daha ne olacaktı ki? Bir insan başka ne isterdi?
Hayır, tek sorun Aras’ın ona aşık olmuş olmasıydı. Onunla aramdaki tek mesele buydu. İstediği kadar güzel olsun umurumda olmazdı. Ama Aras ona aşık olmuştu. Yasemin’i yalnızca bu yüzden kıskanıyor, ona bir tek bu nedenden kin biliyordum. Diğer özellikler herkeste olabilirdi. Ama Aras bir tek ona aşıktı. İşte bu kalbimi oyuyor ve benden geriye hiçbir şey kalmıyordu.
Aras arkasına yaslanıp ona elini uzattı. Yasemin tereddüt etmeden, düşünmeden elini tuttu. Düşünmesi gerekmezdi ki. Ben olsam ben de asla düşünmezdim.
Onların aile muhabbeti beni farklı iklimlere savurdu. Issız bir çölde tek başıma dolanıp durdum. Kimse yoktu etrafta. Su bile yoktu. Son damlaları çiçekler almıştı. Yasemin çiçekleri… Ve onlar solmasın diye, sırf onlar yaşasın diye ben heba edilmiştim. Harcanmıştım. Göz göre göre…
Azrail kapımda dolanıyormuş gibi bir hisle ürperdim. Onların mutlu hayatlarını izleyerek yaşayamazdım. Evet, Aras çok mutlu olsun istiyordum. Ama bencil bir sahiplenmişlikle yalnızca benimle mutlu olsun istiyordum. Belki çok yanlıştı, belki anlamsızdı. Ama aşkta mantığı kim kaybetmişti ki ben arıyordum. Onunla mutlu olduğu fikri zihnimi, fikrimi, ruhumu kuraklaştırıyordu.
İklimim yalnızca onun elindeyken Aras bütün yağmurlarını, bütün güneşini ve ılık meltemlerini Yasemin çiçeğine veriyor; bana buzlu havalarını, sert rüzgarlarını ve dondurucu soğuğunu bırakıyordu. Üşüyordum, ürperiyordum, savruluyordum. Ama o görmüyordu bile. Anlamıyordu.
Dolan gözlerimi saklamak için ayaklandım. En büyük yardımcım ise Tuna’nın boş bardağıydı.
“Zahmet olacak Katre’cik.”
Tuna’ya içtenlikle gülümseyip mutfağa yürüdüm. Yorgun bedenimi duvara dayarken tek düşündüğüm yine Aras’tı. Onunla mutluydu. Onunla evlenecekti ve çocukları olacaktı. Ah hayır! Buna dayanamıyordum, dayanamazdım. Belki de buralardan çekip gitmeliydim. Aras’ı hatırlatmayan, onunla hiçbir anımın olmadığı, sesinin bile değmediği bir yere gitmeliydim. Ömrümün sonuna kadar, bu aşk beni öldürene kadar orada yaşamalı, orada solmalıydım.
Gözyaşlarım yanaklarımı ıslatırken ayak seslerine dikkat kesildim. Sessizce yanaklarımı kurulayıp ocağın başına yürüdüm.
“Belki iki bardak daha doldurabilirsin.”
Yasemin yüzünde ona çok yakıştığını bildiği gülümsemesiyle kapıda duruyordu. Ona döndüğümde tanıdığım günden beri ilk defa ondan nefret etmedim. Eğer Aras’ı mutlu edecekse, gerçekten onu mutlu edecekse belki onu affedebilirdim. Onu sevmeye çalışabilirdim. Ben de ona gülümsemeye çalıştım.
“Tabi ki. Getir lütfen.”
Bardaları tezgaha bırakıp biraz geri çekildi. Dikkatli bakışları yüzümde dolaşırken ne düşündüğünü çok merak ettim. Öyle şiddetli bir duyguydu ki ona bakmama neden oldu. Bakışlarımız birbirine çarptığında bunun etkisiyle ürperdik.
Yasemin Aras’a bakarken gözlerinden ona duyduğu aşkı okuyabiliyordum. Aşkımın tek öznesine aşkla bakan herkesi elbette ayırt edebilirdim. Ona nasıl aşık olduğunu anlıyordum. Seziyordum. O zaman acaba o da benim gözlerimdeki aşkı görüyor muydu? Ah hayır! Bunu şimdiye kadar hiç kimse göremediyse Yasemin asla göremezdi. Rahatlayarak iç çektim.
Bardaklara yeniden çay doldurup onun getirdiklerini ona uzattım. Yavaşça tezgahtan aldı. Gözlerinde garip anlamlarla uzun süre bana baktı. Buğulanan bakışları ardından çaya kaydı.
“Seni anlıyorum Katre.” dedi yavaşça. Neden bahsettiğini bilmiyordum, bilmekte istemedim. Gereksizdi. Aras haricindeki her şey anlamsızdı benim için.
“İnan seni anlamaya çalışıyorum. Ne kadar zor olduğunu biliyorum.”