Aylar sonra, Zeydan askerden döndüğünde, artık tanınması güç bir adamdı. Çocuksu yumuşaklığı gitmiş, yerini çelik gibi bir sertlik almıştı. Esmer teni, kara gözleri ve kemikli yüz hattı iyice kendini belli etmiş, vücudu ve 1,90lık boyu ile bakanın dönüp bir daha baktığı genç bir delikanlı olmuştu. Gözlerindeki hüzün, derin ve tehlikeli bir pırıltıya dönüşmüştü. Askerde geçirdiği süre, onu fiziksel olarak güçlendirmekle kalmamış, iradesini de demir gibi sertleştirmişti. Artık sabrı daha az, öfkesi daha yakıcıydı.
Konağa döndüğünde, karşılamaya çıkan olmadı. Müştemilatın kapısını, bir yabancı gibi iterek açtı. İçeride her şey aynıydı, ama o artık aynı değildi. Zübeyde Dadı, onu görünce sevinçle ağladı ama Zeydan'ın soğuk duruşu karşısında içi bir tuhaf oldu.
Miran ise aylar önce bedelli askerliğini rahat ve problemsiz bir şekilde bitirmiş, Gülşah'ın vaadiyle yanıp tutuşarak hemen nişan töreni için hazırlıklara girişmişti. Gülizar'ın da desteğiyle, görkemli bir nişan töreni düzenlenmiş, Miran, Gülşah'ın parmağına pırlantalı büyük bir yüzük takmıştı. Artık o, "Miran Ağa'nın nişanlısı" olarak anılıyor, konakta daha da bir hava atıyor, Gülşah'ı bir mal gibi sergiliyordu.
Gülşah'ın planı mükemmel işliyordu. Nişanlısı olarak sık sık konağa geliyor, özellikle de Zeydan'ın orada olduğunu bildiği zamanları seçiyordu. Zeydan'ın gözü önünde, Miran'a aşırı iltifatlar ediyor, ona cilveli davranıyor, kasıtlı olarak fiziksel temaslar kuruyordu. Amacı, Zeydan'ın içindeki kıskançlık ateşini körüklemekti.
Günler geçtikçe, Gülşah'ın taktikleri daha da cüretkar hale geldi. Bir gün, Zeydan bahçede atlar ile ilgilenirken, yanına yaklaştı. "Yalnız kaldık," diye fısıldadı, "İstemez misin benimle biraz vakit geçirmeyi? Miran şehre gitti. Kimse görmez."
Zeydan, elindeki fırçayı bıraktı, ona döndü. Yüzünde tehlikeli bir sakinlik vardı. "Gülşah," dedi, sesi alçak ve net, "Seninle oynayacak vaktim yok. O yüzük parmağında ne kadar büyük duruyor, farkında mısın? Seni boğacak gibi."
Gülşah, öfkeyle kızardı. Reddedilmeye bir kez daha tahammül edemiyordu. "O yüzüğü takmamın tek sebebi sensin!" diye hissetirdi, "Beni reddettin! Şimdi acı çekiyorsun, biliyorum! İtiraf et!"
Zeydan, ona acır gibi baktı. "Seni reddettiğim için değil," dedi, "Kendini bu kadar değersiz hissetmene yol açtığım için üzgünüm. Ama bu benim sorunum değil. Benimle uğraşacağına, nişanlına sadık olmayı öğren."
Bu, Gülşah'ı çıldırttı. Zeydan ona acıyordu! Bu, reddedilmekten çok daha aşağılayıcıydı. Öfkeden deliye döndü. O anda, planını değiştirdi. Artık onu kıskandırmak yetmezdi. Onu mahvetmeliydi.
Üniversitenin yeni dönemi başlamak üzereydi. Zeydan Gülşah’ın amacını anlamış ve bir an önce konaktan gitmek için gün saymaya başlamıştı. Şehirdeki arkadaşını arayıp okul açılana kadar onda kalmak için konuşma yapmıştı. Arkadaşı seve seve misafir edeceğini söylemişti. Eşyalarını yerleştirirken, kapı hafifçe aralandı. Gülşah içeri süzüldü ve kapıyı arkasından kilitledi.
Zeydan, tedirgin bir şekilde doğruldu. "Ne istiyorsun, Gülşah? Çık dışarı."
Gülşah, ona yanıltıcı bir masumiyetle gülümsedi. "Niye hep böyle soğuksun? Sadece hatırını sormaya geldim. Askerden döneli birkaç gün oldu, kimseyle görüşmedin." Yavaş yavaş üzerine yaklaştı.
Zeydan, geri adım attı ama odası küçüktü ve sırtı duvara dayandı. "Yaklaşma!" diye uyardı, gergin bir vaziyette.
Gülşah, onun uyarısını duymazdan geldi. İnce parmaklarıyla Zeydan'ın gömleğinin düğmesine dokundu. "Miran hiç senin kadar güçlü ve erkek değil," diye fısıldadı, sesi baştan çıkarıcı bir tona bürünmüştü. "O hep annesinin kuzusu olarak kalacak. Ama sen... sen farklısın. Kimse görmez. Bir kere..."
Zeydan, tiksinti ve korkuyla irkildi. Gülşah'ın niyeti belliydi. Onu baştan çıkarmaya çalışıyordu. Ama ondan daha güçlü bir duygu, iftiraya uğrama korkusuydu. Eğer onu reddederse, Gülşah'ın hemen ardından çığlık atıp, kendisine tecavüz etmeye çalıştığını söyleyeceğinden emindi. Gülizar ve Miran ona anında inanır, belki de onu bu evden attırırlardı. Bu, okulunu bitirmesine engel olurdu.
Gülşah, Zeydan'ın hareketsizliğini ve yüzündeki korkuyu zafer olarak yorumladı. Daha da cüretkar davrandı. Eliyle Zeydan'ın kasıklarını okşamaya çalıştı. Zeydan'ın vücudu, stresten ve aşırı gerginlikten sertleşmişti. Bu, Gülşah'ı daha da cesaretlendirdi.
Ama Zeydan, o anda buz gibi bir sakinlik buldu. Tüm gücünü toplayarak, Gülşah'ın bileğini acıtacak kadar sıktı ve onu kendinden uzaklaştırdı.
"Dinle beni, şeytan karı," diye hışırdadı, sesi öfkeden titriyordu. Alçak bir tonda ve net bir ifade ile, "Eğer şu kapıdan çıkmazsan, seni öldürürüm. Benim kaybedecek hiçbir şeyim yok. Senin ise her şeyin. Şimdi, kilidi aç ve sessizce dışarı çık. Bir daha asla bu odaya adım atma. Anladın mı?"dedi.
Gülşah, Zeydan'ın gözlerindeki ölümcül ciddiyeti gördü. Oyun oynamadığını anladı. Yüzündeki tüm ifade silindi, yerini beyaz bir korku aldı. Elleri titreyerek kilidi açtı ve hiçbir şey söylemeden, bir hayalet gibi odadan süzülüp kayboldu.
Zeydan, kapının arkasına yaslandı ve derin, hızlı nefesler almaya başladı. Adrenalin vücudunu terk ediyor, yerini derin bir yorgunluk ve tiksinti alıyordu. Daha fazla dayanamazdı. Ertesi gün, babası Cihan'ı iş yerinde yakaladı.
"Baba," dedi, doğrudan konuya girdi, "Okul yurdunda kalmak istiyorum. Dersler yoğun. Buradan her gün gitmem çok zor. Bana izin ver."
Cihan, oğlunun yüzündeki kararlı ifadeyi gördü. Sebebini sormaya gerek yoktu. Muhtemelen yine evde bir şeyler olmuştu. İçi burkuldu, ama bu isteğin en mantıklı çözüm olduğunu kabul etti. Sessizce başını salladı. "Peki, oğlum."dedi.
Zeydan, birkaç gün içinde müştemilattaki azıcık eşyasını topladı. Sadece Zübeyde Dadı ve babaannesi Nazife Ana gizlice veda etti. Onlara sarılırken, gözleri doldu, ama acısını gururuna yedirdi. "Beni unutmayın," diye fısıldadı.