Güneş, Zoran aşiretinin reisi Cihan'ın Diyarbakır'ın Şiran ilçesindeki taş konağının ardından batarken, koca binayı bir çığlık fırtınası sarıyordu. Bu, sıradan bir bebek ağlaması değil, ciğerleri yırtan, taş duvarları titreten, dipsiz bir kuyudan fışkıran bir isyan çığlığıydı. Altı aylık Zeydan, annesinin ölümünden sonra "evine", babasının konağına getirildiği günden beri, tam yedi saattir durmaksızın ağlıyordu.
Cihan ağa, geniş, halıları şark desenli salonda, ağalığın verdiği o heybetli duruşunu kaybetmiş, kucağındaki minik, yabancı yükün ağırlığıyla çaresizce volta atıyordu. Onu avuçlayan koca elleri ter içindeydi. Ne sallamak, ne Kürtçe ninniler mırıldanmak, ne de getirilen en pahalı mama bu fırtınayı dindirebiliyordu. Çocuk, biberonun emziğini bir küfür edercesine tükürüyor, adeta zehir veriliyormuşçasına reddediyordu.
" Sus artık!!" diye homurdandı Cihan, sesi çaresizlikle boğuklaşarak. Dağları titreten sesi, kendi öz oğlunun çığlıkları karşısında bir işe yaramıyordu.
Salonun hanımlar tarafındaki sedirde, Nazife Ana, yani Cihan ağanın annesi ağır bir hüzün ve endişeyle oturuyordu. Beyaz, ince bir yazma başını örtmüş, yaşlı ama her haliyle vakur duruşuyla oğlunun bu aciz halini izliyordu. "Cihan'ım," diye seslendi, sesi yaşlılığın ve yorgunluğun ağırlığıyla titreyerek, "Bu böyle olmayacak. Yavrucak helak olacak. Anasının kokusunu, sıcaklığını arıyor. Bir çare bulmalıyız."
Kapının eşiğinde ise, bir heykel gibi sert ve hareketsiz duran Gülizar, Cihan'ın nikahlı, herkesin tanıdığı karısıydı. Simsiyah, ağır bir şal omuzlarında, adeta genç yaşta kaybettiği eşinin yasını tutan biri gibi dursa da öyle değil, şimdi katmerlenmiş bir öfke ve ihanetin acısının yasını tutuyordu. Yüzü acı ve öfkeden mermer kadar sertti. Gözleri, Cihan'ı bir hançer gibi delip geçiyordu. "Görüyor musun Cihan?" diye seslendi, sesi buz gibi bir sakinlikle. "Ruhun huzursuz. Bu ev, bu çocuğun varlığını kabul etmiyor. Onun ağlaması, senin günahının ve ihanetinin sesidir!"
Cihan, başını öte yana çevirdi, Gülizar'ın bakışlarına dayanamayarak. "Öyle deme Gülizar," diye mırıldandı, yere bakarak, "o masum, sadece bir bebek. Annesi Havva'yı kaybetti."
"Masum mu?" Gülizar'ın sesi ilk kez bir yılan ıslığı gibi odada yankılandı. "Onun her ağlayışı, benim yüreğime inen bir hançer darbesi! Sen ve o kadın, benim evliliğimi, yuvamı öldürdünüz! O çocuk, buraya bir lanet getirdi!"
Nazife Ana, ayağa kalktı. Titrek adımlarla önce oğluna, sonra gelinine yaklaştı. Yalvaran gözlerle Gülizar'a baktı. "Kızım, yavrum, canımın içi," dedi, sesi dua eder gibi yalvarırcasına, "Halimize acı. Bu çocuk senin kocanın kanını taşıyor. Etin etimiz, kemiğimiz. Şu yavrucağızı bir kerecik emzir de şu çığlık dinsin. Bu evin vicdanı rahat etsin. Senin sütün şifadır, kerametlidir. Ne olur Gülizar?"
Cihan da Gülizar’a baktı. Gözleriyle yalvarıyordu. "Ne olur," diyordu sessizce, "benim için, oğlumuz için, bu evin huzuru için."
Gülizar, önce Nazife Ana'ya, sonra Cihan'a baktı. Yüzündeki öfke katılaştı. Kendi kucağı, kendi memesi, kendi sütü, kocasının gizlice nikah kıyıp sonra da ölüme terk ettiği o kadından olan çocuğu emzirmek mi? Bu, kendi onuruna, kendi kaybettiği evliliğine, yapılacak en büyük ihanet olurdu.
Gözlerinde bir damla yaş bile yoktu. Sesi, çelik gibi sert ve kesindi: "Asla!"
Odadaki herkesi çınlatan bir sesle devam etti: "Benim memem, benim sütüm, onun çocuğuna haramdır! Bu konakta o kadının hayaleti dolaşırken, ben o piçi emzirmem! Anasının yokluğunu, babasının günahını bilsin!"
Arkasını döndü. Siyah şalı bir yelken gibi savrularak salondan çıktı. Arkasında, bir anlık şoktan sonra yeniden başlayan ve bu sefer daha da şiddetlenen, çaresizlikle karışık bir öfke çığlığı bırakarak. Kapısını sertçe kapattı. Duvarın diğer tarafında, kocasının günahının sembolü olan o bebeğin çığlıklarını duydukça, yastığını sessiz, öfkeli gözyaşlarıyla ıslattı.
Zeydan, sabah ezanının sesine kadar ağladı. Ağladı, ta ki minik bedeni bitap düşüp, yorgunluktan ve hüznün ağırlığından derin ve hıçkırıklı bir uykuya dalana kadar. Salon, kulakları çınlatan bir sessizliğe gömüldü. Yüzler, yorgunluk ve gerilimden beton gibi sertleşmişti.
Ertesi gün Cihan ağa dadılık yapabilecek birini aramaya karar verdi. Gülizar’dan olan oğlu Miran’ın dadısı, Gülümser Dadı'nın getirdiği hazır sütle susan Zeydan'ın sessizliği, konağa geçici bir huzur getirmemişti. Aksine, herkesin yüreğine çöken ağır bir suçluluk ve gerilim duygusu yayılmıştı. Herkes, bir sonraki ağlama krizinin ne zaman başlayacağının tedirginliği içindeydi.
Nazife Ana, oğlu Cihan'ı konagın kuytu bir köşesindeki divanhaneye çekti. Yaşlı gözlerinde hem bir anne şefkati, hem de aşiretin büyüğü olmanın verdiği ciddiyet vardı. "Cihan," dedi, sesi alçak ama son derece kararlı, "Bu iş böyle yürümez. O çocuk anasız büyümez. Gülümser iyi bir dadıdır ama o bir süt anne değil. Gülizar'ın yüreği yumuşayana kadar, o çocuğa bakacak, sütünü verecek bir süt anne bulmalıyız. Hem de kimsenin diline düşmeyecek, güvenilir birini."
Cihan, annesinin haklı olduğunu biliyordu. Ama bu işin duyulması, aşiret içinde zaten var olan dedikoduları alevlendirebilirdi. Başını iki elinin arasına aldı. Reislik makamının ağırlığı, şimdi kişisel günahının yüküyle katlanmıştı. "Validem," diye mırıldandı yorgun bir sesle, "Kimseye güvenemem. Havva'nın... Havva'nın ailesinden birini mi getirtsem?"
Nazife Ana'nın yüzü sertleşti. "Asla! O kapıyı bir açarsan, bir daha kapatamazsın. Onlar için bu çocuk, seninle hesaplaşmaları için bir kozdur. Ben hallederim. Êzidî bir aile var, kıtlık yılında babana bir kuyu ekmek borçlu kalmışlardı. Sessiz, sadık insanlardır. Kızları yeni doğum yapmış. Onu getirtirim."
Cihan, annesinin stratejik zekasına bir kez daha hayran kaldı. Borç ve minnet, aşiret topraklarında paradan daha kıymetli bir bağdı. Sessizce onayladı.
O esnada, Gülizar, odasının kafesli penceresinden, avluda oynatılan oğlu Miran'ı izliyordu. Bir yaşındaki oğlu, rengarenk işlemeli kıyafetleriyle güneşin altında gülümsüyor, etrafındaki hizmetkarları güldürüyordu. Onun her gülüşü, Gülizar'ın yüreğine bir hançer gibi saplanıyordu. "Benim oğlum gülüyor ama o piç yüzünden evimiz matem evine döndü. Kocam, bana ihanet ettiğinin cezasını çekiyor," diye düşündü acıyla. Miran'ı seyrederken, yüzündeki ifade katılaştı. Bu çocuğa, mirasını, konağını, reisliği asla vermemeye yemin etti içten içe.
Akşamüstü, Nazife Ana'nın ayarladığı Êzidî süt anne, Filan , gizlice konağa alındı. Genç, utangaç ama şefkat dolu bir kadındı. Zeydan'ı kucağına alır almaz, memesine yasladı. Zeydan, bir an tereddüt etti. Yabancı bir koku, yabancı bir ten... Ama açlık ve içgüdü ağır bastı. Annesinin sütünün hayalini kurarak, Filan'ın memesine yapıştı. Bu sefer ağlamadan, hıçkırmadan, sessizce içti. Doyduktan sonra, süt annesinin kucağında, ilk kez huzurla uykuya daldı.
Cihan, kapı aralığından bu sahneyi izledi. Yüreğinde garip bir his kabardı. Bir yandan rahatlamıştı, diğer yandan kendi oğlunun, bir yabancının kucağında huzur bulması onu derinden yaraladı. Bu, kendi ihanetinin somut bir sonucuydu.
Ertesi sabah, Gülizar, kahvaltı sofrasında Cihan'ın ve Nazife Ana'nın karşısına dikildi. Yüzünde tehlikeli bir sakinlik vardı. "Süt anne getirtmişsiniz," dedi. Soru değil, bir tespitti. "Demek ki beni dinlemediniz. Peki öyle olsun. Ama şartlarım var."
Cihan, başını kaldırdı. "Ne istiyorsun Gülizar?"
"Bir: O çocuk ve süt annesi, konağın haremlik kısmına asla adım atmayacak. Onlara selamlık tarafında, en arkadaki odaları verin. İki: O çocuk, benim oğlum Miran ile asla yan yana gelmeyecek, aynı odada oynamayacak, aynı sofrada yemek yemeyecek. Üç: Miran, aşiretin tek varisi olarak büyüyecek. Sen ona reisliği, toprakları, töreleri öğreteceksin. Diğeri... Diğeri senin bileceğin iş. Ona ne verirsin, vermezsin, umurumda değil. Ama Miran'ın hakkına asla göz dikmeyecek. Bunları kabul etmezseniz, buradan giderim. Ve gidersem, arkanızda sadece toz değil, bir kan davası bırakırım. Ailem, bu hakareti asla çiğnemez."
Nazife Ana ve Cihan, donup kaldılar. Gülizar'ın şartları, ev içinde iki ayrı dünya, iki ayrı kast yaratmaktı. Bu, Zeydan'ı resmen konagin ötekisi, gölgede kalanı ilan etmekti.
Cihan, bir an için direnmeyi düşündü. Ama Gülizar'ın gözlerindeki ölümcül kararlılığı gördü. Bir aşiret çatışmasının eşiğinden döndüklerini anladı. Yenik düşmüş bir komutan edasıyla başını önüne eğdi. "Peki," dedi, sesi neredeyse duyulmaz bir hışırtıyla yankılandı, "Şartların kabul."
O andan itibaren, Cihan'ın konağı fiilen ikiye bölünmüştü. Bir tarafta aşiretin, zenginliğin ve geleceğin reisi Miran... Diğer tarafta, gölgeler arasında, yabancı insanların ötelediği ve babasının günahının çocuğu Zeydan...
Ve Zeydan, hayatının ilk günlerinden itibaren, bu ayrımın, bu reddedilişin, bu sessiz nefretin farkına varmaya başlayacaktı. Onun mücadelesi, sadece hayatta kalma mücadelesi değil, aynı zamanda var olma, kabul görme ve belki de en acımasızı, sevilme mücadelesi olacaktı. Fırtına geçmemiş, sadece şekil değiştirip, konağın taş duvarlarının içine hapsolmuştu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, Cihan, hezimete uğramış bir komutan edasıyla, bir süt anne dadı ve bir kutu en pahalı mamayı konağa getirtti. Tecrübeli elleriyle biberonu hazırlayan Zübeyde, acıyan bir şefkatle bebeği kucağına aldı. Zeydan, ilk başta inatla direndi. Başını çevirdi, ağzını bir istiridye gibi sıkıca kapadı. Ama açlık, nihayetinde içgüdüsüne yenik düşürdü onu. İlk yudumu yine reddetti. İkincisinde ağzının kenarına sızan sütlü damlayı yaladı. Üçüncü denemede, içgüdüsel bir umutsuzlukla memeyi ağzına aldı ve açlığını, annesinin sütünün yerini tutan yabancı, soğuk karışımla dindirmeye çalıştı.
İçti. Ama her yudumda, gözlerinden, artık alışkın olduğu için sessiz akan yaşlar süzüldü yanaklarına.
O gün, Konak'ta iki çocuk vardı artık: Biri, herkesin sevdiği, güneş gibi parlayan bir yaşındaki Miran. Diğeri ise, mamasını yabancı bir elden yiyen, annesinin kokusunu unutmaya mahkum edilmiş, gözlerinin içinde hep bir hüzün ve yabancılık taşıyacak olan Zeydan.
Ve Cihan, derin bir vicdan azabıyla biliyordu ki; bu suskunluk, sadece geçici bir ateşkesti. Zeydan'ın kabul ettiği şey sadece mama değil, hayat boyu sürecek bir dışlanmışlığın, bir sırrın ve bir babanın günahının ilk lokmasıydı. Fırtına bastırılmıştı belki, ama gökyüzü hâlâ kapalı ve ağırdı.