Kurşuna dizilmekten son anda kurtulan Dostoyevski sürgünden döndükten sonra Budala isimli bir roman yazdı. İçinde idam mangası önünden kurtulan Prens Mişkin adında bir karakter vardı. Mişkin geri kalan hayatında başına açılan her kötülüğü affetmişti. Bu yüzden tanıdığı herkes Budala dedi ona. Şimdi karşılaştığım bu manzara ile aklıma gelen bu alıntının nasıl bir ilgisi olduğunu sorguluyorsunuz biliyorum. Baha'ya bakarak düşünüyorum tüm bunları. Keşke Mişkin kadar olup o adamı affedebilseydi de bu durumlara düşmeseydik. Bana bir budala gibi bakan bu adamın gözlerine daha fazla bakamadan eğdim başımı. Gülüşüm sizinrimdendi ama o imalı bakışlarıyla bir açıklamayı hak etmiyordu bence. Hem benim sorguya çekilecek ne suçum vardı ki?
- Emir! Delikanlıyı bir numaralı odaya al. Küçük hanımla ben ilgileniyorum.
Bakışlarım yerde olduğundan tam önümde duran ayaklarını görmüştüm. Öylece duruyor, yüzüne bakıp bir şeyler söylememi istiyordu. Sonra "beni takip et." dedi ve ayaklarını da alıp gitti. Adımlarımı arkasından yönlendirdiğimde beni nasıl bir konuşmanın beklediğini bilmiyordum. Açıkçası tedirgindim de. Onunla bir odada başbaşa ne konuşacaktım ki?
- Geç şöyle otur bakalım. Su ya da başka bir şey ister misin?
- Teşekkür ederim, istemiyorum. Baha'ya ne olacak?
- İfadesini verecek ve eğer karşılıklı şikayetlerini çekerlerse serbest kalacaklar. Çekmezlerse de onları bir süre misafir edeceğiz.
- Baha bir şey yapmadı ki. O adam onu kışkırttı, üzerine yürüdü. Sadece benden özür dilemesini istemişti.
- Neden senden özür dileyecekti, sana ne yaptı ki?
- Yürürken bana çarptı. Çok sert çarpmıştı ve ben dengemi sağlayamayıp düştüm. Baha da onu durdurup özür dilemesini istedi. Sonra adam oldukça kaba bir şekilde dilemeyeceğini, asıl benim önüme bakmam gerektiğini falan söyledi. Tabii üslubu daha sertti. Baha da bu tavrına daha fazla dayanamadı.
- İlk yumruğu Baha attı yani?
- Evet ama açık bir kışkırtma söz konusu. Üstelik sadece ben değil, orada olan herkes şahit buna.
- Baha senin için önemli biri olmalı. Onu bu kadar canla başla savunduğuna göre.
- Evet öyle, önemli. Ve ben onun başına bir iş gelmesini istemiyorum. Henüz öğrenciyken böylesine saçma bir sebepten sabıka kaydının olmasını istemiyorum.
- Bu tamamen karşı tarafın insafına kalmış bir şey. Umarım erkek arkadaşın için bu bir ders olur ve bir daha böyle bir şeye kalkışmaz. Neyse bu arada burada olanlardan evdekilere şimdilik bahsetmeyeceğim. Ama bir daha böyle bir sebeple karşıma gelirsen bu kadar anlayışlı olmayabilirim.
Saçmalık! Böyle bir şeyi ailemden saklayacağımı falan mı düşünüyordu? Hem ne demişti o Baha için, erkek arkadaşın mı? Aptal herif. Hakkımda hiç bir şey bilmemesine rağmen beni diğer kızlar gibi basit hesaplar peşinde koşuyormuş gibi tanımlaması da ne kadar komik. Ama ben ona yapacağımı biliyorum.
Suskunluğu benim buradaki işimin artık bittiği ve varlığımın fazlalık olduğu anlamını taşıyordu. Ben de yerimden kalktım ve geldiğimden beri belki de ilk defe yüzüne bu kadar uzun süre bakıp "hoşça kal Ali abi. Yardımların için teşekkür ederim. " dedim.
Dışarıdaki bekleme koltuklarında beklerken önce halamı, sonra da abimi arayıp olanları anlattım. Abim her ne kadar " Ali'yi arayalım, o yardımcı olsun." dese de bir şekilde geçiştirip kabul etmedim. Olayın fazla önemli olmadığını, Baha'nın bir kaç imza işinin olduğunu, böyle basit bir mesele için onu rahatsız etmememiz gerektiğini söyleyince ikna olmuştu. Şimdi geriye sadece o anlayışsız, kaba adamın ikna olması kalmıştı.
Yaklaşık bir saat kadar sonra Baha içeriden yorgun bir şekilde çıktı. Beni hala orada beklerken görünce kaşları çatılsa da bir süre sonra o bilindik sıcak tebessümünü yine yerleştirdi yüzüne. Baha'nın bu günkü taşkınlığının altında Deniz'in onun duygularını bir türlü görmeyişi ve başkaları ile olan münasebetini bile isteye Baha'nın gözüne sokması olduğunu biliyordum. İkimiz de susarak çok şey konuştuk o dakikalarda.
Karakoldan çıktığımızda Baha'yı bütün diretmelerine rağmen bize gelmeye ikna etmiştim. Abimin onunla konuşup biraz olsun sıkıntısını gidermesini istiyordum. Bizimkiler aileden birisiymiş gibi severdi Baha'yı. En başından beri erkekle dost olunmaz ikazını yapmadılar. Çünkü ikimizin de davranışları birer dost, birer kardeşten öte olamayacağımızın kanıtıydı. Hatta babam arada abime takılmak için "Keşke Baha benim oğlum olsaydı, tavla oynayalım dediğimde hiç ağız yüz eğmiyor" der, abim de babama birşey diyemeyeceği için sinirini Baha'dan çıkarırdı. Biz de kenardan onların tatlı atışmalarını seyredip gülerdik.
Şimdi çardakta oturmuş, akşam üzerinin alacakaranlığında çaylarımızı yudumluyorduk. Eve geldiğimizde sofra hazırdı ve bütün aile masanın başındaydı. Ellerimizi yıkayıp masaya oturduğumuzda bugün olup biten her şeyi bizimkilere anlatmış, babamın tatlı hiddetlenmelerine gülmüş, abimin alaylarına baş kaldırmıştık. Halam ise akşam boyunca oldukça sessizdi. Bir ara mutfakta yalnız kaldığımızda neyi olduğunu sordum fakat beni beceriksizce geçiştirdi. Sadece "Buu gece Nurhan'da kalacağım, seninle daha sonra konuşuruz güzelim, olur mu?" demişti. Mesele Nurhan abla ile alakalı değildi, bunu az çok anlamıştım. Ama yarına kadar neler olduğunu öğrenemeyecek olmak canımı sıkmıştı.
Boşalan çay bardaklarını alıp tazelemek için ayaklandığımda, bahçe kapısının sesini duydum. Arkam dönük olsa da kimin geldiğini biliyordum. Zaten abim de çok geçmeden "Ooo Ali bey sahalara döndü bizi unuttu diyordum ben de. Nerdesin sen kardeşim yolunu gözler olduk." demişti. Şu abimin durumu abartma huyuna da hastaydım doğrusu. Alt tarafı üç gündür yüzünü gördüğümüz yoktu. Sanki adam askerden yeni gelmiş gibi davranması gerekli miydi, elbette hayır.
- Gülfem abicim, Ali'ye de koy bir bardak. İçersin değil mi kardeşim.
- Misafiriniz var kardeşim, rahatsız etmeyeyim.
- Ne misafiri oğlum, bu evin insanı o da. Gel tanıştırayım sizi. Kardeşim bu Baha. Bizim çitlembiğin sınıf arkadaşı, aynı zamanda da bizimkilerin manevi oğlu. Kardeş kontenjanından geldi yerleşti tahtıma, kalkmıyor anasını satayım. Baha bu da Ali abin koçum. Benim en yakın arkadaşım. Ankara'da beraber okuduk. Az ekmeklerini yemedim.
Baha onun elini sıkarken aynı zamanda bana da "ne iş?" dermiş gibi şaşkın bakışlar atıyordu. Sonra Baha, sonra. Daha ben bile ne olduğunu anlamış değilim.
Çayları doldurup geldiğimde abim Ali'ye gerine gerine Baha'nın bu gün benim için kavga ettiğini anlatıyordu. Ama onun gözleri pür dikkat benim üzerimdeydi. Bardakları masaya koyup Baha'nın yanına oturduğumda omzuyla omzuma vurup kulağıma yaklaştı ve sessizce "Bu gece değil ama yarın okulda bana ne olup bittiğini anlatacaksın. Kaçışın yok Gülo, biliyorsun değil mi? diye söylendi. Sadece başımı tamam dercesine salladım. Bakışlarını hala üstümde hissediyor ve elimi nereye koyacağımı bilmiyordum. Üzerimde böylesine bir etki bırakması beni sinir etmişti.
İlerleyen saatlerde Baha kalkmak istemiş ama abim izin vermemişti. Arada bizde kaldığı için de daha fazla itiraz etmedi zaten. Birlikte üst kata pijama almak için çıktıklarında onunla başbaşa kaldık. Ben de ortamdan bir an önce uzaklaşmak için çay tepsisine boşları toplamaya başladım. Ama onun bu sessizliği sürdürmeye pek de niyeti yok gibiydi.
- Bana neden söylemedin?
- Pardon neyi söylemedim?
- Ailenin o çocuğu bu kadar yakından tanıdığını ve aranızdaki şu dostluk meselesini?
- Söylememe fırsat vermedin ki Ali abi. Sen çoktan bir yargıya varmıştın zaten. Ben de açıklama gereği duymadım. Nasıl olsa eninde sonunda gerçeği öğrenecektin. Hem ayrıca böyle bir mecburiyetim olduğunu bilmiyordum.
- Evet yok ama, beni aptal yerine koymuş oldun.
- Böyle bir niyetim olmadı.
- Her neyse. Bir dahaki sefere daha açıklayıcı olursan sevinirim.
- Bir dahaki sefere karakola düşmek istemiyorum. Bu yüzden aramızda bu şekilde bir yanlış anlaşılmanın bir kez daha yaşanacağını sanmıyorum.
- Öyle olsun bakalım. Ben de bir daha karakol köşelerinde sana rastlamak istemem.
- Merak etme Ali abi. Çok sık karşına çıkmamaya çalışırım.
Tepsiyi alıp bir şey söylemesine fırsat vermeden mutfağın yolunu tutmuştum. Ardımdan da demir sandalyenin sertçe çekilişinin sesi ilişti kulaklarıma. Sonra da "Yaman ben eve çıkıyorum abi, çok yorgunum." diye abime seslendi. Onu sinirlendirdiğimi düşünmek nedensizce hoşuma gitmişti.
Ertesi sabah gözlerimi abim ve Baha'nın gülüş seslerine açtım. Yine kapımın önünde yüksek sesle şu her zamanki garip erkek muhabbetlerini döndürüp, benim asla komik bulmadığım şeylere hunharca gülüyorlardı. Onlardaki bu umursamazlık derecesine ermek için tam olarak ne yapmam gerektiği bir an önce söylense de ben de şu giderek canımı sıkan melankoli halinden kurtulsam.
Yüzümü yıkayıp üzerimi giyindiğimde aynadaki yansımama bakıp uzun zamndır makyaj yapmadığımı hatırladım. En son ne zaman yapmıştım sahi, Meryemn'in doğumgünü müydü? Yaklaşık 5 ay falan oluyordu sanırım. Ani bir kararla çekmecemi açıp bir kaç basit malzeme çıkardım ve doğala en yakın olabilecek şekilde hafif bir makyaj yaptım. Gözüm dereceli lenslerime iliştiğinde ise her ne kadar bir türlü alışamamış olsam da bu kez içimdeki takma isteğine boyun eğmiştim. Sanırım bu durumu abim ve Baha epey sorgulayacaktı. Onlara açıklama yapmam gerekiyor muydu? Bence hayır. Ama üzerime geleceklerini biliyordum. Nihayet yanlarına indiğimde ise ikisinin şaşkın bakışları anında beni buldu.
- Abicim hayırdır? İnsan gibi giyinmeye karar vermişsin.
- Daha önce post mu giyiyordum abi?
- Şakacı şey seni. Post giymezdin ama pek de zevkli giyindiğini söyleyemem. Hem sen hayırdır hakikaten ya. Bilmemiz gereken bir durum mu var?
- Abi okula giderken tuvalet giyiyormuşum gibi davranma. Altımdaki kot pantolon, üzerimdeki de gömlek. Gözlüğümün çerçevesi yamulmuş, okul çıkışı tamir için bırakacağımdan ekstra bir lens taktım sadece. Sana o yüzden garip gelmiş olabilirim. Yoksa sıra dışı bir şey yok halimde.
- Daha ne olsun çitlembik, makyaj bile yapmışsın. Neyse fazla sorgulamayacağım. Baha kardeşim bizimki sana emanet. Baktın ilişen var, hiç düşünme al façasını aşağı.
- İkinizin de özünde gizli bir maço var ve ben bu hallerinizden bıktım. Başımın çaresine bakarım ben.
- He he bakarsın. Hadi neyse doğru okula. Sağda solda oyalanmayın, derslerinizi iyi dinleyin, akşam yazılı yoklama yapacağım.
- Aynen abi, aynen...
Evden çıkarken ikimizin bu haline kıs kıs gülen Baha'nın karnına sert bir dirsek darbesi vurdum. Gülüşü kesintiye uğrayıp öksürmeye başladığında bir an için telaşlansam da bir süre sonra numara yaptığını anlamış ve ikinci darbeyi vurmuştum.
Otobüs durağına kadar itişe kakışa yürüdük. Tam durağa girdiğimizde uzaktan Meryem'in bana seslenişini duydum.
- Gülfem duymuyor musun beni? Sokağın başından beri sesleniyorum.
- Şu yanımdaki herif yüzünden duymadım canım.
- Nasılsın Baha, nasıl gidiyor?
- Ne olsun be Çerkes kızı, senin bu ahretliğinle uğraşıp duruyoruz. Sen nasılsın? Yokmuşsun buralarda epeydir. Yokluğunda bana sardı bu kaknem.
- Evet yoktum ama artık döndüm. Kurtaracağım seni bu azaptan merak etme. Ben de sizinle Beyazıt'a kadar geleyim, kapalı çarşıda biraz işlerim var.
- İkiniz de beni gömmekten vazgeçin artık. Bir araya geldiniz mi hemen bana sarıyorsunuz. Ne etti bu gariban size?
İşin şakası bir yana, Meryem Baha'dan ilk gördüğü andan beri hoşlanıyor ama bunu belli etmemek için kankalık ayağına yatıyordu. Bana açık açık söylemedi elbette ama arada bir Baha'ya olan hayran bakışlarını yakalıyor ve bu çıkarımımın ne kadar kuvvetli olduğunu düşünüyordum.
- Bu saatte kapalı çarşıda ne işin var ki?
- Annem yeni bir iş almış, ona malzeme almam gerekiyor. Kalabalığa kalmak istemedim. Hem bir de sizi özledim, olamaz mı?
- Olur ya bir şey demedim, tamam.
Meryem'in annesi Zehra teyze oldukça yetenekli bir terziydi. Mahalledeki her kadının özel gününde giyeceği bütün elbiselere dokunmuşluğu vardı üstelik. Benim lise mezuniyetimde giydiğim ve herkesin hayran olduğu elbisem gibi. Eşi öldükten ve kızıyla bir başına kaldıktan sonra eşinden kalan kahveyi devretmiş ve kendisine işini kolaylaştıracak makineler alarak evin alt katını şirin bir terzihaneye çevirmişti. Kazançları anne kızı geçindirmeye yetip artıyordu çok şükür. Bu arada Meryem liseden sonra okumak istemedi. Ama halam ve abimin yönlendirmesiyle açık öğretimden çocuk gelişimi bölümüne kaydoldu. Üstelik iddia ettiğinin aksine derslerinde de oldukça başarılı. Onun asıl derdinin annesini o kada işle bir başına bırakmamak olduğunu hepimiz bilsek de, bir diploma sahibi olmasının onun yararına olacağına inanıyor ve bu konuda onu yönlendirmekten geri durmuyorduk.
Metrobüs Beyazıt'ta durduğunda üçümüz de itiş kakış indik otobüsten. Okul saatinde İstanbul'da toplu taşıma kullanmak büyük bir işkenceydi bildiğiniz üzere. Meryem'e kapalı çarşı girişinde veda ettikten sonra fakülte girişine doğru yürümeye başladık. Her zaman olduğu gibi Baha'nın koluna girmiştim. Onun suskunluğu ve sürekli dalgın ruh hali canımı oldukça sıkıyor ama elimden bir şey gelmiyordu. Düşüncelerinden arındırmak için sanırım kendimi kurban etmem gerekecekti.
- Hayırdır usta, hani beni hesaba çekecektin, ne oldu o iş?
- Gerilim yaratıyorum kızım. Böyle daha heyecanlı oluyor. Ummadığın anda sorguya çekeceğim seni.
- Sorguluk bir durum yok şekerim. Gördüğün gibi komiser abimin arkadaşı ve bizim evde yaşıyor.
- vee
-Ne ve? Bu kadar işte başka da bir şey yok.
- He Gülo, he. Ben de Denizli horozuyum. Kızım adama nasıl baktığını görmesem ayakta uyutacaksın.
- Senin ima ettiğin gibi bir şey yok anlasana. Dün bir anda karşımda görünce şaşırdım sadece.
- Ben hangi bakışın hangi anlama geldiğini bilecek kadar aşık oldum. Beni kandıramazsın. Ama baştan söyleyeyim; bu işte yanan sen olursun.
- Neden öyle söyledin ki?
- Bir de düşündüğün gibi bir şey yok diyorsun. Kızım o adamın gözlerinde hala başkası var. İster hala aşık, istersen de nefretini yenememiş de. Ama başka kadına karşı herhangi bir insani duygu besleyen adamla olunmaz. Nefret ediyorsa, bütün kadınlara karşı içten içe besler bu duyguyu. Eğer hala aşıksa da gelip geçici bir heves olmaktan öteye gidemezsin.
Korkularımı sesli bir şekilde dile getirmesi neden bu kadar canımı yakmıştı ki? Ben de aynı düşünceler yüzünden kendimi uzak tutmaya çalışmıyor muydum ondan? Peki aklım bana doğruyu gösterirken, kalbim neden yanlışa doğru çekeliyordu? Ben şimdiden bu çekişmenin içinde yanmaya başlamıştım. Hikayenin sonunu beklememe gerek kalmamıştı...