5. KARAMAN KONAĞI

2157 Words
Lavin Demirbey “Korkma,” dedi bana. “Ben buradayım. Seni bırakmam.” Titreyerek ona baktım. Sesim adeta boğazımda düğüm olmuştu, ama gözlerim ondan başka hiçbir şey görmüyordu. Sanki yıllardır içimde eksik olan, adını bile koyamadığım o güven duygusunu bir anda onda bulmuştum. Kalbim hâlâ çılgınca atıyordu ama yanında durdukça nefes almayı yeniden öğreniyordum. “Bırakma, kurtar beni bunlardan,” dedim fısıltıyla. Sesim o kadar kısıktı ki kendi kulağıma bile yabancı gelmişti. Yanlarında rehin tutulduğum sırada kaçmak istemiş, ama defalarca vurulmuş, yere itilmiştim. Yaşadığımız dünyada erkeklerin kadınlara karşı şiddet içeren davranışları olduğunu biliyordum; bunu duymuştum, okumuştum da. Ama bizzat yaşamak, bedeninde ve ruhunda hissetmek bambaşka bir acıydı. “Yaşamadan anlayamazsın,” derlerdi. Ne kadar doğruymuş. Korkuyordum. Sadece bedenim değil, ruhum da tir tir titriyordu. “Şşş... korkma,” dedi Yaman. Ve benim, geniş omuzlarıyla, upuzun boyuyla adeta bir duvar gibi önüme geçti. Adamla arama girerken bir an bile tereddüt etmedi. Sanki korkunun ne demek olduğunu bilmiyordu. Benim titreyen bedenimi, sarsılan nefesimi kendi gövdesiyle sakladı. “Şimdi gidiyoruz,” dedi sert bir sesle. “Sizinle bir derdim yok. Kavgasız, belasız buradan çıkacağız. Anladın mı?” Adamın gözlerinin içine bakıyordu. Ben ise Yaman’ın koluna tutunmuş, parmaklarımın uyuştuğunu hissediyordum. “Anladım,” dedi adam. Yaman koluma girdi. O an koluma girmesi bile bana güç verdi. Sanki ayakta durmamı sağlayan tek şey oydu. Kapıya doğru yürüdük. Çıkıyorduk, gerçekten çıkıyorduk. Tam kapıdan çıkacakken arkamızdan o ses geldi. “Yaman ağa, buraya tek geldin. Tek çıkacaksın.” Duyduklarımla kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. İçimde kötü bir his yükseldi. Yaman’ın kolunu daha sıkı tuttum ama o durmadı. Ve ardından silah patlamıştı. Biri vurulmuştu, ama kim? Ben mi? Vurulduğumu sandım. Dizlerimin bağı çözüldü, nefesim kesildi. Ama canımın acısı sadece korkudandı. Bedenimde gerçek bir acı yoktu. Ellerimle kendimi yokladım. Kan yoktu. Başımı kaldırıp Yaman’a baktığımda gözlerim fal taşı gibi açıldı. Vurulan Yamandı. Kurşun omuz hizasının üstünden sıyırıp geçmiş gibiydi. Kanı gördüğüm an içimde bir şey koptu. Bağırmak istedim ama sesim çıkmadı. Ve aynı anda kapı açıldı. Saniyeler içinde jandarma ekipleri içeri doluştu. Bağırışlar, ayak sesleri, silahların metal sesi her yeri doldurdu. Ama Yaman... Vurulmuş olmasına rağmen beni bırakmadı. O karmaşanın içinde bile beni arkasına aldı, bedenini siper etti. Sanki kendi acısı yokmuş gibi hâlâ beni korumaya çalışıyordu. Adam Allah’tan doğru nişan alamamıştı. Yaman beni kolumdan çekerek dışarı çıkardı. Adımlarım hâlâ korkaktı, bacaklarım sanki bana ait değildi. İçeride kalan karmaşanın sesi arkamızda boğuklaşırken, temiz hava yüzüme çarptı ama içimdeki korkuyu dağıtmaya yetmedi. Biraz daha ilerledik. Duvar boyunca yürüdük. Sonra pencere kenarına geldiğimizde Yaman durdu. Elini omzumdan çekmedi. Hâlâ beni bırakmıyordu. “Lavin,” dedi ve duraksadı. “İyi misin? Bir yerinde ağrı var mı?” O an kendime bakmayı bile düşünmemiştim. Gözlerim sadece ona kaydı. Omzundaki kan koyu bir leke hâlinde yayılıyordu. “Ben iyiyim,” dedim aceleyle. Sesim titriyordu. “Sen, sen vurulmuşsun.” Elini kaldırıp omzuna baktı, sanki önemsiz bir şeymiş gibi. Ama yüzündeki solgunluğu görebiliyordum. Kaşları hafifçe çatılmıştı. “Önemli değil,” dedi kısa bir cümleyle. Ama benim için önemliydi. Fazlasıyla. “Kanıyor,” dedim. Sesim yükseldi, panikliyordum. “Yaman, sen vuruldun. Nasıl önemli değil. Ölebilirdin!” Gözlerimi ondan ayıramıyordum. Ya biraz daha kötü olsaydı? Ya o kurşun biraz daha aşağı gelseydi? Düşünmek bile istemiyordum. “Bak bana,” dedi. Elini çenemin altına koyup yüzümü kendine çevirdi. “Önce senin güvenliğin. Tamam mı? Benim kaybedecek hiç bir şeyim yok. Ama seni bekleyen kızın var.” "Kızım..." dedim kendime tekrar ettim. Bu hapishanede onun için çalışmak zorunda kalmıştım aslında. Acil iş gerekiyordu. Yoksa babası velayetini benden alacaktı. Şimdiyse yaşadıklarım? Hayalimin fazlasıyla ötesindeydi. "Kendine geldiysen yarama bakar mısın? Önemli değil dedim ama kanamam fazla gibi." "Off Yaman. Kurşun yarası değil senin bu umursamazlığın seni öldürecek" "Amin" dediği anda parmak uçlarım dudaklarına gitti. 'Amin' kelimesinin dudaklarından çıkmasına engel olmak istedim. "Söyleme onu. Deme öyle şeyler" ve parmaklarım dudağındayken gözleri gözlerime öyle içten bakıyordu ki. O parlaklıkta kaybolmayı diledim. Beni gözlerine mahkum etsin istedim. Dudaklarını hareket ettirdiği an parmaklarımı çektim. "Neden söylemiyor muşum?" Ve hala gözleri gözlerimdeydi. İlk defa bana böyle dikkatli bakıyordu. Az önce koğuş ve koridordaki sesler gözlerinin derinliğinde kaybolmuş gibiydi. "Sana bir şey olursa..." Cümleyi tamamlayamadım. Çünkü tamamı dudaklarımdan dökülürse, geri dönüşü olmayacaktı. Gözlerimin içine bakıyordu. O bakışta cesaretli biri vardı, umursamazlık vardı, ama en çok da az önce ölümü hiçe saymış bir adam vardı. Oysa ben hâlâ titriyordum. “Bir şey olursa,” dedim yeniden, bu kez daha alçak bir sesle, “mesleğime ihanet etmiş olurum.” Başını çok hafif yana eğdi. Tebessüm etti. “Ben doktorum Yaman,” dedim. “Yaşatmak zorundayım seni. Ve sen, kolay kaybedilecek biri değilsin.” Elimi yarasına götürdüm. “Şimdi beni izle ve revire gidelim. Yarana bakmamız gerek. Ortalık kan yeri zaten." Başımı eğip yaraya odaklandım ama kalbim çoktan kontrolümü kaybetmişti. Çünkü gerçeği kendime bile itiraf etmesem de şunu biliyordum ki, onun başına bir şey gelseydi, asla kendimi affetmezdim. Benim için hayatını hiçe saymıştı, kızım için beni kurtarmıştı. ***** Yazar anlatımı... KARAMAN KONAĞI İlyas, ailenin en küçüğüydü. Ama artık çocuk sayılmazdı; yirmi beş yaşında, bakışları sertleşmiş, omuzlarına genç yaşta sorumluluk yüklenmiş genç bir delikanlıydı. Yıllar önce okul ve üniversite hayatının tamamını İstanbul’da geçirmişti. Büyük şehir onu şekillendirmiş, biraz sivriltmişti. Son bir yıldır ise yeniden dönmüştü daha doğrusu döndürülmüştü. Bu dönüş kendi isteğiyle olmamıştı. Zoraki olduğu her halinden belliydi. İlyas da ailenin diğer erkekleri gibi güçlü genlere sahipti. Uzun boylu, düzgün yüz hatlarına sahip, bakıldığında fark edilen bir yakışıklılığı vardı. En çok da Yaman’a benziyordu. Yaman’a kıyasla biraz daha esmerdi; daha koyu bakışları, daha asi bir duruşu vardı. Onlar babalarına benzeyen taraftandı. Aziz ile Doğa ise annelerinin adeta kopyası gibiydi. Yüzleri kadar huyları da farklıydı. Aslında bu dört çocuk, karakter olarak ikişer ikişer ayrılmıştı. Aziz ve Doğa daha sakin, düşünerek hareket eden, kararlarını tartarak veren insanlardı. Yaman ve İlyas ise tam tersiydi. Daha hareketli, daha fevri, daha çabuk karar alan… ve bu yüzden de başlarına belayı daha sık açan tiplerdi. İlyas’ın gözlerinde hep bir gitme isteği vardı. İstanbul’dan getirdiği o yabancılık, konakta bile üzerinde duruyordu. Doğa ise yaptığı yanlış evlilikten sonra içine kapanmıştı. Eskisi gibi gülmez olmuştu. Hayatındaki tüm sevgiyi oğluna yöneltmeyi seçmişti. Kuzey’e. O evlilikten geriye iki güzel şey kalmıştı sadece. İlki Kuzey’in dünyaya gelişi, ikincisi ise abisi Aziz’in Marin’le evlenmesi. Yıllardır süren bu evlilik, her ailede yaşanan küçük anlaşmazlıklar dışında hiç zarar görmemişti. Ama Doğa’nın geçmişi, peşini bırakmıyordu. Eski kocası Mesut hapisten çıkmıştı. Marin’in abisi olan Mesut ise berdelin bir diğer yüzüydü. Yıllar önce onların da hayatını altüst eden o berdel, herkesi sınamıştı. Doğa Mesut'a kaçınca olanlar olmuş ve berdel olmuştu. Ama sonra Mesut kız çocuk istemediğini belirterek Doğa'nın üstünr kuma getirmiş, gel gör ki bebek doğduğunda erkek olduğunu öğrenmişlerdi. Ama artık geçti. Mesut kuma getirmiş ve Doğa bunu kabullenememişti. Aziz ağalığını o zaman göstermişti. Mesut kardeşinin üzerine kuma getirdiğinde ne kız kardeşini ortada bırakmış, ne de karısının elinden alınmasına izin vermişti. Şimdi ise Mesut, “Oğlumu görmek istiyorum” diyerek Doğa’yı köşeye sıkıştırıyordu. Asıl derdi başka olsa da bunu saklamıyordu. Her görüşte Kuzey’in aklını karıştırıyor, annesi hakkında sözler söylüyordu. Kuzey annesini çok sevdiği için bunları gelip Doğa’ya anlatıyordu. Bu da Doğa’nın yüreğini paramparça ediyordu. Ama yine de oğlunun babasını görmesine engel olamıyordu. Çünkü Kuzey, babasını görmek istiyordu. Ve Doğa, en çok da bu çaresizliğe yeniliyordu. ***** İlyas Karaman “Yengem, uyandın mı?” Kapımın tıklatılmasıyla gözlerimi zoraki araladım. Sabahları işe gitmek benim için tam bir işkenceydi. Marin yengem ise bu evin görünmez düzenleyicisiydi; ben uyanamadığımda çocukları kaldırır, kahvaltılarını hazırlar, sonra da gelip beni uyandırırdı. “Uyandım yenge. Geliyorum aşağı,” dedim. Sesimdeki uykuyu gizleyememiştim ama yine de onay vermiştim. Kapıdan uzaklaştığını duyunca yatağımdan kalktım. Yaz daha yeni yeni kendini göstermeye başlamıştı. Mayıs ayının o ilk sıcak sabahlarından biriydi. Pencereyi açtığımda içeri dolan hava, içimi beklemediğim bir huzurla doldurdu. Odam arka bahçeye bakıyordu. Aziz abimin yıllardır bir gün bile eksik etmediği karagül bahçesi. Her baktığımda aynı hayranlığı hissederdim. Sanırım Aziz abim kadar romantik, karısına bu kadar aşkla bağlı bir adam olamazdım. Berdel ile evlenmişti belki ama Marin yengemle birbirlerini gerçekten sevmişlerdi. Hatta bu sevgi, yıllar geçtikçe daha da kök salmıştı. Bir keresinde Marin yengem anlatmıştı. Düğünden sonra abimin, bahçedeki kara güllere bakarken ona söylediği sözleri... “Biliyor musun,” demiş abim, “sen ve kara gül birbirinize çok benziyorsunuz. O nasıl ki ait olmadığı toprakta açamıyorsa, sen de ait olmadığın bu topraklarda yaşayamazsın.” “Nihayet anladın,” demiş Marin yengem. “O zaman bırak beni.” Ama Aziz abim başını iki yana sallamış. “Hayır,” demiş. “Sorun şu ki... hangi renkte açarsan aç, ben senin bu topraklarda açmanı istiyorum.” Ve o günden sonra bu bahçede bir gün bile karagül eksik olmamıştı. Belki o sözler ilk başta zoraki söylenmişti. Belki ikisi de yaralıydı. Ama o zoraki evlilik, zamanla sağlam ve mutlu bir yuvaya dönüşmüştü. Şimdi neden bunları düşündüğümü sora bilirsiniz. Ben İlyas Karaman’ım. Ne Aziz abim gibi romantik bir adamım, ne de Yaman abim gibi vefat eden kadına sadık kalacak kadar gözü kara. Ben aşka mesafeli duranlardanım. Kısa ilişkileri severim. Dırdırı olmayan, beni kıskanmayan, hesap sormayan kadınlar. Bağlanmak bana göre değil. Yirmi beş yıllık hayatımda hiç aşık olmadım. Belki de olmayacağım. Ve açıkçası bunun eksikliğini de hiç hissetmiyorum. Banyomu alıp üstümü giyindikten sonra kahretsin dedim. Şimdi bunun sırası mıydı? Ötelki gömleklerimi dün akşam vermiştim yıkanmaya ve daha kurumadıklarını biliyordum. Mecbur terzi kızın yanına gitmem gerekiyordu ki düğmemi diksin. Kapısını çaldım. “Asmin, uyandın mı?” Cevap yoktu. “Asmin?” Bir adım daha attım kapıya doğru. “Kız, şam şeytanı bak giriyorum içeri.” “Gelme. Bekle azıcık!” diye aceleyle karşılık verdi. Bu huyuydu zaten; beni özellikle konuştururdu. Zaten öyle pat diye odasına da dalamazdım. Asmin kapalıydı. Başını açık görsem, üç harfli görmüşüm gibi bana musallat olurdu sonra. Peki Asmin kimdi? Asmin, Yaman abimin rahmetli eşi Meryem’in kız kardeşiydi. Meryem’in babası vefat edince, ölmeden önce kızı Asmin’i Aziz abime emanet etmişti. Tabii annesi de yanında gelmişti promosyon gibi. Asmin iyi, saf, temiz bir kızdı ama annesi tam bir cadıydı. Ben Asmin’i ilk gördüğümde on dört yaşındaydı. Şimdiyse yirmi bir yaşında genç bir kız olmuştu. Asmin’in eskiden bir kusuru vardı; konuşamazdı. Doktorlar çocukluk travması demişti. Yıllar geçtikçe o travma yavaş yavaş silinmiş olacak ki artık konuşuyordu. Hem de maşallah dili de pek keskindi. “Gelebilirsin,” dedi sonunda. Kapıyı açıp içeri girdim. “Günaydın, İlyas abi.” “Sana söylemedim mi bana abi deme?” dedim. Sözüm biter bitmez yanıma yaklaştı ama aramızda hep bıraktığı o mesafeyi bıraktı. Ne bir adım fazla, ne bir eksik. “Abla mı diyeyim istersin?” dedi alayla. “Huyların mı değişti de haberimiz yok? Değiştiyse Zeliha teyzeye söyleyelim, sabah sabah kız aramasın.” Kıkırdadı. Tam bir şam şeytanıydı. Az önce ‘iyi kız’ demiştim ya geri aldım. Annesinin kopyasıydı bazı anlarda. “Asmin, kızdırma beni. Hem annem bana niye kız arıyor?” “Ee seni evlendirecekmiş. Haberin yok mu? Kız evinde düğün var ama beyimizin haberi yok.” “Ya sabır...” Elimi alnıma götürdüm. “Doğru düzgün anlat. Ne kızı? Benim niye haberim yok?” “O zaman annen söylesin. Benim söylemem yakışık almaz. Hem sen daha kargalar kahvaltısını yapmamış ne işin var benim odamda? Yol geçen hanı mı burası?” Gerçekten akıl bırakmamıştı bende. “Gömleğimin düğmesi koptu,” dedim. “Onu dikmeni istiyordum. Yapar mısın?” Bir an durdu. Sonra başını iki yana sallayıp yatağı işaret etti. “Geç otur. Yaparım.” Nihayet geliş sebebime gelmiştik. Ama annemin bana kız bakması meselesi kafamın bir köşesine takılı kalmıştı. Asmin, düğmeyi aldığım yerden götürüp iğneye iplik geçirdi. Dikkatle, özenle dikmeye başladı. Oturduğum için neredeyse aynı boya gelmiştik. Hatta azıcık benden uzun bile kalmıştı. İçten içe fark etmeden ona baktığımı yakaladım kendimi. Hayranlık mıydı bu? Evet. Ama asla yanlış bir yerde değildi. Benim için o, ulaşılmaması gereken bir çizginin içindeydi. Onu genç bir kız gibi değil, korunması gereken biri gibi görüyordum. Ama bu, onun duru güzelliğini fark etmediğim anlamına gelmiyordu. “Annem beni evlendirmek yerine seni evlendirsin,” dedim. “Annem zaten beni evlendirmek istiyor,” dedi umursamazca. “Ama ben evlenmek istemiyorum. Daha gencim.” “Ben karta mı kaçtım da beni evlendirmek istiyorlar? Söyle bakalım, kimmiş bana buldukları kız?” “Tahiroğullarından Halil Ağa’nın küçük kızı. Berivan.” “Hangi Berivan?” dedim. “Duymadım hiç.” “Kaç Berivan tanıyorsun ki sen?” “Bilmem,” dedim sırıtıp. “İstersen sayarım.” “Terbiyesizleşme,” dedi. “Düğmen de hazır. Çıkabilirsin.” “Kovuyor musun beni?” “Evet. Bekar bir kızın odasından seni çıkarken görmeleri hoş karşılanmaz.” Kapıya yürürken durup yüzümü ona döndüm. “Sana asla yan gözle bakmam,” dedim. “Merak etme.” Tam kapıyı açacaktım ki kapı benden önce açıldı. Asmin’in cadaloz annesi Emine teyze içeri daldı. Beni görünce gözlerini kocaman açtı. “İlyas oğlum? Sen ne arıyorsun burada?” diye sordu ama bakışları Asmin’in üzerindeydi. Asmin haklıydı. Kadın kızını evlendirmeye ant içmişti ve beni odadan çıkarken görmek, yangına körükle gitmekti. “Gömleğimin söküğü vardı,” dedim sakin olmaya çalışarak. “Sağ olsun Asmin bacım dikti. Teşekkür ediyordum. Çıkıyordum zaten.” Cümleyi bitirir bitirmez kaçar gibi odadan çıktım. Zira Emine teyzenin sorgusuna dayanacak sabrım yoktu. Ama Asmin'i sınava çekeceği belliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD