2. YAMAN VE LAVİN

1125 Words
Yazar anlatımı... Olay yeri Şanlıurfa hapishanesidir. Karaman ailesinden Mahmut Ağa'nın ikinci oğlu Yaman Karaman düğün güne zorluklarla evlendiği karısı Meryem'in öldürülmesine engel olamamış ve sonra intikam alarak onu öldüren eski nişanlısını öldürmüştür. Şimdi olayın üstünden yedi (7) yıl geçmiş ve Yaman şu an revirde bir doktorla konuşmakta. ***** “Bu kesik nasıl oldu?” diye sordu revirdeki doktor, Lavin Demirbey. Karşısındaki mahkuma üzgün ve dikkatle bakarken bir yandan da steril gazlı bezi bıçakla kesilmiş kanayan kola bastırıyordu. Yüzeysel bir kesikti. Yani tehlikeli değildi ama ihmal edilmemeliydi. Lavin bu hapishane revirinde bir yılı aşkın süredir görev yapıyordu. Otuz yaşındaydı. Bir kız çocuğu annesiydi. Kocasından iki yıl önce boşanmış, doğup büyüdüğü topraklara Şanlıurfaya geri dönmüştü. Eski kocası Mardinliydi. Şimdi anne ve babasıyla birlikte mütevazı, sakin bir hayat sürüyordu. Hayatındaki en büyük değişiklik, her gün diken üstünde geçen bu cezaevi revirinde karşılaştığı yüzlerdi. Ama bazı yüzler ve 'bazıları' diğerlerinden çok farklıydı. Karşısındaki mahkumu artık ayda en az on kere görmek olağan hale gelmişti. O yüzden aralarında zamanla, sessiz ama tuhaf bir samimiyet oluşmuştu. Sanki bazı kelimeler artık aralarındaki çizgiyi çoktan silikleştirmişti. Lavin ne kadar tebessüm etse de Yaman asla tebessüm bile etmiyordu. Hareketleri çok donuk, hayattan bıkmıştı adeta. “Sana yalan söylemek istemiyorum, Doktor,” dedi adam, Yaman Karaman. Karaman aşiretinden Mahmut Ağa’nın ikinci oğluydu. Şimdi 33 yaşındaydı. Ama bu beton duvarların içine ilk adım attığında henüz 26 yaşındaydı. Gençti. Umutları vardı. Sevgisi vardı. Yedi yıl önce, düğün günü... Karısı, eski nişanlısının ailesi tarafından hedef alınmıştı. Çünkü o genç kadın başkasıyla değil, Yaman’la evlenmek istemişti. Hatta Yaman’ın abisi o adamı düğün öncesi bir tartışmada vurmuştu. Ama daha sonra ne olmuşsa, olan karısına olmuştu. Yaman zamanında Meryem uğruna ailesine bile sırt çevirmiş, gece gündüz onun için yaşamıştı ve sonuç olarak o kadın başkasının değil, kendi aşkının kurbanı olmuştu. Yaman da o adamı bulmuş, gözünü kırpmadan öldürmüştü. Bu yüzden indirimlerle yedi yıl ceza almıştı. Ama içeride işler farklı ilerliyordu. Kavgalar, yaralanmalar, kan davasının sarkıntıları. Şimdi, eğer kimse ona zarar vermezse, bu yıl dışarı çıkabilecekti. Ama çıkmak? Ne demekti artık özgürlük? Yaman özgür olmak ister miydi ki? “Kimseye söylemeyeceğim, söz,” dedi Lavin sessizce, elindeki pensi bırakmadan. Yaman'ı ikna etmek asla kolay değildi. Fazlasıyla ketumdu. “Elma şekerine kanacak yaşı çoktan geçtim, Doktor,” dedi Yaman sertçe. “Lütfen... şunu dik de çıkıp gideyim.” Lavin gözlerini kısarak baktı. “Terzi miyim ben? Söküğünü hemen dikeyim, ha?” Sesini sert tutmaya çalıştı ama yumuşak bir katman vardı içinde. Çoğu zaman böyle anlaşırlardı. “Yaman, kaç yıl oldu?” diye sordu Lavin sonra. "Ne?" "Bu duvarlara kaç yıldır hapis oldun?" Lavin gözlerinin içine baktı. Bir yıldız kaydı adeta. Dilek tutmak istedi. Acaba dileğim gerçek olur mu diye düşünüp hemen gerçek dünyaya döndü. "Sanki bilmiyorsun. Sen çıkacağım günü benden daha iyi biliyorsun, doktor hanım." "Ama ben senden duymak istiyorum. Konuşmak emin ol sana iyi gelecektir." “Yedi yıl... rakam olarak,” dedi Yaman. “Ama gerçekte... ne sen sor, ne ben söyleyeyim, Doktor.” Lavin gözlerini Yaman'ım keskin gözlerinden çekti ve kesilmiş, eskiden de yaraları olup iyileşmiş kola baktı, dikkatle. “Kendine ikinci bir şans vermen gerek, Yaman,” dedi. Sesi, şimdi daha derindi. İçinde saklı kalmış bir istek vardı. Yaman’ın dudakları kıpırdadı ama bakışları uzak bir noktaya çakılı kaldı. Farkına bile varmadan gözleri Lavin’in boynundaki küçük bene takılmıştı. O ben, ona şaşırtıcı bir zarafet katıyordu ve Yaman, yıllardır hiçbir kadına böylesine dikkatle bakmadığını ve ilk defa dokunmak istediğini hissetti. Dokunmak istedi- o zarif benin üzerine parmak uçlarını koymak istedi. Lavin'i hep görüyordu ana bugün o gözüne daha farklı görünmüştü. Bu düşünceyle irkildi; içini saran suçluluk dalgası boğazına düğümlendi. Kendine lanet okudu: Yabancı bir kadına dokunmayı arzulamak, Meryem’e ihanetti. “ Ben birinci şansımı heba ettim, doktor hanım. O yüzden ikinci şans mı? Güldürme beni!” Sözleri, boş koğuşta yankılanan sert bir tokat gibi çıktı. "Ben seni hiç gülerken görmedim. Gülmeyi bilmediğini sanıyordum." Sözler Yaman'a dokundu. Meryem'le gülmüştü en son. Sonrası zaten büyük bir girbaptı. Ve sinirlenip Lavin'in bileğinden tutup kendine doğru çekti. Lavin’in elindeki dikiş ipi titredi. "Güldüğümü mü görmek istiyorsun, doktor?" "Evet. Zor mu?" "Hayır. Çok kolay. Elindeki iğneni kalbime sapla. Bak gör nasıl gülüyorum." Ve bileğini bıraktı. Lavin cevap veremedi, bir an için elleri titremeye bile başlamıştı. Yaman yaşamak için sebep bulamıyordu. Lavin ise onu her gördüğünde yaşadığı heyecandan nefesini tutuyordu. Ama duygularını belli edemezdi. Çünkü Yaman’ın kalbi çoktan başkasının yanına gömülmüş ve ömürlük mahkum olmuştu. Ve oraya kimse giremezdi. Lavin ise bunu gayet güzel biliyor ve bir mahkumla geleceğe sahip olamayacağının da farkındaydı. ***** Yaman, Lavin’in yanından ayrıldıktan sonra bir gardiyan eşliğinde hücresine götürüldü. Kavga cezası olarak geceyi tek kişilik disiplin hücresinde geçirecekti. Oysa kimse bilmiyordu- Yaman yıllardır zaten yalnızdı. “Bütün” olmak ya da “tam” olmak, onun sözlüğünde çoktan silinmiş kelimelerdi. Hücre basitti: soğuk beton, duvar diplerinde solgun gölgeler. Yine de Yaman bu dört duvara yabancı değildi, fakat bu sefer başka bir his kemiriyordu içini; pişmanlık, utanç, tarifsiz bir hüzün. Ay ışığı ince demir parmaklıklardan süzülüyor, hücredeki tek ışık kaynağı gibi karanlığı kesip biçiyordu. Tam o anda beklenmedik bir şey oldu: minik, mavi bir kelebek demirlerin arasından geçip Yaman’ın bacağının üzerine kondu. Ansızın ürperdi; kimseden korkmayan adam, o narin kanatların titrek sessizliğinde heyecanlandı. “Git,” dedi bacağını silkerek, ama kelebek kımıldamadı. Sanki bilinçli bir ziyaretçiydi. “Neden geldin?" Kelebeğe bile sinirliydi. "Hayatın kısacık; hücrede ölmek için mi buradasın? Git, güzelliklere kon, ben bana dokunanlara lanet getiriyorum. Ben kimseye mutluluk getirmiyorum.” Sözleri kelebeğe değil, aslında kendisineydi. Kalbi ile aklı arasında verdiği savaş sonucu ortaya çıkanlardı. Küçük varlık hâlâ kanat çırpmadan duruyordu; gölgeler içinde mavimsi parlıyordu. Ve Yaman’ın zihninde bir şimşek çaktı: Mavi kelebek. Kaybedilen aşkı, ruhların selametini ve umudu simgelerdi. Nadirdi; görüldüğü her yerde ilahi bir anlam taşırdı. “Meryem… sen misin?” Farkında olmadan sormuştu. İlk kez duygularını gizlemeden gülümsemeye çalıştı, Meryem'in kokusunu bile hissetti adeta. “İlk kez senden başkasını arzuladığım için mi geldin?” Fısıltıya benzer sözler kelebeğin titrek kanatlarına çarptı. “Affet beni, güzel gözlüm. Sen bilirsin… seni bekleyerek yandım yıllardır. Gelmeyeceğini bildiğim halde yandım.” Kelebeği avuçlarına aldı; “Sanki beni dinliyormuş gibisin,” diye mırıldandı. Mavi kanatlar kaçmıyordu. “Biliyor musun, dışarı çıkmama az kaldı. Ama orada sen yoksun. Ben senin toprağına sarılmak istemiyorum, kokunu gerçekten hissetmek istiyorum. Hepsi az geliyor. Annem, halam başka bir hayat istiyor benden. Seni unutup yeni hayat kurmamı istiyorlar, ama ben nasıl unuturum seni? Sana verdiğim kalbimi senden almam mümkün değil ki. Unutamam. Sana verdiğim sözü tutamadım; keşke senin yerine ben ölseydim.” Sözler odada yankılandı. Yaman, kelebeği kalbinin üzerine koydu; “Senin yerin hep burasıydı. Burada kalacaksın,” dedi. Ve o gece, kelebek göğsünde, acısıyla güvenli bir sınır çizip uykuya daldı. O da biliyordu: Onlar için gerçek vuslat bu dünyaya değil, ötelere kalmıştı. Meryem, mavi kanatların ardında onu yaşamaya ikna etmeye çalışırken, Yaman yaşamanın karşısına her gün yeni bir dikenli duvar örüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD