Yazar anlatımı...
"Ağam, bir ay sonra dışarı çıkıyorsun... İnşallah."
Ahmet’in sesi hem umut doluydu hem de ihtiyatlı. Çünkü o da biliyordu ki Yaman gibi birinin hayata dair umutları asla yoktu. Ahmet, Yaman’ın abisi Aziz Ağa'nın yanında onu koruması için görevlendirdiği adamlardan biriydi. Görevi açıktı: Yaman’ı canı pahasına korumak. Zira içerideki düşmanları dışarıdakilerden az değildi. Öldürdüğü adamın ailesi yılladır hâlâ intikam peşindeydi. Ve bu uğurda, Yaman’ın nefes aldığı her anı zehir etmeye yemin etmiş gibilerdi. Yıllar içinde gelen giden çok olmuştu ama Ahmet, en sadık olanlardan biriydi.
Yedi yıl.
Bir ömrün orta yerinden kopup alınan yedi koca yıl. Her bir günü küf kokan duvarların içinde, her gecesi diken üstünde. Ama Yaman için zaman çoktan durmuştu zaten.
Çünkü o, çoktan içeri girmeden ölmüştü, kendi kendini öldürmeyi seçmişti. Başkasının onu öldürmesine izin vermeden. Şu an yaşayan ise sadece onun bedeniydi. Ama ruhu? Karısı Meryem'le birlikte toprağa gömülmüştü. Onun suçu sadece aşık olmaktı, Meryem'in öncesinde bir evlilik yapıp boşanmış olması asla umurunda olmamıştı.
"Bakalım," dedi Yaman, sesi yorgun, kelimeleri bıkkındı. "Henüz bir ay dolmadı. Neler olacağını bilemeyiz."
Son zamanlarda üzerine kurulan tuzakların farkındaydı. Geçen gün bıçaklanmadan kurtulmuş, sıyrık almıştı. Çünkü onu çıkmadan öldürmek isteyenler vardı. Ve Yaman artık, hiçbir şeyin sürpriz olmadığını öğrenmişti. Hayat onun için çoktan karanlık bir tüneldi. Ucunda ışık yoktu, dipsiz bir karanlık. Işık varsa bile, onun için değildi.
"Ben seni korurum ağam. Zaten neden buradayım ki? Güven sen bana!"
Ahmet’in sadakati gözlerinde yanıp söner gibi gözüktü. Ama Yaman sadece, acı bir tebessümle gülümsedi.
"Kader, Ahmet'im. Kader. Sen daha doğmadan yazılmış bir kader bu. Eğer öleceksem ne sen, ne de abim engel olamazsınız."
İkisinin de oturduğu ranza, duvara dayanmıştı. Karşı karşıya oturmuş, yıllarını yiyip bitiren demirlerin, betonların, kırılmış hayallerin sessizliğinde konuşuyorlardı. Yaman, içeride kimseden yana olmazdı. Ne dostu vardı, ne düşmanı tam belliydi niyeti. Ama aslında asıl savaşı, kendi içinde veriyordu. Ve bu savaşın galibi hiç olmamıştı. Hayatın bir yerlerinde bir kadın sevmişti.
Meryem.
Ve onun düğün günü, herkesin kaderini değiştiren bir kurşun atılmıştı. Yaman o gün sadece bir adamı değil, kendini de öldürmüştü.
Meryem neden mi kan davasına kurban gitmişti? Çünkü Meryem boşanmış bir kadındı. Üvey anne babası başlık parası karşılığı kızlarını daha 18 yaşında bir adamla evlendirmiş. Fakat iki yıl sonra kızın gördüğü dayak onu hastanelik edince kızının kayınanası boşanmasını istemişti. Yoksa Meryem ölüp gidecekti. Bu yüzden sözde anne- baba dava açmışlardı. Eşi olacak namussuz ise verdiği parayı geri almak karşılığı boşanmayı kabul etmişti. Bu da az değilmiş gibi Meryem'i ikinci kere başkasına para karşılığı satmak istemişlerdi. Ve Meryem'in dediği gibi "İlkinde değerliydim çok para ettim ama ikincisinde kullanılıp atılmış mendil gibiydim. Fazla değer biçilmedi bana."
Peki Meryem'le Yaman nasıl tanış olmuşlardı? Meryem Yaman'ın yaşadığı Karaman konağında sadece bir çalışandı. Birinci eşinden boşandıktan sonra ailesine çalışıp para yolluyordu. Yaman Meryem'i gördüğü gibi aşık olmuş ve kızın gönlünü kazanana kadar peşinden ayrılmamıştı. Tabii gönlünü kazandıktan sonra da peşinden ayrllmamıştı o ayrı bir konu. Ama bu sevda uzun sürmedi. Meryem'in anne babası onu yine evlendirmek, bu defa eşi ölmüş ve iki çocuklu, 35 yaşında bir adamla evlendirmeye karar vermişlerdi. En kötüsü ise bu kararların hiç birinde Meryem'in rızası sorulmazdı. Yaman'ın ailesi de boşanmış bir kadını bekar oğullarına yakıştıramadıklarından Yaman ve Meryem'in aşkında uçurumlar yaranmıştı. Ama Yaman hep gözü karaydı, cesurdu ve bazen yaptıklarının sonucunu düşünmezdi. Çünkü Meryem'i evleneceğini duyduğu gün evinden kaçırmıştı. Sonraki karmaşada Yaman'ın abisi Aziz kardeşinin vurulmasına engel olmak için Devran'ı, yani Meryem'i evlendirmek istedikleri adamı vurup öldürmüştü. Kan davasına dönüşmeden bu hesap kapandı zannetmişlerdi ama öyle olmamıştı. Düşman hep tetikteydi. Düşman beklemiş, pusu kurmuş, Meryem'i Yaman'la evleneceği o gün kor kurşunlara kurban etmişti. Ee Yaman durur muydu? Durmadı. Karısını öldüren adamı onun yaptığı gibi kalbinden vurdu. Ve sonra gidip teslim oldu.
Uğruna ailesini, ismini, yaşadığı her şeyi geride bıraktığı kadın, toprağın altındaydı şimdi. Ve Yaman, ömrünün geri kalanını o toprağın kokusuna hasret geçirmekteydi.
Dışarı sadece bunun için çıkmak istiyordu; sadece bir mezar taşına sarılmak için.
Sadece onun adı kazınmış taşa başını yaslayıp, içindeki ölü adamı bir mezarın sessizliğine emanet etmek için. Yaşamak onun için değildi artık. O sadece yaşarken ölenlerdendi.
Eskiden öyle miydi?
Gülerdi. Delice severdi. Sevdiğini almak için dağları bile delerdi. Ferhat gibi dağları delmemişti belki ama Ferhat gibi aşkına kavuşamamıştı. Derken koğuşun içinde bir anda gerginlik tırmandı. Sessizliği, aniden patlayan bir kavga böldü. İki mahkûm birbirine girişmişti. Yumruklar havada uçuşuyor, küfürler duvarlardan sekip yankılanıyordu. Yaman ve Ahmet, kavgaya karışmadılar. Sakin ve tetikte bir şekilde köşede durup izlemeyi tercih ettiler. Ama kavga hızla büyüyordu. Ve sonra işin rengi değişti. Asıl rengini gösterdi bu kavga.
Kavga eden mahkumlar, aniden yön değiştirdi. Sanki bir işaret almış gibiydiler. Kendi aralarında dövüşmeyi bıraktılar ve bir anda tüm öfkeyle Yaman’a yöneldiler.
Bu sıradan bir kavga değildi. Bu, Yaman’a kurulan bir pusuydu. Ahmet refleksle hareket etti. Hiç düşünmeden kendini Yaman’ın önüne siper etti. Yumruklar Ahmet’e yönelmişti ama Yaman’ın kaşı da çoktan patlamıştı bile. Yüzünden süzülen sıcak kan, onun içindeki öfkeni daha uyandırdı. Kaşına cam parçasıyla kesik atılmıştı.
Yaman, gözünü kırpmadan Ahmet’i arkasına aldı. Artık o siperdi. Ve sonra, karanlık çöken gözleriyle saldıranlara tekme, yumruk, diz darbesiyle karşılık vermeye başladı. Bir anlığına koğuşun içi savaş alanına döndü. Beton zemin, kan ve ter kokusuyla daha da ağırlaştı. Yaman ne kadar vursa da, sayıca üstündüler. Ama o düşmüyordu. Düşemezdi. Çünkü bu kavga sadece hayatta kalmak için değil, kendisine kurulan tuzağı bozmak içindi.
Tam her şey kontrolden çıkmak üzereyken, demir kapı gürültüyle açıldı. Gardiyanlar içeri doluştu. Bağırışlar, düdük sesleri, copların yere vurulması vee sonunda kavga ayrıldı. Ama gerilim bitmemişti.
Asıl oyun şimdi başlıyordu.
"Yaman Karaman! Sen mi başlattın bu kavgayı?" Gardiyanlardan biri, dosyası çoktan kirletilmiş adamı suçlamakta aceleciydi. Yaman cevap vermeden Ahmet öne çıktı.
"Hayır! Onlar başlattı. Yaman Ağam sadece kendini savundu," dedi net bir sesle.
Parmağıyla kavga başlatanları gösterdi. Diğer mahkumlar, göz göze geldiler. Bazıları sessizce başını salladı. Onayladılar. Ama tam her şey durulacakken, beklenmedik bir hamle geldi.
Kavgayı başlatanlardan biri, sinsice gülümsedi. Plan aslında göründüğünden başkaydı.
"Ahmet de bizimleydi. Bizim tarafımızda kavga ediyordu." Bu söz, tuzağın kilidini açtı. Asıl plan buydu. Yaman’ı yalnız bırakmak için önce Ahmet’i devre dışı bırakmak gerekiyordu. Gardiyanlar diğer mahkumların sessizliğini ‘evet’ saydı. Ve karar çoktan verilmişti bile. Ahmet ve kavganın diğer üç kişisi cezalandırılmak üzere hücreye gönderildi. Çünkü onlar da biliyordu. Yaman, yalnız kaldığında daha kolay lokmaydı. Ormanların kralı aslana bile yalnızken saldırmak daha kolaydı. Zayıfken bitirmek, garantiliydi.
Gardiyanların bazıları da bu oyunun içindeydi. Ve şimdi av, tuzağın tam ortasındaydı. Ama av sandıkları adam, geçmişte can almış biriydi. Ve bu savaş, onların düşündüğü gibi Yaman'ın ölümü ile sona ermeyecekti.
*****
Yaman Karaman
Aldığım darbelerin etkisiyle kaşım kesilmiş, kan gözümün ucundan süzülüyordu. Gardiyan kolumdan tuttuğu gibi revire götürüyordu. Sessizdim. Ne acıyı umursuyordum, ne de üst başımda kuruyan kanı. Zaten yedi yıldır her yanım yara bere içindeydi, dışımdakiyle içimdeki fark etmiyordu.
Tam revire girmek üzereydik ki, yanımıza başka bir memur geldi.
“Nereye gidiyorsunuz?”
“Revire,” dedi yanımdaki gardiyan, “kaşı patlamış. Dikiş atılacak.”
Diğeri başını salladı.
“Misafiri var. Sonra revire gidersiniz.”
Gardiyan kaşlarını çattı. “Kimmiş misafiri?”
“Aziz Ağa. Bekletme,” dedi memur, kısa ama emreden bir sesle.
Ah be abi yine gelmişti.bHer hafta olduğu gibi. Benim yalnız kalmama, kendimle bile baş başa kalmama izin vermezdi.
Görüş odasına girdiğimde karşısında sadece abimi değil, yanındaki tanıdık yüzü de gördüm, İlyas. Bizim küçük tekne kazıntısı. Bir yıldır Urfa’ya dönmüş, polis olarak çalışıyordu.
“Ne bu halin?” dedi Aziz abim, daha ben oturmadan. Gözleri bir an kaşımın üzerindeki kesik yerinde takılı kaldı. “Sen beni delirteceksin. Neden rahat durmuyorsun sen, Yaman?”
“Abi," söyledim ama duymadı.
“Aziz abi, sakin ol biraz,” dedi İlyas araya girip. Ama abim sakin olamazdı. Olmadı da.
“Yedi yıldır seni yaşatmak için akla karayı seçtim! Hayatın bu kadar mı değersiz senin? Kendini düşünmüyorsan bizi düşün, annemle babamı düşün. Bir ay kaldı! Bırak da dünya gözüyle seni sağ salim görelim.”
“Beni azarlamaya mı geldin, ağam?” dedim. “Yoksa abi kardeş hasret gidermeye mi?”
Bir anda sessizlik çöktü. Sonra geldi, sarıldı bana. O an içimde yıllardır unuttuğum bir sıcaklık hissettim, aileydi bu, nefesti.Ama abim gözlerimin içine baktığında sesi buz gibiydi:
“Tek parça çık buradan, Yaman. Yoksa senin o mezar özlemini ben kendim bitiririm.”
Sustum. Onun ne kadar ciddi olduğunu biliyordum. Konu değiştirdim.
“Annem, babam nasıl? Doğa, yengem, çocuklar?”
Ama ikisinin de yüzü bir anda soldu.
Kalbime bir şey saplandı o an.
“Abi?” dedim, “ne oldu? Biriniz söylesin.”
İlyas gözlerini kaçırdı. “Aziz abi, sen anlat,” dedi kısık sesle. Aziz derin bir nefes aldı.
“Bunu aslında çıkınca söyleyecektim ama artık bilmen gerek. Babamız hasta, Yaman. Beyninde tümör var.”
Sanki duvarlar üstüme yıkıldı.
“Tümör mü? Neden bana söylemediniz?”
Başımı çevirdim ve sinirle ayağa fırladım. Nefesim boğazıma düğümlendi. Gardiyan yaklaşmak istedi ama abim eliyle durdurdu.
“Otur,” dedi sertçe. “Dinle.”
“Doktorlar hastalığın geç fark edildiğini söylüyor,” dedi. “Yaklaşık yedi, sekiz yıldır gizli ilerliyormuş. Ve tahmin et, ne zaman başlamış? Tam o senin hapse girdiğin yıllarda.”
Sözleri beynimde yankılandı. Yedi yıl önce, tam o gün Meryem’in kanını kendi ellerimle yerde gördüğüm gece. Demek ki babam o günden beri korkuyla yaşamıştı. Benim yüzümden. Benim kanımla, onun kalbinde başlamıştı o yara.
İlyas araya girdi, “Abi, fazla ileri gidiyorsun. Yaman abimin suçu yok,” dedi ama duymuyordum. Yüreğimdeki sızı, kaşımdaki acıdan bin kat fazlaydı.
“Ben sadece seni uyandırmak istiyorum,” dedi Aziz. “Bir ay sonra dışarı çıktığında babamı üzmeyeceksin. O adam belki iyileşemeyecek, ama son günlerini huzurla geçirsin. Anladın mı?”
Başımı öne eğdim.
“Anladım abi,” dedim sessizce. “Sen merak etme. Babamı bir daha üzmeyeceğim.”
O an ilk defa yapmadığıç bir şey yüzünden pişmandım. Yedi yıldır kimseyi, hiçbir şeyi umursamayan ben ilk defa içimde bir şey kırılmıştı. Belki de insan, sevdiklerinin tükenişini duymadan değişmiyordu. Peki ben değişebilir miydim?