Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında…
Başka bir şehir, başka bir okul hatta başka bir ev ve anahtarı…
Alışmaya çalışıyorduk. Etrafımızda hem bize acıyan gözler, hem de bizi yargılayan gözler. En çokta buna alışıyorduk. İyi ki okul vardı da, sürekli evde kalmıyorduk. Okul açıldığın da kendini tanıtmaya kalkarsın ya hani tahtaya, inşallah sıra bana gelmez de zil çalar diye dua ederdim. Çünkü annen, baban ve hatta ne iş yaptıkları hakkında bir sürü bilgi verecektik ve ben buna hiç hazır değildim.Evet gelmişti işte maalesef o sıra bana da geldi. Adım Irmak, Adanalıyım diye başladığım cümlelere devam edemiyordum. Baban ve annem ayrı dememle gözlerim doluyor burnumu çekiyordum. Her öğretmen tanıdığına göre artık beni sormasınlar Allahım bir daha diye dua ediyordum. Utanmıyordum ama hep o günü hatırlıyordum. Babamı bırakıp geldiğimiz günü. Okula kardeşim, kuzenlerim hep beraber gidip geliyorduk. Sabah yağmur yağardı, herkesi babası koruyup bir şekilde götürürdü. Sabah 06:30 da bunun için ağlardım bir de.
Günler geçiyor, artık sorular sorulmuyor ve herkes öğrendiğine göre cevaplar da beklenmiyordu. Kısa süre de öğretmenlerim farkıma varmıştı. Irmak sen de yabancı dile yatkınlık var kendini geliştir diyorlardı. İyi de burda bir dil kursu yok, hadi diyelim gidecek oldum o kursa verecek para da yok… Ama söz vermiştim kendime ben öğretmen olacaktım, ve bu memlekete en uzak şehir neresiyse orda çalışacaktım.
Annem bir işe girmişti, babam nafakayı göndermeyince, 38 yaşında kadın ilk defa çalışmaya başlamıştı.
Babam kendince bizi cezalandırıyordu ama bize ayakta durmayı öğretiyordu farkında olmadan.Kötü de olsa bize bir şey öğretiyordu, acı tecrübe ile öğrenince emin olun o dersi bir daha unutmuyorsunuz. Acı tecrübenin tekrarı yok ve bir kere de anlıyorsun dersi…
Şimdilik her şey yoluna girmişti. Öğretmenlerim üstüme titriyordu. Başarınla gurur duyuyoruz, Kardeşin ve sen harika ilerliyorsunuz diye moral verirlerdi.
Bütün bunlar olurken babamla hala yüzyüze görüşmemiştik, sadece telefonda konuşuyorduk. Bir şey vardı sanki değişmiş gibiydi, artık eskisi kadar öfkeli gelmiyordu sesi ve ısrarla bizi yanına çağırıyordu. Annem gidin görüşün ne olursa olsun o sizin babanız diye diye yarı istekli yarı isteksiz bir şekil de hafta sonu için anlaşıp babamın yanına gitmiştik.
Aylar sonra evimizdeydik ama bu ev sanki bir yabancının evi gibiydi. İçinde annem varken bir parça toz göremeyeceğimiz ev şu an tozdan görünmüyordu. İş başa düştü deyip kardeşimle temizlemeye karar vermiştik. Yatak odasına girdiğimizde yer de kan lekeleri artık kabuk bağlamıştı. Ne olduğunu anlamamız çok sürmedi tabii. Babamın annemi dövdüğü son gecenin izleriydi bunlar. Sadece baktık, baktık ve aklımıza kazıdık… Korkuyu bir kenara bırakıp temizledik ve temizledikçe kendimize söz verdik bu ev gibi yeniden tertemiz bir hayata başlayacaktık, yaralarımızı kendimiz saracaktık. 14 yaşında gözünden yaş akmayıp içine ağlamayı da öğretirmiş hayat bunu da tecrübe etmiş olduk.
Biz dedemin yanına giderken seviniyorduk, hatta babamın baskılarından kurtuluyorduk diye havalara uçuyorduk kardeşimle ama
unuttuğumuz bir şey vardı. Dayılarımın her biri ayrı baba olmuştu bize. Zamanla merhamet duygusu korumacılığa bırakmıştı kendini ve hatta artık sokakta arkadaşlarımla oynamam bile yasaktı. Ergenlik dönemindeydim ve artık genç kız olmuştum gözlerinde. İçim hala çocuk, aklım hala oyunlarda ama genç kız olmuşum bile. İlk adet olduğum gece acıdan kıvrandığım da annemin nane çayıyla açmıştım gözümü.
“Annee dayanamıyorum bu acıya noluyor bana” diye sorduğumu hatırlıyorum.
Annem” genç kız” oldun artık diyordu.
Artık iyice anlamıştım. Irmak genç kız oldu. Irmak bir gün aniden sokakta ki oyunlarına veda etti. Hiç kimse farkında olmadan, bir gün son oyununu oynadı.