Dedemin kapısından içeri adım attığımız an, üzerimize sinmiş yol tozuyla birlikte ağır bir sessizlik çöktü. Annemi çok severdi dedem. “Gel,” demişti, “çocukları bırak, gel.” Ama annemi ne kadar seviyorsa, bizi de yanında kabullenmek zorunda kalmıştı. Kızına düşkün bir babaydı; onun yüzüne bakınca kalbindeki tüm hesaplar bozulurdu.
Beş dayım, bir teyzem vardı. Küçük dayılarımı hep çok severdim; zaten bu eve adım atma cesaretimi onlardan almıştım. “İyi ki geldiniz,” demişlerdi, gözlerindeki samimiyetle. Onların yanında kendimi güvende hissederdim. Çocukça oyunlar oynar, bana ablalık yaparlardı. Ama iki büyük dayım… Onlar için durum bambaşkaydı. Gözlerinde anneme karşı görünmez bir hüküm vardı: dul kadın. Onlara göre dul kadın gülerken bile dikkatli olmalıydı. Giyinirken, konuşurken, hatta nefes alırken bile… Sanki ne yaparsa yapsın, hep yanlış, hep ayıptı.
Dedemin evi iki katlıydı: Alt katta iki daire, üst katta dedemin kendi evi. Ama orada bizim “analık” dediğimiz, annemin üvey annesi yaşıyordu. Onun gözleri soğuktu. Bizi istemediğini bakışlarından anlardınız. Anneme her fırsatta kötü davranır, sözleriyle kalbini çizerdi. O evde anneme atılan her söz, benim içimde yara olurdu. Ama o, her zamanki gibi susar, dişlerini sıkar, sabrederdi. Onunla aynı çatı altında kalamazdık. Bu yüzden boş olan alt kat daireye yerleştik.
Mahalleli, elinden ne gelirse getirdi; bir sandalye, bir perde, bir çay bardağı… Dayımın bekâr evinden kalma küçük bir televizyon bile vardı. Komşu kadınların ellerinde poşetlerle kapımıza gelmesi, annemin gözlerini dolu dolu ederdi. “Allah razı olsun,” derdi sürekli. O küçük yardımlar bize koca bir ev gibi gelmişti. Çünkü yoklukta en küçük eşya bile bir nefes, bir umut olur.
On iki yaşındaydım ve artık burası bizim evimizdi. Küçük, eksik, ama bize ait. Kardeşim, canım Nehir… O olmasa bu günler daha ağır gelirdi. Biz birbirimize sarıldıkça, dışarının soğukluğu azalıyordu. Geceleri yan yana yatardık. O uyuyana kadar saçlarını okşar, kulağına masallar uydururdum. Annem mutfaktan dua sesleriyle bize eşlik ederdi.
Bir sabah… Annem cebinde kalan son paraları saydı, yüzü düştü. Bizim mutfaktan dayımların salonu görünürdü; yengem kahvaltı hazırlıyordu. Masada yok yoktu. Peynir, zeytin, bal, kaymak… O bolluk bizim mutfağa uğramazdı. Başımı çevirip bizim sofraya baktım. Annem küçük tüpün üstünde yumurta kırıyordu, yanına ekmek. “Kahvaltıda başka bir şey yok,” dedi.
“İyi yapmışsın anne,” dedim, “zaten hava çok sıcak, canım istemiyor.”
O an, o koku, o sessizlik… Ölsem unutmam. Anneler, iyi ki var! Çünkü onların ellerinden çıkan en sade yemek bile insana şölendi. Annem o yumurtayı tabağa koyarken, ben onun elini tutmak istedim. Belki farkında bile değildi ama o an bana öğrettiği şey şuydu: “Ne olursa olsun, var olanla yetinebilmek.”
Günler geçti, okullar açıldı. Annem nakil işlemlerimizi halletti. Artık biz de hayatın kenarından tutunmaya başlamıştık. Yeni okul, yeni sınıf, yeni arkadaşlar… Ama kalbimdeki yük hiç hafiflemedi. Her teneffüste kalabalık arasında yalnızlığımı daha çok hissettim. Çocuklar birbirine sarılır, kahkahalar atarken, ben pencereden gökyüzünü izlerdim. Çünkü gökyüzü bana hiç ihanet etmezdi.
Babamla telefonda konuştuk birkaç kez. İki defa da yanına gittik. O günlerde, içimde hâlâ bir umut vardı: belki düzelir, belki anneme dönmek ister. Ama aralarındaki soğukluk… Gittikçe buz kesiyordu. Babamın sesindeki sertlik, annemin gözlerindeki kırgınlıkla çarpışıyor, arada biz eriyorduk. Telefonun ucunda bile kavga edebilirlerdi. Ben kulaklığımı kapatır, Nehir’i bahçeye çıkarmaya çalışırdım. O görmesin, o duymasın isterdim.
Biz o evde daha neler yaşayacağımızı henüz bilmiyorduk.
Bir akşam, analık mutfakta yüksek sesle anneme laf söyledi:
“Sen buraya yük oldun! Çocuklarınla birlikte babanın sırtına biniyorsun.”
Sesini duydum, koşup annemin arkasına geçtim. İçimden bağırmak geldi, ama sustum. Çünkü biliyordum, benim sesim çıksa annem daha çok incinecekti. Annem ise başını öne eğdi, hiçbir şey demedi. O an anladım: bazen susmak, en ağır cevaptı.
Ama içimde büyüyen öfke beni değiştiriyordu. Çocuk olamazdım. Erken büyümek zorundaydım. On iki yaşındaki omuzlarımda koca bir evin yükü vardı. Annemin gözyaşlarını silmek, Nehir’e ablalık etmek, dışarıda dedikodulara kulak tıkamak… Hepsi benim görevimdi.
O evde ilk defa “ev” kavramını sorgulamaya başladım. Bir ev, dört duvarla mı olurdu? Yoksa insanı koruyan kalplerle mi? Çünkü bizim duvarlarımız vardı ama kalbimizi koruyan bir kalkan yoktu. Dedem iyi niyetliydi, ama yaşlıydı. Dayılarım karışık, teyzem uzak. Analık düşmandı. Biz, o kalabalığın içinde üç kişilik küçük bir dünyaydık.
Yine de hayat devam etti. Akşamları sobanın başında oturur, derslerime çalışırdım. Annem el işi yapar, Nehir defterine çiçekler çizerdi. O anlarda mutluluk çok basitti: aynı odada nefes almak, aynı ışığın altında oturmak. Bir de annemin gülümsemesi… O gülümseme her şeye değerdi.
Fakat biliyordum: fırtına dinmemişti, sadece ara vermişti. Ve o evde yaşayacaklarımız daha yeni başlıyordu. Çünkü gerçek yaralar, dışarıdan görünmeyen, insanın içine işleyen yaralardı.
Benim çocukluğum, işte o evin sessiz duvarlarında büyüdü. Ve yıllar sonra dönüp baktığımda anladım: Her yaşadığım sahne, beni bugün olduğum kadın yapmıştı. Acı doluydu, ama bir o kadar da öğretici.