TUFAN

1692 Words
Eray elini yüzüne götürdü. Harun’un kanı gözlerinin önünü kapatmıştı. Parmaklarıyla sildi onları. Kanın o ağır mekanik kokusu genzini yaktı. Pişman değildi. Hayatta ilk kez korkmamıştı. Yaptığı çok kötü bir şeydi, ama içinde kazanmış olduğu zaferin mutluluğu vardı. Harun olduğu yere yığılmıştı. Bir süre izledi onu. Deponun ortasında, musalla taşı gibi duran, büyük mermer masaya adımladı. Harun’un sigara paketinden bir sigara çıkardı. Ağzına götürdü yaktı. Tutmayı bile bilmiyordu. İçine ilk nefesi gönderdiğinde öksürmeye başladı. Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Bir an insanlar bundan nasıl zevk alıyor diye düşündü. Ama elindeki sigara yeniden ağzına götürdü. Yeniden bir nefes, yeniden öksürük. Biraz daha bekleyip, üçüncü nefesi çekti. Bu diğerlerine nazaran daha iyidi. Öksürmemişti. O duman tadını yeni alabilmişti. Ciğerleri yanmaya başlamıştı. O söylenilen söz gibi, bayram etmiyor can çekişiyorlardı. Başı döndü, masaya tutundu. Biraz kendine gelmişti, sigarası da bitmişti. Harun’un kanı akmıştı resmen. Cansız bedeni karşısında yatıyordu. Başını omzuna yatırdı. Uzun izledi onu. Milletin görünce titrediği, korkusundan ne yapacağını bilemediği adam, şimdi karışında yatırıyordu. Cansız… Korkuyor muydu? Hayır. Tedirginlik bile yoktu içinde. Nedenini bilmedi bir huzur, bir rahatlama vardı aksine. Harun bıçakları çok severdi. Koleksiyonu bile vardı. Birkaç kez, insanları o bıçaklarla parçalara ayırdığını görmüştü. Yönünü bıçak dolabına çevirdi. Kapağını açıp hepsine tek tek baktı. Bir tanesini seçip eline aldı. Harun’un başına gitti: “Özlem anne…” Yutkundu. Adını anınca kalbi acıdı: “Karın derdi ki, bu hayatta neyle uğraşırsan hayat sana onu verir. Sen bu örneğin cansız ama kanlı örneğisin.” Dizlerinin üzerine eğildi. Harun’un saçlarından tutup, başını kaldırdı: “Sana senin sevdiğin yolla geldim. Sonun o çok sevdiğin yöntemler olacak.” Bıçağı boynuna sürttü. Bıçaktan çıkan ses, dişlerini gıcırdatmıştı. Durmadı. Pes etmedi. Harun’un başı ellerinden yere düştü. Başı ve gövdesi ayrı ayrı duruyordu. Başını kucakladı. Kolunun altına koydu. Geri çekilip baktığında gördüğü manzara, Hatun kolunun altında top tutar gibi başını tutuyordu. Gülümsedi. Yeniden masaya gidip sigara aldı. Yeniden bir sigara yaktı. Nasıl yapabilmişti tüm bunları? Nasıl cesaret edebilmişti? Kendisi de bilmiyordu. Henüz sekiz yaşındaydı. Hayatında ilk kez cinayet işlemişti. Bundan korkup kaçmak yerine, keyif almıştı. Hayat ona hiç adil davranmamıştı. Hep bir acıyla sınamıştı onu. Sekiz yaşında, küçücük omuzlarına, kocaman kocaman yükler yüklemişti. Kimsesiz sahipsiz bırakmıştı onu. Belki de bu yaptığıyla, hayattanda intikam almak istemişti, kim bilir? Bu sigarayı daha iyi içmişti. Bir önceki gibi piç etmemişti. Başı yine dönüyordu, ama öksürmüyordu. Sonra eline telefonu aldı. Polisi aradı: “Ben kendimi ihbar etmek istiyorum.” Polis anlamamıştı. Karşıdaki ses küçük bir çocuktan geliyordu neticede: “Anlamadım canım bir daha söyler misin?” Eray derin bir nefes aldı: “Ben ba… üvey babamı öldürdüm.” Sesi olabildiğince sakince. Polis hanım telaşlanmıştı, ama onda tık yoktu: “Bu numara şaka yapabileceğin numara değil, delikanlı.” “Şaka yapmıyorum. Üvey babamı öldürdüm. O Harun. Hatun Karadağ.” Telefonda bir sessizlik oldu. Sonra bir erkek aldı telefonu: “Merhaba aslan parçası. Az önce ablana söylediğin şey... Bak bizi oyalıyorsun. Ceza alırsın. Kim var yanında senin.” “Harun Karadağ’ın leşi dışında kimse yok.” “Bana adres verebilir misin peki?” Eray adresi vermişti. Polis notunu alıp, telefonu kapatmıştı. Verilen adres bilgilerinin doğru olduğunu görünce harekete geçtiler. Özel Harekat, yüzlerce polis aracı, istihbarat Teşkilatı… ve daha bir sürü birim yola çıkmıştı. Harun’un inine gidiyorlardı neticede. Bütün tedbirleri almışlardı. Eray telefonu kapatınca bir sigara daha yaktı. Hoşuna gitmişti meret. İçtikçe içesi gelmişti. Kısa süre sonra gelen sesleri duyunca, ayağa kalktı. Polis ekiplerini küçük olan pencereden görmüştü. Harun’un cesetinin başına gitti. Bağdaş kurarak oturdu. Bağı da eline almıştı. Neydi bu? Güç gösterisi mi? Yoksa kazandığı zafer mi? Polisler ellerinde silahları içeri girdiklerinde, neye uğradığını şaşırdılar. Bütün ülkenin korktuğu adam.. yakalamaya bile cesaret edemedikleri adamı, küçücük bir çocuk nakavt etmişti. Silahları indirdiler. Baş komiser yavaş yaklaştı: “Merhaba yakışıklı. Telefonda konuştuk seninle hatırladın mı?” “Evet. Bana inanmamıştın. Nasıl oldu da gelebilirdiniz?” “Geldik ya. O yetmez mi?” “Biliyor musun abi? Ömrümde ilk defa evimize polis geldi. İlk defa bir polisle konuşuyorum. Bu zamana kadar sizi tutan neydi? Nerdeydiniz?” Komiserin diyecek lafı yoktu. Başını önüne eğdi. Eray yavaşça ayağa kalktı. Elindeki bıçağı yere attı. Komiserin yanına gelince, ellerini tutuklaması için, ona uzattı. Komiser haline baktı. Saçının telinden, tırnağının ucuna kadar, kana boyanmıştı. Tek renkli duran gözlerinin içiydi. Komiser onu kendine çekip, sıkı sıkı sarıldı. Elini tutarak dışarı çıkardı. Onu karakol yerine en yakın polis evine götürdü. Oradakiler durumu biliyorlardı. Yine gördükleri manzara karşısında şaşkınlıklarını gizleyemediler. Onlar gelmeden, pedegog psikolag falan gelmişti. Eray sessizdi. Ama huzurlu olduğu on metre öteden bile belli oluyordu. Komiser onu bir odaya aldı: “Seni güzelce yıkayalım. Üzerini değiştirelim olur mu?” Eray şaşkınca baktı. Ama başını üzerine götürünce bir şey demedi. Üzerindeki kanın kokusu midesini bulandırıyordu. Başını salladı sadece. Komiser ona bakıp gülümsedi: “O kadar maceraya daha tanışamadık bile seninle. Ben Yusuf. Bana abi diyebilirsin.” Eray’da aynı onun gibi gülümsedi. Banyoya girdiğinde, kendisinin halledebileceğini söylemişti, ama Yusuf komiser müsaade etmedi. Onu kendi elleriyle yavaşça yılamaya başladı. Kanlar akıp giderken, vücudu ortaya çıkıyor, işkence izleri görünüyordu. Kolundaki yaraya baktı. Sonra şaşkınca Eray’a. Eray bir şey dememişti. Yaraya dikkat ederek işini bitirdi. Kıyafetlerden sadece alt tarafını giydirmişti. Üst tarafı çıplaktı. Odaya bir sağlık çalışanı geldi. Yarasına baktı: “Yara çok derin. Çok fazla kan kaybetmen gerekiyordu.” “Bir paket sigara içtim.” Herkes bir daha hayretle baktı yüzüne: “İlk deneyimimdi. Hoşuna gitti.” Eray gülmüştü. Yusuf elini sağlam omzuna koydu: “Bir daha yapma o zaman yakışıklı. Sağlıklı değil.” Hemşire tekrar gözlerine baktı: “Dikiş atmam gerekiyor.” Eray başını salladı. Küçücük oda tıklım tıklımdı. Herkes pür dikkat ona bakıyordu. Normalde karakola gitmesi, sorguya alınması, hatta dayak bile yemesi gerekmiyor muydu? Burada ne işi vardı? Niye hizmet ediyorlardı ona? Kafasında dönüp duran bu sorulara hala cevap bulamamıştı. Hemşire malzemeleri hazırlamıştı. İğneyi alıp koluna doğru uzattı. Eray bileğinden tuttu: “Böyle yap. Uyuşturma.” Herkes yeni bir şoka girmişti: “Babacığımın yaptığı iş yüzünden, uyuşturucuya karşıyım.” Kimse ağzını açıp tek kelime edememişti. Hemşire yarayı dikmeye başlamıştı. Eray’ın yüzünde acı çektiğine dair, hiçbir iz yoktu. Gözlerini bile kırpmadan, hemşireye bakıyordu. Hemşire dikişi yaparken, ağlıyordu. Ne yaşamıştı bu çocuk böyle? O dahil odadaki herkes bu soruyu soruyordu kendine. Bu küçük bedeni nasıl bu kadar güçlüydü? Bunu da çok merak ediyorlardı. Dikiş birmişti. Hemşire göz yaşlarını sikerek kalktı yanında. Yavaşça üzerini giydirdi. Yusuf yanına gelip oturdu: “Cidden hiç acımadı mı?” “Acımadı.” “Nasıl?” “İnsan vücudu bir yerden sonra acıya bağışıklık kazanıyor. Hissetmiyor.” Bu söz herkesin içine oturmuştu. Hepsinin vicdanını sızlatmıştı. Çünkü hepsi kendini düşünmüş, o şerefsizi yakalamamışlardı. Ama Eray’ı düşünmemişlerdi. O ve onun gibi pek çok kişiyide. __ Odaya yemek geldi. Kimse konuşmuyor, sadece Eray’ı izliyorlardı. Eray buna sinirlenmişti: “Neden sürekli bana bakıp duruyorsunuz?” Yusuf koluna dokunup güldü: “Hiç birimizde sendeki cesaret yokta ondan. Cesaretine hayranız.” “İlginç.” “Ne ilginç?” “Beni tutuklanız gerekiyordu. Hapse atmanızda. Ama siz gelmiş burada bana hizmet ediyorsunuz. Amacınız ne?” “Önce yemek ye.. Hem merak etme. Seni öylece bırakmayacağız. Yemekten sonra sorgulanacaksın. Sonra da durumuna bakacağız.” Eray bu cevabı mantıklı bulmuştu. Gerçi ilk aldığı cevaptı bu. Sorduğu ilk soruda. Yemeğini yedikten sonra, masa toplandı. Yusuf komiser yanına otururken, takım elbiseli bir adam karşısına oturdu. Önce kendini tanıttı. Emniyet müdürüymüş. Eray gerip bir şekilde gururlandı. Kendisi katil olmuştu, ama bütün üst düzey insanlar yanında suskun kalmıştı. Müdür ona hayatını sorduğunda, an başından bildiği kadarıyla anlattı. Öz ailesinin onu satışını.. ilk evlatlık alan ailenin yetimhaneye bırakışı.. Harun karısına hediye olarak alması.. hepsini anlatmıştı. Müdür bir süre sustu. Sonra Eray’ın gözlerine baktı: “Peki pişman mısın?” “Ne için?” “Üvey babanı öldürdün. Başını kestin.” Eray gülümsedi: “Sizce de çok saçma değil mi? Benim korkmam gerekirdi. Sizi aramak yenide kaçmam belki. Ağlamam gerekirdi. Hatta belki dediğiniz gibi pişman olmam. Ama bunların hiçbirini hissetmiyorum. İçimde kocaman bir huzur yeşillendi. Bu şu kadarcık hayatımda ilk defa oldu.” Kimse bir şey dememişti. Odadan çıktılar. Eray’ın yanında sadece Yusuf kaldı. Diğerleri toplantı odasına gitmiş, uzun uzun konuşmaya başlamışlardı. Harun’u yakalamak, hatta öldürmek istiyorlardı. Ama bunu hiç icraata dökememişlerdi. Eray’ın gördüğü işkence izleri içlerine oturmuştu hepsinin. Ayrıca anlattıkları… küçücük bir çocuğun böyle sözler söylemesi… sanki büyük bir adam gibi konuşması… Bu kadar yapmış oldukları görevde, ilk kez ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Evet Eray suçluydu. Cinayet işlemişti, hemde vahşice.. Bundan zerre pişmanlığı yoktu. Korkusu yoktu. Ceza alması gerekiyordu. Ama onların yapamadığını yaptığı için, ödüllendirmekte istiyorlardı. Bu durumu çözmeleri gerekiyordu. Ama nasıl? Eray ne Yusuf uzun süre oturdular o odada. Eray, Yusuf’a baktı: “Beni tutuklamanız gerekiyor. Ne zaman yapacaksınız? Ne kadar daha oturacağız burada böyle?” Yusuf ayağa kalktı: “Bende bilmiyorum aslanım. Gidip bir bakayım en iyisi.” Yusuf kapıyı açmıştı. İçeri istihbarat yetkilisi girdi: “Otur Yusuf. Cevabınız geldi.” Yusuf geri masaya, Eray’ın yanına oturdu. Yetkili masaya oturdu: “Normalde seni tutuklamamız gerek. Ömrünün sonuna kadar hapiste kalman, bir daha dışarı çıkmaman gerek. Ama bunu yapmayacağız. Cezanı başka şekilde ödeyeceksin.” Eray’ın yüzü ilk kez değişmişti. O soğuk bakışları gitmiş, şaşkın bakışlar gelmişti: “Nasıl?” “Biz her şeyi halledeceğiz. Sen resmi bir ceza almayacaksın. Ama bundan sonra devlete ait olacaksın. Seni büyütüp, eğiteceğiz. Sonra bize çalışacaksın.” Eray söylenenleri düşündü: “Bunu neden yapayım? Yani kabul etmezsem?” “Sana bir teklif sunmadım evlat. Olacağı söyledim. Cezan bu olacak.” “Neden?” “Çünkü sende o ışık var.” “Ne ışığı?” “Cesaretlisin, kararlısın, pişman olmuyorsun. Bu vatanın sen ve senin gibi evlatlara ihtiyacı var evlat. Suçluların senin gibi bir cezacıya.” “Ne demek bu?” “Asker olmak istemez misin?” Bu Eray’ın en çok istediği şeydi. Lafını duyunca bile gözleri parladı. Yetkili bunu görmüştü: “Güzel. Sana sevdiğin cezayı vereceğiz. İstediğin mesleği yapacaksın. Hemde cezanı ödeyeceksin.” Eray gülümsedi. Ne anlardı ki böyle şeylerden? Bahsettiği şey ona bir lütuftu. Hapse atmak yerine ödüllendirmelerini hala anlamasada, yapacağı meslek hoşuna gitmişti. Yetkili gülerek ayağa kalktı. Kapı kolunu tutmuştu ki, Eray ayağa kalktı: “Peki ben ismini değiştirmek istesem, yapabilir miyim?” Adam şaşkınca arkasına döndü: “Evet. Adını da soyadınıza değiştiriri. Ama bunu neden istiyorsun?” “Soyadım aynı kalsın, ama adımı değiştirin lütfen.” “Tamam. Var mı aklında bir isim?” Eray güldü. Hatta bu sefer dişlerini gösteren güldü: “Var… TUFAN.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD