Bu bölümdeki olaylar tamamen hayal ürünüdür. Gerçek kurum ve kuruluşlarla alakası yoktur…
Bazı kayıplar vardır; insanı ağlatmaz, çünkü gözyaşı yetmez. Bazı acılar vardır; insanın sadece kalbini değil, bütün hayatını parçalar. Hele ki o kayıp, insanın ailesiyse… İşte o zaman dünya aynı dönmeye devam etse bile, senin içinde her şey durur.
Bir annenin sesi, bir babanın gölgesi, bir kardeşin kahkahası… İnsan bunların hep var olacağını sanır. Ev dediğin yerin duvarlardan değil, onların varlığından oluştuğunu geç fark eder. Ve bir gün, o sesler susar.
Bir mezarın başında sadece bir insanı değil, çocukluğunu da toprağa verirsin.
İşte o an, yas biter.
Ve öfke başlar.
Kalbinde sevginin yerini hesap sorulmamış bir acı alır. Geceleri uyuyamaz, sabahları eskisi gibi uyanamazsın. Çünkü artık yaşamak için değil, verilen sözü tutmak için nefes alırsın.
Melike için durum tam olarak böyleydi. O gün ölmemişti. Ama o gün bir yemin etmişti. Ailesini ondan alan o adamdan intikamını bir gün alacaktı. Daha o yaşta böyle büyük bir etmişti.
Tufan gittikten çok sonra arabadan inmişti. Ailesine son kez bakmıştı. Eve yürüyerek ve saklanarak gitmişti. Ailesi bulunup toprağa verildiği gün bile orada değildi. Arandığını biliyordu. O yaşta bu kadar zeki olmadı dudak uçuklatırdı. Ailesiyle kaldığı evde kalmaya devam etti. Tek başına…
Her gün aynı kabusu gördü. Tufan’ın yüzünü artık iyice ezberlemişti. Yaşı küçük olduğu her güne lanet etti.
Ama bilmediği bir şey vardı. Aslında pek çok şey. Ailesinin boşa ölmediğiydi mesela. Babasının tanımadığıydı bir diğeri.
Babası aslında bir öğretmendi. Ama sorunları vardı. En büyük sorunu küçük kız çocuklarına olan ilgisiydi. Melike bunu hiç bilmiyordu. Babasının bu takıntısı yüzünden yurt dışına sürülmelerini de.
Annesi kaymakam kızıydı. Babasını çok sevdiği için, her şeyine susmuştu. Yaptıklarının üzeri bir şekilde örtülmüştü. Taki Siirt’e gidene kadar…
Çünkü babasının tayini çıktığında daha küçüktü. Henüz o günleri anlamaması normaldi. Ona kimse bu şekilde anlatmamıştı çünkü. Haliyle neden gittiklerini bile bilmiyordu. Babası tayini çıktığı okulda yine rahat durmamıştı çünkü. Yine küçük bir kızı taciz etmişti. İstediğini alamamıştı ama kızın ailesi güçlüydü. Amcası milletvekiliydi. Olay büyümüştü bu sefer. Kayınpederi bile kurtaramamıştı. Çareyi yurt dışına kaçırmakta bulmuştu. Bu ülkede ölü görünüyordu ama yurt dışında gayet güzel bir hayat yaşıyordu.
Ama arkan ne kadar sağlam olursa, er ya da geç ettiğinin cezasını bir şekilde buluyorsun. O kızın ailesininde arkası sağlamdı. İşte bu yüzden yapılan bu suç cezasız kalmamıştı. İlk başta tabiki mahkemeye başvurulmuştu. Ama kayınpeder kaymakam olunca para cezası bile alınmamıştı. Hal böyle oluncada devreye kızın amcası girmişti.
Hep böyle olurdu ya zaten. İyi bir parti üyesiysen, o partide ilk sıradaysa, her şeyi yapabilirsin. Kızın amcası da böyle bir konumda olduğu için, çabuk bulunmuşlardı.
Bu durum bir çok kişinin eleştirmesine sebep olabilirdi. Ama bir çok kişinin ise içini ferahlatırdı. Hele de o savunmasız çocukların gariban aileleri…
Aslında bu adalet en çokta onlar için sağlanmıştı. Tufan en çok onlar için bu görevi üstlenmişti. Yine en çok onlar için birini öldürmekten keyif almıştı. Ona göre böyle insanların aldığı nefes bile bu dünyaya zarardı.
Küçük Melike bunlardan bir haberdi. Ona göre babası, dünyanın en harika babasıydı.
Ailesinin mezarına on gün sonra gitmişti. Mezar taşlarını severken, gözyaşları yağmur gibi akıyordu:
“Sizi benden alan herkesten tek tek hesap soracağım. Gözyaşımı yerde bırakmayacağım. Ailemi toprağa gömenlere, aynı karanlığı yaşatacağım.”
O gün bir kez daha küçük kalbiyle büyük yemin etmişti.
Bu olaydaki tek masum kişi, küçük kardeşiydi. Annesi bile suçluydu. Babasının bu suçunu bilip, susmuştu. Susmakla kalmamış üstünü örtmüştü. Bir anne olarak, bir kadın olarak o kadar acıya başını çevirmişti.
__
Aslında Tufan’ın görevi devlete çalışmaktı. Ama gelinen son durumlarda, devletten çok kişilere çalışır olmuştu. Garipsiyor muydu? Çoğu zaman. Bazen hikayeler o kadar ağırdı ki, hak verdiği zamanlar oluyordu. Bazende çok haksız bulduğu durumlar oluyordu. Ama o karanlık güç, onu içine öyle çekmişti ki, karşı gelmek istemiyordu bile. Belkide hayatı boyunca istediği hiçbir şey olmadığı içindi. Şimdi her şey olduğundan kaybetmek istemiyordu. Çocukluk yaşamayan bir adam, çocukluğunu yaşamaya başlamıştı. Sevilmemezliğinden eser kalmamıştı. Saygı görmeye başlamıştı. En azından öyle düşünüyordu.
Tufan artık gözünü daha da karartmıştı. İşleri daha da büyümüştü. Devletin karanlık tarafında istekler daha çok artmıştı. Hakaret edenlere bile artık ceza verilir olmuştu.
Tufan bu işlerden geliri dudak uçuklatırdı. Geçen yıllarda öyle bir konuma gelmişti ki, buna çoğu zaman kendisi bile inanamıyordu. Her şehirde, belli başlı ülkelerde evi vardı. Bunlar arasında en gösterişli olanı İstanbul’daydı.
Sekiz yüz metre karelik, yirmi üç katlı bir rezidansın en üst katını almıştı. Buraya kendine özel yaptırmış, kattaki diğer daireleride birleştirerek tek daire haline getirmişti. Geniş metre kareye sahip bu evde kendine özel çalışma odası vardı. Bu odanın iki duvarı bilgisayar ekranı ile kaplıyken, önünde iki büyük çalışma masası vardı.
Tabi birde özel yaptırdığı odası. Kırmızılarla kaplı fantezi odası. Dört duvarı aynalarla kaplıydı. Tufan’ın dertleri gibi zevkleri de farklıydı.
__
Esra ile eskisi gibi sık görüşemiyorlardı. Zaten o gün o yalandan sonra Tufan eskisi gibi olmamıştı. Ne kadar kinci birisi olsada çocukluğunu bir kenara atamamıştı işte. Ne atabilmişti, nede eskisi gibi olabilmişti.
Esra kuduruyordu. Sürekli takip ediyordu. Yüzüne karşı bir şey diyemiyordu ama içten içe eriyordu. Eskisi gibi planda yapamıyordu. Tufan’ın insafına kalmıştı durumu. Yinede ona arkasını dönmemesi onun için büyük bir nimetti.
__
Tufan bu şekilde on yılını doldurmuştu. Mardin’e gittiği bir gün, yolda tekeri patlamıştı. Hemde öyle bir yerde olmuştu ki, telefonu çekmiyordu. Birde aksilik yetmezmiş gibi arabalarda çok sık geçmiyordu. Bu sıcakta yürümekte akıl karı değildi.
Geçip arabasına oturdu. Klimayı açıp sigara içiyordu. Birkaç saat sonra bir araba göründü. Tufan arabadan inip, yoka çıktı. Araba önce durmamış, yanından geçip gitmişti. İleride durup geri geri geldi. Tufan’ın yanında durunca camı açtı:
“Hayırdır birader? Ne arıyorsun buralarda?”
Tufan eğilerek adama baktı:
“Lastiğim patladı birader.”
“Değiştiremedin mi?”
“Yedek yok yanımda.”
“Yol yardım arasaydın.”
“Telefonum çekmiyor.”
Adam arabasından indi. Tufan’u dikkatle süzüyordu. Arabasına baktı. Lastiği patlamıştı gerçekten. Yeniden Tufan’ın yanına geldi. Bir daha süzdü onu:
“Lan ilçeye yürüsen on, on bel dakikanı alırdı.”
Tufan ellerini cebine soktu:
“Hava sıcak birader.”
“Erimezdin amına koyim.”
Tufan’ın kaşları anında çatılmıştı. Adam gülerek yeniden konuştu:
“Ne yapmak istiyorsun peki?”
“Bana yardım edebilirsin.”
Adam bir kez daha güldü:
“Ben mi? Sen beni tanımıyorsun galiba?”
“Tanımam mı lazım?”
“Genelde tanınırım.”
Tufan cebinden tek elini çıkarıp, ensesine attı:
“Eee?”
İkiside birbirine sinirle bakmıştı. Zaten böyle saçma bir karşılaşmadan, normal bir konuşma beklenmezdi değil mi?
Adam kaşlarını yukarı kaldırdı:
“Nereye gideceksin?”
“Merkeze.”
Adam sabır çekiyordu. Çenesi gerilmiş, elleri yumruk olmuştu. Biraz daha bu soğuk konuşma devam ederse, ikiside birbirine çok sıcak dalacaklardı. İkisinide yumrukları sıkılmıştı.
Adam yeniden arabasına yaklaştı:
“Atla bırakayım seni.”
Tufan şaşkınca baksada, dediğini yapmış, arabaya binmişti. Araba hareket ettiğinde ikiside birbirine yan yan bakıyordu. Tufan derin bir nefes aldı:
“Korkmuyor musun hiç?”
“Neden?”
“Yol ortasında tanımadığın bir adamı aldın. Hırlı mıyım, hırsız mıyım? Bilmiyorsun da.”
“Bende hırlıdan, hırsızdan daha beter bir adamım. Senin korkman gerek bence.”
“Şu an öyle korktum ki, ellerim titriyor.”
Yeniden birebirlerine baktıklarında, ikiside güldü. Yine ilk konuşan Tufan olmuştu:
“Tufan benim adım. Senin adın ne?”
“Azer. Azer Kordağlı.”
İki psikopatın ilk karşılaşması böyle olmuştu. Daha fazla konuşmamışlardı. Zeynep ilçede yakındı. Tufan müsait bir yerde inmiş, Azer yoluna devam etmişti.
Tufan önce bir lastikçiye gitmiş, arabasının yerini söylemişti. Adamları oraya gönderdiğinde kendisi, Midyat’ı gezmeye çıkmıştı.
Daha öncede gelmişti buraya, ama böyle gezme fırsatı olmamıştı. Bugün doya doya gezecekti.
Bir yere oturup yemek yemekle başladı. Yemek yerken yan masadan bir gülme sesi geldi. Normalde bunlara hiç takılan birisi değildi. Ama o sese bakmak istemişti.
Gördüğü manzaraya birkaç saniye takılı kaldı. Karşısında siyah uzun saçlarıyla bir kız gülüyordu. Oturduğu halde bile boyunun uzunluğu belli oluyordu. Gülünce gözleri kısılmıştı. Fiziği net görülmesede göğüslerinin büyük olduğu belliydi.
Sonrasında kendini çabuk toparladı. Hiç böyle bir adam olmamıştı. Hiç böyle karı kıza bakmamıştı. Hatta öyle bakanlara bile aşırı sinir olurdu. Bu sefer kendisi yapmıştı. Kendine de sinir oldu. Daha çok oyalanmadan, hesabı istedi ve hemen kalktı oradan.
Aklındakini silip, Midyat gezisine koyuldu. Midyat gerçekten anlatılanlar kadar güzeldi.
Gezisini bitirip, yeniden İstanbul’a dönmüştü. Yeniden işlerine koyulmuştu.
Hayatını bir şekilde yoluna koymuştu. İyiydi, huzurluydu. Yusuf abisi emekli olmuştu çoktan. Sürekli yanına gitmek için planlar yapıyordu, ama bir türlü o fırsatı bulamıyordu.
Tufan artık öyle bir seviyeye gelmişti ki, öldürdüğü her insanı unutmamak için, vücuduna dövme yaptırıyordu. Sadece sırtına, sadece ölüm günlerini. Sırtı sayı haritasına dönmüştü. Bu sayıların anlamını bir Tufan, bir dövmecisi biliyordu. Diğer öğrenenlerde zaten, o haritaya eklenenler oluyordu.
__
Ne Tufan, ne Azer o günden sonra bir daha denk gelmemişlerdi. Bunun içinde hiç ihtimal vermiyorlardı. Ama kader mi yoksa yaptıkları iş mi bilinmez, ikisinin yolları yeniden kesişmişti.
Tufan yaptığı işe bir süre ara vermek istemişti. Uyuyamıyordu. Öldürdüğü insanlar rüyalarına giriyordu. Bu bilinç altının ona oynadığı bir oyun olsada, ara vermesi gerekiyordu. En azından bir süre. Daha sıradan bir görev yapmak istiyordu.
Hal böyle olunca onu Azer’in yanına göndermişlerdi. Aslında yine kendi göreviyle alakalı bir durumdu, ama bu sefer sadece bilgi toplamaktı amacı.
Azer elindeki imkanları kendi şahsi işleri kullanmaya başlamıştı. Bunu yapma izni vardı. Herkesin izni vardı. Ama belirli bir sınırı vardı. Azer bu sınırı çoktan aşmıştı. Göze baymaya da başlamıştı. Tufan’a sadece onu izleme görevi verilmişti. Hakkında bilgi edinmesi gerekiyordu. Azer çok dikkatli bir adam olduğu için, bunu onunla arasını iyi tutarak yapması gerekiyordu. Aslında onlar için onu kaldırmak çocuk oyuncağıydı. Ama bir yerde Azer büyün işlerin kilit noktasıydı. O giderse pek çok şey giderdi. Bunu göze alamıyorlardı.
Tufan yeniden Mardin’e, Midyat’a gelmişti. Azer ile yine tesadüf eseri karşılaşması gerekiyordu. O planı da hazırdı.
Ama o planların hiçbiri olmamıştı. Çünkü kader ikisinede çok güzel bir oyun oynamış. Bu sefer trafikte karşılaşmışlardı. Hemde ışıklarda birbirine çarparak. İkisi birbirinden habersiz söve söve arabadan indiler. Yine karşı karşıya geldiklerinde, ikiside hayli şaşkındı.
“Senin ne işin var lan gene?”
“Sen benim işimi boşverde önüne niye bakmıyorsun amına koyim? Kör müsün lan?”
İkili arabaları unutmuşlardı. Birbirlerine girmişlerdi. Çalan kornalar, insanların sesleri.. hiçbiri umurlarında değildi. Onların sadece yumrukları konuşuyordu. Bir süre sonra jandarmalar etraflarını sarmıştı. Onlar hala olanları umursamıyorlardı. Artık güçleri kalmamıştı. Sırt üstü yere uzandı. Gökyüzüne bakmak istediler ama mümkün olmadı. Çünkü yüzlerine doğrulan silahlarla göz göze geldiler…