20. KÜNYE

2933 Words
Emir Sayer, "Ne işin var burada?" Diyerek nedensizce çıkıştı. Sinirliydi, bir şeyler istemediği gibi ilerlemişti ve o bundan rahatsızdı. "Kız sakarsa benim ne suçum var oğlum? Kocaman kız." alaylı, ezici ve güç sergileyici. Bana doğru yaklaşan sıcak nefesi burnumun ucuna değdi, "Saruhan'ın güzeller güzeli biricik kızı Sena." Diye fısıldadı kulağıma. Emir Sayer, "Rahat bırak!" diye uyarı niteliğinde bağırdı. Yüzümden saçlarımın uzaklaştırıldığını hissettim buna rağmen gözlerime aydınlık vurmadı. "Saruhan'ın Avukat kızı: Sena." Diye ritmik bir sesle mırıldanmaya devam etti. "Tek evladısın sen Saruhan'ın, Sena." Kininin söylediği şarkıyı burnunu sesli çekerek sona erdirdi. "Sena, Sena..." Diyerek ismimi sıralamaya başladı. Tedirgin edici bir tondaydı. Son söyleyeceklerini oğlu da duysun istedi, dinleme sırası Emir Sayer'deydi. "Oluk oluk kanın akıyor Sena," dedi tutkuyla. "Kanının birikintisinde çehremin yansımasını görüyorum. O kanı hiç durmadan akıtmak istiyorum, kendi çehremle oğlumunkini görmek istiyorum." "Seni duymuyor. Baygın." Dedi sakin sesle. Duyuyordum, duyduğumu o da biliyordu, buna emindim. Kaşlarım çatılıyor, kirpiklerim oynaşıyordu. "Onunla uğraşmayı bırak!" diye sabrı taşarak gürledi en sonunda. "Duymasın." Dedi sesine vuran eğlenceli tınıyla. "Benim zamanında canımı nasıl yaktıklarını hatırlasın. Anımsasın." Dört beş yaşları sularındaydım. Evimizin terasında, mangal yapıyorduk. Mutluydum, afacan çocuklar gibi koşmuyor insanları her zamanki sakin tavrımla izliyordum. Babam, tüm akraba ve dostlarını çağırmıştı. Özel bir gün müydü veya neyin sonucunda bir kutlama yapıyorduk; tarih hangi ayı, kaçıncı günü gösterdiğini bilmeyecek kadar küçüktüm. Masalar kurulmuş, babam herkese karşı güleç yüzüyle, mangaldaki etleri çeviriyor, birasını yudumluyordu. Derbeder dostları diye nitelendirdiği arkadaşları, çevresindeydi. Her ağızdan bir ses yükseliyordu. Bir adam, o zamana denk bu denlisine şahit olmadığım öfkeyle içeri girdi; insan gürültüsü sona erdi. Babamı omuzlarından itti. Babamın arkadaşları babamın önüne siper olmadılar, çünkü arkadaşlıkları ortaktı. Koruma güdüsü yerine sakinleştirmeye çalıştılar, o adam karşısına kim geçerse geçsin pervasız bir tutumla önünden çekip fırlattı. Babamla burun buruna geldiler. Korktum. Koşarak babamın yanına gidip, dizlerine gelen boyumla, kollarımı bacağına doladım. Babam pis gülüşüyle gülerek cevapta bulunmazken, onu koruduğumu düşünüp daha sıkı sarındım bacağına. Tepki vermedi, beni görmemişti. Gözlerim, babamı iten o adamı görmek için tepeye tırmandı. O adamın da gözleri aşağıya düştü. Babam o anda beni fark etti, gözlerini küçük bedenimde hissettim. Babamı sıkı sarınsam da yüzümü o kötü adamdan saklamaya çalıştım. Çünkü yine korktum. Bana uzun gelen zaman da birbirimizle, öfke ve sahip olduklarımızı koruma güdüsüyle merhabalaştık, tanıştık. Her tanışmanın, merhabayla başlamadığını o gün anladım. Barışçıldım ve merhabalar benim ruhumda barışla başlardı, söylenirdi. Fakat bu merhaba, savaşçıldı; savaş açtı. Babamı koruma güdüsüyle çatık kaşlı bakarken çocuk öfkesine sahiptim, hiç değişmeyecek bir gerçeği orada yarattım: babamı bir annenin koruma içgüdüsüyle koruyacaktım. Bir annenin yavrusunu koruma içgüdüsü; canına karşılık canını verebilmesiydi. "Saruhan!" dedi aralarında ne yaşandığından bahsetmeyerek. Tuhaf merhabalaşmamızdan sonra sesini unutmam mümkün değildi. İşaret parmağını kaldırdı, "Bu diyeceklerimi ömrün boyunca unutma." İkisi de burun burunaydı: bense aralarındaydım. "Veya unut, hatırlatacağım günler gelecek." Babam ellerini iki yana hicivli gülüşüyle açtı, "Can dostum, can düşmanım," diye bağırdı gür sesle. "Hoş geldin." Dedi sahte gülümsemesini kaskatı bir ifadeye bıraktı. Beni acımasızlık içinde işaret parmağıyla işaret etti, "Gün gelecek, evladının bedeninden oluk oluk akan kanda kendi yansımanı göreceksin." Bir canavar gibi bana baktığında, "Benim evladım ne yaşadığıysa, senin evladında yaşayacak." Cevap beklemeden sırtını döndü. Bir şey söylemeyi unutup, omzu üzerinden babam ve bana göz gezdirdi. "Bu davayı evladının kuruyan kanı bitirecek." Gözleri yeminliydi. "Beklemedeyim. Varsa cesaretin, denemeye kalkış." Babam korkusuzca, dediklerinin ihtimalsizliğine güldü. Sopsoğuktu gülüşü. İhtimal vermedi. Şaşkınlıkla izleyen herkese dönüp, "Bırakın kudurabildiği kadar kudursun, it." Dedi. Babama duyduğum güvenle, ölüm fermanımı unuttum. Bu anının mimari az önce duyduğum sesin sahibiydi. Duymadığımı, görmediğimi sandığım adamı tanıyordum. "Emir," dedi öfkeyle. "Artık sözümü dinle, oğlum." Diye güçlü gırtlağıyla bağırdı. "Her yerin kesilecek." Derken sesi oğlunun kılına zarar gelsin istemez tınıyla muhafazakârdı. O adamın evladı, Emir Sayer'di. Ve o adam Bekir Sayer'di. Sesini kaç kez duymuş olmamın önemi yoktu; ona karşı önemseyen tavırları kim olduğunu deşifre ediyordu zaten. Oğlunun suçlarını örtbas etmek için mi gelmişti? Babasına misli öfkeyle cevapladı, "Nabzına bak." Dedi seslerindeki öfkenin benzerliğiyle, tek kişi öfkeyle kendisine bağırıyor gibiydi. İki ayrı öfke, bir bedenden çıkıyordu. Baba oğul, ikisi de baba sıfatındaymış gibi öfkeleniyordu; tahammülsüz, saygısız ve yüksek. Küfürlü, kalın bir inlemeli sesle tellerden toprağa atlandı, Bekir Sayer'in, "İşte, her yerin kesildi. Bir kez de sözümü dinle be oğlum." dediğinde Emir Sayer'e yaklaştı, ancak oğlu sırtımdan bana yaklaştı. Bekir Sayer, oğlunun ona yaklaşmasını istemediğini anlamış olacak ki, adımları kesildi. Konu kapatıp, bana odaklandıklarını taze bir nefes alışlarıyla sezmiştim. "Yaklaşma, ölmüşse de ölmüştür. Siktir et." deyip insaniyetsiz bir umursamazlıkla çakmağını çaktı. Yağmurdan yanmayan sigarasına duymaktan dahi utanç duyduğum bir küfür geveleyip izmariti bedenimin yanına fırlattı. Emir Sayer, "Sen beni duymuyor musun?" dedi babasının üstüne yürüyerek. "Bir kez daha." Dedi tehditle, sabırlı sesli bir nefes vermeye çalışarak. "Bir kez daha sağır ayağına yatarsan ben dilsiz sen sağır olursun." Babasının yüzüne uzunca baktığını düşündürtecek kadar sessizlik kapladı. "Ya da ikimiz de birbirimize sağır kalırız." Konuyu kapatarak ellerini silkeledi. "Bırak, bu meseleyi ben çözerim. Bir gören olmadan git." Öfkesini dizginlerini elinde tutamadı ve babasına tekrardan öfkeyle sardı, "Ne oldu? Bir saat önceye kadar Gökyel'e zarar vermememi söyleyip beni boş çabalarınla ikna ediyordun? Geri vites, ne iş?" derken sert sesinin korkutuculuğuyla şüpheliye hesap sordu. Yalana geçiş vermeyen katılıktaydı. "Hatalarını hazmedip sonuca bakıyorum. Hatalarını ben üstleniyorum, ört bas ediyorum. Babanım senin, görevim bu değil mi?" sessizlik bir süre sürdü. "Durumu vahim görünüyor." Dedi ve zevkle güldü. Sesinde oğlunu kutlayan tınıyla devam etti, "Şimdi ne yapacağız?" dedi rahat sesiyle. "Hata yapmadım. Onun da öldüğü falan yok." Dedi agresifleşerek. "Kendine gelir iki saate. Sende en geç yarın gece hatasız hamlemi, tebrik edersin." Doğru dememişti, yaptığının doğru olduğunu savunmamıştı fakat hatasız demişti, fark neydi? Bekir Sayer, "Başını kansızlar için belaya sokma, bana yeter, geri mühim değil." Tek endişelendiği, oğlunun akıbetiydi. "Sen bizi arabanla arabamın olduğu yere bırak. Sonrası bende." Dedi emin sesiyle, ardından sıcak bir dokunuşu boynumda hissettim. Damarımın geçtiği yerde baskılı kalan iki parmağı, sancılarımı çoğalttı. Çünkü içim titredi, kanım ısındı. Bana eğilen gölgesini ve nefesindeki buharı görürken, "Seni babamdan korumak zor olmasa gerek Gökyel, ne de olsa amacımız ölmen değil." Dedi, bedenimi tamamen kendisine çevirdi. Bedenimde acı vardı ama bu yaptığıyla duyduğum acının üstününü hissetmedim. İncitici değildi ama yumuşak da değildi. "Sadece bir konuda bana yardımcı olacaksın, seni kendimden nasıl korurum? Var mı bir fikrin?" dedi fısıltılı. Beni ben niye koruyamıyordum? Ben bu denli güçsüz müydüm? Kalbim yavaş atıyordu, bu denli korkunun kaynağına yakınken nasıl başarıyordu bilmiyordum. Başımı eliyle tutup kolunu boynumun altından geçirdi, başım kırılmış bir boyun gibi düştü, saçlarım bedenine saçıldı; diğer kolunu baldırlarımdan geçirdi. İki kolu arasına tam anlamıyla yerleştim, eğer dizlerimden tutsaydı bu kadar yakın olmazdık. Ve alnımın kenarında sivri burnu dolaşmazdı. Kolum boşluğa salındı; bedenim, ölü bir bedenin kendini bütünüyle salması gibiyken, onları duymam, hissedebilmem, içimde bir şüphenin kuyruğunu zihnime dokundurdu. Kâbus, yine kâbus görüyor olabilir miydim? Benim kâbuslarım, geçmişim olurdu, unuttuklarımı hatırladım. Ben bu gece Emir Sayer'in gelişiyle bezenmiş, yeni ama çarpıntılı hisle tanışmıştım. O adam Emir Sayer'e kısa sorular soruyor, tek kelimelik cevaplar alıyordu. Bekir Sayer'in söylediklerini duymak istemedim, nitekim kulağımda soluğunun sesi kulağıma saçılan bir adam vardı. Onu duydum, soluğunun ihtişamına kulak misafiri oldum. Bedeni havaya kalktı, boşlukta sallanan kolum, sağa sola salındı. Tenimden akan kanlar dört bir yanıma bulaştı. Karın çukurumda biriken kan, belime doğru, tenimde sürtünüşü hissettirerek gömlek kumaşına emildi. Boynumdaki kolunu, koltuk altıma sabitleyerek, bedenimi daha güçlü tuttu. Kollarında içi dolu kaslarını, boynunda asılı kalan elimle keşfettim; yürüdüğünde elim titriyor, tenine çarpıyordu. Büyük bir ayıcık gibiydim: içi süngerle doldurulmuş, çok hafif. Zayıftım, kemiklerimi sayabilirdi. Yürümesiyle başım boynunda gezindi, boynunda kanın demir kokusunu aldım. Arabanın motorunun çalışan sesine yakınlığımızın artmıştı. İkimiz de ıslak olduğumuz için kollarından kayıyordum. Eski yerimi almam için, kollarıyla bedenimi yukarıya itti, burnum ensesinin köşesine çarptı. Kesikler sıcak acılığını yitirerek, soğuğun keskinliğiyle sızladılar. Dudaklarımı ısırarak inlediğimde, sezgisel olarak gözlerinin çehremde gezindiğini hissettim. Ben o sırada kanın kokusundan daha derin bir kokuyla sarmalandım. Sıfat ve nitelik verilemeyen. Tek kelimeyle, sert olan. Bilincim bu kokuyla daha kaygan bir yüzeyde kaydı. Her an bir uçurumdan boşluğa düşebilirdi. Arabanın kapısını açtığında, deri koltuğa gıcırtılı sesle bedenim konuldu. Bedenim koltuğa dik şekilde yaslı kalamadı ve devrildi. Bedenime hükmetmeye, kontrolü ele geçirmeye çırpınıyordum ancak kansızlığımın üstüne gelen kan kaybı, beni normal bir insana kıyasla, kısa sürede bayıltabilirdi. Bindirildiğim tarafın kapısı kapandı, ön iki kapı birbiri ardına açılıp kapandı. Bekir Sayer sinirinin patlak vermesiyle, "O kızı, benim arabama bindirdiğine inanamıyorum. Sana bırak, gebersin dedim Emir." Diyerek, ses hatlarının, kapalı ortamdan toplu ve belirgin gelirken bağırdı. "Arardık babasını, gelir icabına bakardı." "Yeter!" diye bağırdı Emir Sayer. Kontrolü ele almak istiyordu. "Soğukkanlı katil ayaklarını geç. Canımı sıkıyorsun." Şu iki beladan kurtulup, polise gitsem, Bekir Sayer'in ses robotunu çıkartabilirdim; o denli iyi kazımıştım aklıma bana mezar kazmak isteyen bu adamın sesinin görselini. "Kafanda dönenlere güveniyorum, seni sorgulamıyorum ama şayet ki..." dedi nefes vererek. Onu koşullandırmaktan aniden vazgeçti. Sustu. Bir daha konuşmadı, devamını getirmedi, niyesini çözecek bir bilince sahip değildim. Babasının sesini kesti, "Beni tehdit etmeyi aklından dahi geçirme, baba." Gözlerim, suyun altındaki bulanıklıktaydı, başımın yanına düşen avuçlarıma baktım. Acıdan feveran eder gibi titriyordular. Parmak uçlarımın titrediklerini görüyordum ama akan kanı kesmek için avuçlarımı sıkamıyordum. Uyuşuktu. Avuçlarımdan fışkıran kan, sarı deri koltukta yuvarlanıyor, yanağıma bulaşıyordu. Oğluyla gurur duydu, onu tehdit etmesine karşı gelip onu gücüyle bastırabilecek oğluyla gurur duydu. "Sana tanıdığım tüm ayrıcalıkların meyvesi bu gücün." "Hızlı sür şu arabayı." Dedi Emir, sakin sesiyle emir verirken. Arabanın tavan lambasının sönmesiyle, gözlerim aralandı, sürücü koltuğunda Bekir Sayer oturuyordu. Sürücü koltuğunun yanında Emir Sayer oturuyordu ve babasına bakmıyordu, cama dirseğini dayamış, parmaklarıyla dudaklarını kaşıyordu. Emir Sayer, "İkimizin yolları farklı, ikimizin kinini tatmin edecek insanlar aynı değil." Derken babası anlamayarak başını ona döndürdü. O da babasına döndü, cevap vermek adına. "Önüme geçme, yoluma çıkma. Son uyarım bu." Onun kinini tatmin edecek kişi ben miydim? "Oğlum." dedi Bekir Sayer. Anlam veremiyordu, oğluna. Yüz kasları oynamadan, "Sen kendi muhatabınla ilgilen, Sena Gökyel benim muhatabım." Dedi ve gözleri hiç ummadığım anda gözlerimi açık avladı. Yummadım veya kırpmadım, algılarım yok denecek az olduğundan doğal bir şekilde yeniden kapandı. Yüzündeki son ifadeyi, buğulu bakışlarımla isim verememiştim. Avını paylaşmamaya mı benziyordu yoksa bu oyunu söylediği gibi kurallarına göre mi oynatıyordu, anlayamamıştım. "O senin muhatabın olamaz. Duydun mu beni oğlum? Olamaz." Dedi son kelimeyi heceleyerek. "Senin muhatabın: Saruhan. Bitti!" Önüne dönüp arabanın vitesini düzelttiğinde konuyu sona erdirdiğini düşünüyordum. "Onun babası." "Sözlerine dikkat et," dedi Bekir Sayer'i beton etkisi yaratan başkaldırışıyla. "Ben seni sürekli uyaracak mıyım?" "Emir!" diye bağırdı Bekir Sayer. "Öyle şeyler yap ki, arkanda durayım o zaman." Bekir Sayer'in ona akıl vermesine katlanamıyordu. "Bir yere kadar babam olduğun aklıma gelir. O noktadan sonra, kimsin, neyimsin tanımam." Dediğinde Bekir Sayer lastikleri frenleyerek bağırttı. Söylediklerinde nefret beklememek zordu ancak o hissizdi; çarşaf gibi bir okyanusa benziyordu. Dalgasız; sakin ama altında karanlık yatan. "Ben senin emirerin değilim." Bir kez daha bunu belirtti Emir Sayer. Canını sıkarsa Bekir Sayer'i yok sayacağından söz ediyordu. Sinsi bir sinirle güldü, "Ben sana kim olduğunu hatırlatırım. Ve buna kimin oğlu olduğunla başlarım." Dedi ve birçok isyanını yuttuğunu hissettim. Değişik ve karakterine ters biçimde oğluna taviz veriyordu ya da babamın sağlam tespitinde söylediği üzere, evlatlar, babalarının şiddetli haliydi ve Bekir Sayer, oğluna söz geçiremiyordu. Geriye Emir Sayer'in anılarını tetikleyici birkaç kısa söyleyecek bıraktı, "O adam sana ismini unutturup isminin yerine piçi koydu ama muhatabın o değil, onun kızı. Hiç mi dokunmuyor sana?" Sürekli aralarında tekrarlanan, ezbere bir cümle türünde alışılmış bir söylemdeydi. Küçüklükten beri oğlunun ruhunu zehirleyip, beyin yıkayıcı sözleri bu muydu? Çok öfkeliydi, karşısında öfkesinin yansımasını görememesi onu daha da öfkelendiriyordu. "Bel altı vuruyorsun oğlum, bel altı. Oyunun kurallarını tamam al sen belirle ama bu mu yani? Adamın kızını muhatap almak." Dedi Bekir Sayer. Babası belirsiz olmak, kişinin kendisinden utanması gereken bir ahlak bozumu muydu? "Adamın oğlu olsaydı sana tüm bunlar dokunmayacaktı. Bel altı dediğin şey o zaman benim hakkım olacaktı. Sena Gökyel, babasının vekaletini kabul etti. Sana dokunan dokunmaya devam etsin, ben adil savaşıyorum." "Bana dokunuyor. Ve bana dokunan şeyin hesabını sorarken sana mı soracağım?" diyerek aralarındaki konuşmayı yükseltti. "Üstelik ne yapıyorsam, senin için. Bunu unutuyorsun oğlum, unutma." Emir Sayer bu denli, aptal olmamalıydı. Babasının dediklerini küfür veya hakaret algıladığı an, babasının ve babamın, ahlak diye öttüğü ama duygusal şiddete giren bir oyunun parçası olurdu. "Saruhan'ın bahsettiği gibi çok kez piç olmayı dilemişimdir. Ama bilimsel gerçekler, hiçbir çocuğun piç olamayacağı kanısında." oktavlı sesi yüksekti. "Ayrıca, anlamıyorum." dedi alayla. "Toplumun birisine nasıl bir damga vuracağını atlıyorsun." Dedi. Cevap gelmeyince, "Anlamadığın ne?" diye sordu Bekir Sayer. "Yüzüne baktığımda ancak o zaman, bir babam olduğu aklıma geliyor." Dediğinde gerçekten eğleniyordu, 'baba' sıfatı, Bekir Sayer'e Emir Sayer için verilmiş hiçlikti. 'Senin için' cümlesinin karşılığı bu kadar acımasız bir itiraf mı olmalıydı? "Annen olacak o kadın yüzünden sen böyle oldun. Adam olacaksın, babanı tanıyacaksın!" sesi hiddetliydi. "Tanımıyorum. Tanıt hadi. Saydır kendini bana. Var mı gücün?" kışkırtıcıydı, savaşa hazırdı. "Ne zaman oldu ki? Yaşım yirmi sekiz. Tık yok hala." dudaklarından nefret tebessümü aktı. "Annemi de bir daha ağzına al, gücün varsa, al bir daha, nasıl sayılmadığını o zaman görürsün. Tek kalemde silerim soyadını. O soy isimle var olmadım ben, o soy isimle de bitmem." baba kelimesini iğrenç bir şeymiş gibi sarf etti. Ağzına bile yakışmamıştı o kelimeler. "Piçlikmiş," diye fısıldadı kendi kendine gülerek. "Ödül mü desek, daha doğru olur?" "Soy isim sildirmekle ata, baba silinmiyor oğlum." Dedi Beki Sayer. Sakindi, Emir'in öfkesini haklı buluyordu, niyeydi bilmiyorum. "Demek ki neymiş," dedi yavaşlayarak. Babasına ders veriyordu. "Piçlik sizin ahlak çerçeveniz içinde hakaretmiş benim sözlüğümde bir hiçmiş. Piçlik sizin için babası belli olmayan çocuklara denirmiş benim sözlüğümde piçlik çocuğunu babasız bırakan ahlaksızlara denirmiş. Bana dokunan şey yok, sana çok şey var ama." Diyerek devam etti. Söylediklerinin ucu babasına değmiş gibiydi, Bekir Sayer'in burun deliklerini büyüten öfkeli nefeslerini duyabiliyordum. "Ben o türden ahlaksızların söz hakkını öyle bir silerim ki, aklın hayalin durur." Babasını tehdit etmekten zevk alıyordu. Başarıyordu. Emir Sayer'in sesinde avaz avaz bağıran bir şeydi vardı. Çocuk yalnızca çocuktur diyordu sanki. Yetim çocuk yoktur, yetim bırakmış baba vardır, öksüz çocuk yoktur, öksüz bırakmış anne vardır, babası belli olmayan çocuk yoktur, yaptıklarının sonuçlarını üstlenmeyen baba vardır. Çocuk sıfatsızdı, çocuk yalnızca çocuktu. Gözümde bir şablon çizmişlerdi, Bekir Sayer sabırlı ve anlayışlı bir baba, Emir Sayer ise babasının değerini bilmeyen bir evlat. Gerçek bu muydu? Gerçek böyle olamayacak kadar derindi, aralarında bitmek bilmeyen davaların, kanıtlarını şimdiden sunabilirdim. Emir Sayer yanan ateş sönmesin diye ateşe üfleyen taraftı. Hiç kimseye yaşadıklarını unutturmak istemiyor, canlarını kendi canından çok daha fazla acıtarak kazımak istiyordu. En derin karanlıkta kalmışken sırları, nasıl her an yaşanılanları unutturmuyordu? Bir sır ya gömülür ya yaşatılırdı, fakat onun sırları araftaydı. Neler geçtiğine dair ipucular dahi yasaklı sayılıp aralarında yok sayılırken bilmediğim somut bir kavram, yazısız ama uyulması zorunlu bir haykırmaya dönüşmüştü. Belki o kavram geçmişti, belki tek bir hatıraydı fakat Emir Sayer konuştuğunda, o kavram haykırış içindeydi. Haykırışı gözlerinde yazılı kuralların ruhunu temsil eden maddesiydi. Unutulmayacak, unutturmayacaktı. "Elimden bir kaza çıkacak şimdi Emir," dedi tükenmekte ki sabrıyla. "Arabanın nerede olduğunu tarif et ve bir an önce şu kızı da al, benim arabamdan in." "Garip." Dedi ciddiyetle ama ciddi olmadığını seziyordum. "Üstüne alınman yani, çok garip. Yaşlandıkça alıngan oldun iyice." Bu kez Bekir Sayer dikkate almadı ve bu tatmin hissiyle doldurmuşçasına Emir Sayer'i keyiflendirdi; oturduğu yerde daha fazla genişlediğini deri kumaşın gıcırtısından anladım. "Her neyse," dedi ukala bir sesle. "Uzatmayalım. Keyfin bozuldu." "Annene laf etmemeliydim, dilimin kemiği yok. Uzatma." Emir Sayer bu özrü kabul etmedi. Duymadı, "Caddenin başındaki sokakta sola sap orada dur." Diyerek tavan lambalarını açtı. "Birkaç günlüğüne Asaf'a git." İsim haneme yeni bir isim katılmıştı, uyandığımda unutmamış olursam bu ismi kurcalayacaktım. "Neden?" dedi oğlunun emir vermesinden dolayı hoşnutsuz sesle. "Kim bilir ne haltlar karıştıracaksın da beni şutluyorsun Bursa'dan?" dediğine Emir Sayer erkeksilikle kısıkça güldü fakat bu gülüş, kınayıcıydı. Yüzüne itinayla eksikliği vurarak, "17 Eylül. Asaf'ın doğum günü." Dedi hemen arkasından Bekir Sayer'in kendine kızgınlığını gösteren nidası geldi. Asaf. Her ikisi de bu kişiyi önemsiyordu. "Aklımdan çıkmış." Diyerek arabayı durdurdu. "Kerata 30 yaşına girecek" Dedi samimiyet hissettiğim, ilk insanlık içeren davranışıyla. "Sen de İstanbul'da ol. Gece çıkar biraz dağıtırsınız." Emir Sayer'in kısık, babasını atlatmak amacıyla onaylama mırıltısını duydum. Emir Sayer, "Bakarız. O şerefsiz her fırsatta benden hediye istiyor, sözüm ona 30'una girecek." Derken Bekir Sayer koca bir kahkaha fırlattı. "Tamam, tamam, o işi hallederim ben. Sen gel, yeter. Yalnız hissetmesin koçum." Sesi yatıştırıcıydı. "Annemle hallettik." Umursamaz haliyle, "Gelirim, duruma göre." Kapısı kapanıp açıldı. Benim kapım açıldı, yeni yeni ısınabildiğim sıcağa, soğuk karıştı ve hafiften hafife titremeye başladım. Ellerini dizlerimde hissettikten sonra, dizlerimden kendine doğru çekerek beni sürükledi, kolunu bacağımdan geçirdi. Eğilerek araba tavanından kafamı geçirdi, titremem, kollarının geçtiği yere kadar geliyor orada son buluyordu. Üşüyordum. Soğuk, yaralarımın acısını tampon yaparak karnımın ve bacağımın üzerinden söküp atabilirdi. O üşümüyordu, benim titreyişlerimle yalnızca teni geriliyordu, üşüdüğümü biliyor, aldırmıyordu. Cebinden önceden çıkarıp hazırladığı araba anahtarıyla, kilidi açtı. Sinyal lambalarıyla sokak aydınlanıp karanlığa düştü, göz kapaklarım kamaştı, gözlerim ışığın parlaklığıyla gözlerimin kapalı kapıları ardından yaşlanıp kafamın Emir Sayer'e yatan gözümden aktı. Beni bu kez ön koltuğa oturttu, başım omzuma düşerken çenemi kocaman kanlı eliyle kavradı, başımı yüzünün hizasına kaldırdı, gözlerim aralanmak, gözlerinin içine bakmak için savaş verdi. Dayanma gücü bulamıyordum ama kabaran merakımla son dakikaları oynuyordum. Gözlerimi kısıkça açtım ama zihnimden içeri kabul edilmeyen algılarımla, bedenini gözlerimdeki karanlıktan göremedim. Her yer, kan kokusuyla dolmuştu. Onun kanı, benim kanım... Bedenimden kanın tamamen yok olduğunu, artık tükendiğini hissettim; boşluktan düşüyordum ama korkuyordum. Kendimi bırakamıyordum, teslim edemiyordum. Acı beni sürüklüyordu. Elim, göremememden ve otursam da dünyanın merkezinin kafamda dalgalı bir deniz gibi çalkalanıyor olmasından, kapıldığım korkuyla bir yere tutunmak istedi. Tutunabileceğim tek dala tutundum. Çenemi tutan elin kalın bileğine, ince güçsüz parmaklarımı sardım. Tutundum. Sımsıkı. Kendimi bıraktım. Bölüm sonu. ** Düşüncelerinizi ve teorilerinizi yazmayı unutmayın. 1) Emir Sayer'in son düşüncelerini okurken, onun yaralı olduğunu hissettiniz mi? 2) Sana Gökyel babasının davasını kabul etmesini nasıl yorumlarsınız? 3) Sena ve Emir'e bir şeyler söyleme fırsatınız olsa, onlar karşınızdayken söylerdiniz? Biraz, yazarken ve düzenlerken ki hissettiklerimden bahsetmek istiyorum. Ben bu bölümleri hayatımın en kötü zamanlarında yazdım. Şimdi düzeltirken bile çok kötü hissediyorum. Açıkçası, eklemeler çıkarmalar yapmadım. Böyle yazıldı ve böyle de kalacak.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD