1.Bölüm [Hiç bir yere ait olamamak]

1620 Words
≈ Kapıyı arkamdan kapattığımda evin sessizliği bedenime çöktü. Ayakkabılarımı çıkarmaya bile hâlim yoktu. Gün boyu ayakta kalmış bacaklarım sızlıyor, omuzlarım birine yaslanmak ister gibi öne düşüyordu. Üzerimdeki siyah tişört, günün ağırlığını emmiş gibiydi; ter, kahve kokusu ve yorgunluk birbirine karışmıştı. Saçlarımı ensemde gelişi güzel toplayıp mutfağa yürüdüm. Adımlarımda bir genç kızın hafifliği yoktu. Hayata tutunmaya çalışan bir kadının yorgunluğu vardı. Yirmi dört yaşındaydım ama bazı günler kendimi çok daha yaşlı hissediyordum. Aynaya baktığımda gördüğüm yüz güzel olmaktan çok dirençliydi. Gözlerimin altı uykusuzluktan koyulaşmış, dudaklarım gün boyu susmuş olmanın çizgileriyle doluydu. Tezgâha yaslanıp derin bir nefes aldım. Annemin ölümünden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Bu ev artık bir yuva değildi. Sadece içinde kalmama izin verilen bir yerdi. Üvey babamın varlığı bir gölge gibiydi; ne tamamen düşman, ne de bir aile. Sadece… nötr. Ve bazen nötrlük, soğukluktan daha ağırdı. Bugün de kafede iki saat fazla çalışmıştım. Patronun “biraz daha kalır mısın?” diyen sesi artık benim için bir rica değil, bir mecburiyetti. Para kazanmam gerekiyordu. Hayatta kalmak için. Okula tutunmak için. Kendi geleceğimi bırakmamak için. Tişörtümün yakasını hafifçe çekip nefes aldım. Bedenimdeki yorgunluk, ruhumla yarışıyordu. Sızlayan bacaklarımın verdiği güçlükle odama yürüdüm. Dolabın önünde durup hiçbirini seçemediğim kıyafetlere baktım. Sonra kendimi yatağa bıraktım. Bir haftadır okula doğru dürüst gidememiştim. Oysa bu üniversiteyi kazanmak için ne kadar emek vermiştim. Yorgunluktan sızlayan gözlerimi karanlık tavana diktim. Son zamanlarda yaşadığım hayat gözlerimin önünden geçiyordu. Çok değil, sadece iki yıl önce biri gelip bana “iki sene sonra hayatın mahvolacak” dese güler geçerdim. Şimdi ise işten çıkmış, bütün gün kafede çalışmış, yorgun bedenimle baş başaydım. İki yıl önce anneme göğüs kanseri tanısı konmuştu. Altı ay önce de onu kaybetmiştim. Annemin mezarından döndüğüm günü hatırladım. Eve gidip yatağımda ağlamayı, acımı yaşamayı hayal ediyordum. Ama o gün, üvey babam Hulusi hayatımı daha da zorlaştıran o cümleleri kurmuştu. “Anneni sevdim, onunla evlendim. Ondan bir çocuğum olsun çok istedim ama nasip olmadı. Sen benim çocuğum değilsin. Anneni sevmem, senin bakımını üstleneceğim anlamına gelmez. Annenin hatırına bu evde kalabilirsin ama kendi karnını kendin doyuracaksın. Okuluna devam etmek tamamen senin kararın. İstanbul’un pahalılığında okuyabilirsen oku.” İlk zamanlar en yakın arkadaşım Ece bana yardımcı olmuştu. Ama kimseye yük olmayı beceremeyen ben, bu iyiliğin altında ezildim ve bir kafede çalışmaya başladım. Hulusi’nin dediği gibi, İstanbul’un pahalılığında kazandığım para sadece küçük ihtiyaçlarıma yetiyordu. Okul açılmıştı ama yoğun iş temposu yüzünden bir haftadır derslere gidemiyordum. Kaçırdığım dersler aklıma geldiğinde gözlerim doldu. Annemin bana söylediği o cümle kulaklarımda yankılandı: “Bu ülkede akıl hastası çok. Ben bu akıl hastalarından yoruldum. Keşke sen bu akıl hastalarını durdursan.” Psikolog olmaya bu olaydan sonra karar vermiştim. Başarılı geçen bir sınavın ardından Ece’yle birlikte üniversiteyi kazanmıştık. Bölümümde iyiydim. Ama şimdi annemin isteğini yerine getiremiyor olmak beni daha da ağlatıyordu. Ağladıkça kasılan kaslarım yüzünden bedenim sızlamaya başladı. “Çok yoruldum,” dedim kendi kendime. “Neden hayat bana bu kadar acımasız? Son zamanlarda yaşadıklarım yüzünden kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum.” Zoraki bir uykuyla daldığım karanlıktan alarm sesiyle uyandım. Bugün okula gidecektim. Telefonumu elime aldığımda patronumdan gelen mesajı gördüm. >“Bugün öğleden sonra gel demiştim ama Hasan rahatsızlanmış. Seni gündüz vardiyasına çektim.” >“Tamam, geliyorum.” Gözlerim yine doldu. Gelemem diyemezdim. Şu an aldığım ücret, alabileceğimin en iyisiydi. İşimi kaybetmek aç kalmak demekti. Hazırlanmaya başladım. Tam kapıdan çıkarken Hulusi’yle göz göze geldik. Fabrikada çalışıyordu, bugün gece vardiyasındaydı belli ki. Bana acımaktan çok dalga geçer gibi baktı. Yine hiçbir şey diyemedim. En azından kalacak bir evim vardı. Karşı gelirsem onu da kaybetmekten korkuyordum. Kapıyı çekip kulaklığı taktım. Melek Mosso’nun Vursalar Ölemem şarkısı çalıyordu. O sırada telefonuma bildirim geldi. Ece yazmıştı. >“Dün ‘yarın okula geliyorum’ dediğinden beri çok mutluyum. Yolda mısın?” Okula değil, işe gittiğimi bir kez daha hatırladım. >“Bizim iş yerinden biri rahatsızlanmış. Patron beni gündüze yazdı, gelemiyorum 🥲.” >“Ama bu kadarı da fazla. Artık buna dur demelisin. Sen çok başarılısın. Bölüm birincisi olarak mezun olacakken şimdi okula bile gelmemen kendine yaptığın en büyük haksızlık.” Haklıydı ama bir çıkış yolum yoktu. En azından biraz birikim yapabilirsem işi bırakıp okula dönebilirdim. >“Farkındayım ama yapamam. Okulu bir sene dondurup para biriktirmek en mantıklısı.” Mesajı gönderdikten sonra gözümden düşen damla ekranı ıslattı. >“Hayır. Bak Nora, okulda bir şeyler ayarlasak? Hem okula gelirsin hem para kazanırsın.” >“Okul kulüpler yeterli kazandırmıyor. Hem benim bir yeteneğim ya da sertifikam yok.” >“Benim amcam bu üniversitede hoca. Onunla konuşayım. Belki sana yardımcı olacak bir şey ayarlar. Olmazsa dondurursun.” İçimde bir umut yeşerdi. Okula geri dönebilmem için bir kapı aralanmıştı. >“Bu teklifine kayıtsız kalamam.” Kafeye vardığımda hızlıca servislere başladım. Öğle arasında telefonumu elime aldım. >“Amcamla konuştum. 'Yarın gelsin' dedi seni bekliyor.” >“Tamam, yarın geleceğim.” Yine de patrona işi bırakmak istediğimi söylemedim. Henüz kesin bir şey yoktu. Günlerdir doğru dürüst bir şey yememiştim. Stres ve üzüntü artık bedenimde kendini gösteriyordu. Vücudum resmen “yeter” diyordu. Belki bu depresyondu ama onu yaşayacak vaktim yoktu. Patron beni bitkin görünce eve gidip dinlenmemi söyledi. Hatta ertesi gün izinli olduğumu da ekledi. İçimdeki umut biraz daha büyüdü. Aylardır ters giden hayatım, bugün sanki az da olsa iyileşmeye başlamıştı. Eve büyük bir sevinçle girdim. Üstümü bile değiştirmeden yatağa uzandım. Bir an önce uyuyup yarının gelmesini istiyordum. Uyku sandığımdan hızlı geldi. Sabah çalan alarmla uyandım. Dünden kalan kıyafetlerimi heyecanla çıkarıp bir kenara attım. Üstüme siyah hafif dekoltesi olan bir bluz ve üstüne bej çeket giydim altına da siyah kumaş pantolon. Minik topuklu bir ayakkabı ile ciddi gözükmek istiyordum. Sonuçta o bir eğitimciydi karşısında alelade birini görmek istemezdi. Annemin hediyesi olan maşa ile saçlarıma dalga yaptım ve önlerini topladım. Ece'nin bana hediye olarak aldığı parfümden sıktım. Kokunun önemli bir detay olduğunu biliyordum. Hafif bir makyaj yaptım. En son ayna karşısında nude pembe rujumu sürdüm ve rujumu çantaya attım. Ardından çantamın içini kontrol ettim ve odamdan çıkmak için kapıyı açtım. Hulusi ortalarda gözükmüyordu. Kapıyı çekip çıktım evden. Otobüse bindim üzerim kırışmasın diye ayakta gitmeye karar verdim. Üniversitenin kapısının önüne geldiğimde kendimi huzurlu hissettim. Öğrenci kartımı okuttum ve kapıdan geçtim. Ece fakültenin kapısında beni bekliyordu. Beni görünce koşup sarıldı. "Ayy! Çok özledim seni." "Bende seni çok özledim." Ece beni süzdü. "Oo! Baya iyi gözüküyorsun. Amcam bunu kesinlikle olumlu olarak değerlendirir. Baştan söyleyeyim öyle yumuşak biri değildir. Hatta tam tersi sert bir insandır. Hiç öğrenci kayırmaz bütün öğrenciler gözünde eşittir. Disiplinli ve kuralcıdır." "Bu iyi bir şey. Sonuçta benim amacım okumak. Hem dersime giren bir hocada değil beni kayıracak bir durum yok ortada." "Haklısın yine de söyleyeyim dedim." Gülümsedim beraber içeri girip üst kata çıkmaya başladık. Bir odanın önüne geldiğimde Soydan Yalçın yazısını görünce içime bir heyecan büyümeye başladı. Ece kapıda kalacaktı. Kapıyı tıklattım içerden gelen "GELLL!" sesinden sonra içeriye girdim. Ayağımda ki minik topuklu ayakkabının tıkırtısıyla masaya doğru ilerledim. Soydan hoca başını önündeki dosyalardan hiç kaldırmıyordu. Ona yaklaşınca ayaklarımdan gelen topuk tıkırtısından masanın önüne geldiğimi anlayınca kafasını kaldırdı. Beni süzdü ve ardından "Oturabilirsin" dedi. Kafasını kaldırınca fark ettim gerçekten aşırı yakışıklı bir adamdı. Yakışıklılığı yüzünden miydi bilmiyorum? Ama gerçekten genç gözüküyordu. Keskin bakışları beni incelerken biçimli dudaklarının kenarının kıvrıldığını gördüm. Ece'nin anlattıklarından sonra sert bir insan olacağını düşünmüştüm. "Kendini tanıt." Dedi bir elini bana doğru uzattı. Sesi kendinden emin şekilde çıkıyordu ve açıkçası sesi de aşırı karizmatikti. "Ben Nora Arin. Psikoloji bölümünde son sınıf öğrencisiyim. Yaklaşık altı ay önce annemi kanserden kaybettim. Üvey babam maddi açıdan zorlandığı için çalışmaya başladım ama yoğun çalışma temposunda okulumu ihmal ettim. Okulu dondurmaya karar verince Ece bana sizinle görüşüp okulda bir şeyler ayarlayabileceğinizi söyledi." "Üvey baban işsiz mi?" Tek kaşını kaldırıp sormuştu. "Sayılır biraz düşük bir maaşla çalışıyor oda İstanbul ekonomisinde yetmiyor." Bu söylediğim kesinlikle yalandı. Üvey babam istese benim maddi ihtiyaçlarımı çok rahat karşılardı. Sadece istemiyordu. "Açıkçası Ece söyleyince araştırdım gerçekten başarılı bir öğrenci profiline sahipsin. Annenin kanserine rağmen başarın düşmemiş. Bu da travmatik olaylarda bile okuluna derslerine önem verdiğini gösterir. Ece'nin bana dün söylediği biraz zor durumda olduğun ve maddi olarak zorlandığın için okulu donduracağın yönündeydi. Derslerin bu kadar iyiyken okulu dondurmanın haksızlık olduğunu söyledi ve inceleyince hak verdim." Elindeki tükenmez kalemin kapağını sürekli takıp çıkartıyordu. "Açıkçası bir asistan arıyorum kendime. Ücreti iyi olacak endişen olmasın. Hatta çalıştığın yerden bir tık fazla da olabilir. Okulunu bitirene kadar asistanlığımı yapabilirsin." "Hocam bu benim için çok değerli bir şey. Gerçekten çok mutlu oldum. Peki neler yapacağım?" "İşte programımı düzenleyeceksin. Seminerim olduğunda seminer slaytlarımı inceleyeceksin. Anket döneminde anketleri toplar ve sisteme girersin. Kısaca çok bir işin olmayacak derslerine rahat rahat girer çıkarsın." Sonra önündeki bilgisayara döndü. "Ayrıca disiplin ve düzen severim ve kendi düzenimin bozulması çok hoşuma gitmez bu yüzden bilgisayarda veya masamda her şey benim bıraktığım gibi olsun." "Tabii hocam. Dikkatli olurum bu konuda." "Odada çay, kahve, bitki çayı ne istersen var. Yemek yiyebilirsin istediğin gibi ancak arkadaşlarınla odamda görüşme. Burası benim kişisel alanım yoldan geçen herkesin gireceği bir yer değil. Ece benim yeğenim de olsa burada görüşmenizi istemem." "Tabii hocam öyle olması gerekiyor zaten." "Dediğim gibi bu kuralların dışına çıkmadığın sürece bir problem olmaz." "Tamamdır hocam. Teşekkür ederim tekrardan." "Bu günlük çıkabilirsin. Yarın sabah sekizde gelirsin." Tam odadan çıkacakken. "Şey, Ders programını bana at. Eğer yarın dersin varsa boşluğunda gelirsin. Ayrıca numaram bu." Telefonuma elime verdiği kağıdın üzerindeki numarayı girdim. Soydan hoca diye kaydettikten sonra mesaj attım. >Hocam ben Nora Arin. >Bir dosya iletildi Ardından "Yazdım hocam ders programını da ilettim." Dedim odadan çıktım. Ece beni görünce hemen oturduğu yerden kalktı. "Nasıl geçti canım?" "Valla oldu. Yarın sekizde gel dedi ders var mı?" "Yarın bizim ful boş tatlım." "Tamamdır o zaman hem öğrenmiş olurum Soydan hocayı. ≈ Bu hikâyeyi bir yarışma için yazmaya başladım ama yazdıkça benim için daha fazlasına dönüştü. Eğer Nora’nın yükünü biraz olsun hissettiyseniz, Soydan’la ilk karşılaşma sizde bir duygu bıraktıysa, yorumlarda konuşmak isterim. Desteğiniz bu hikâyenin yoluma devam etmesini sağlayacak 🤍
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD