16.BÖLÜM

4484 Words
Güneş çoktan batmış ay doğmuştu, Borkan’ın omzunda yatıyordum, saçımı okşuyordu. Çenemi göğsüne koyup yüzüne baktım. Bu yakışıklı, muazzam kuvvetli adam gerçekten kocam olmuştu. “Başka erkeklerle birlikte olduğumu düşünerek benimle evli kalmaya devam ettin. Neden?” “Seni ilk gördüğüm andan beri istedim, sadece bedeni olarak değil. Değişiktin, ilginçtin, kendine yeterli kuvvetli bir kadındın. Bir erkeğin himayesine inanmıyor, eşit olmaya çalışıyordun. Erkek boyunduruğu altında olup şikâyet eden yine de şikâyet ettikleri durumlardan kurtulmak istemeyen kadınların arasında doğdum, büyüdüm. İlişki kurduğum kadınlarda farklı değildi. Ben onları cinsel olarak kullanıyordum, onlar da beni hem cinsel hem maddi olarak sömürüyorlardı. Nasıl davranırsam davranayım sesleri çıkmıyordu.” “Kadınına denk gelmemişsin.” “Geldim.” “Kimdi?” “Sen… Ne görünüşüme ne de parama ilgi göstermedin. Dış görünüşe bakarak sevgili seçen, paraya tapan kadınlardan ne kadar bıktığımı seni tanıyınca anladım.” “Yakışıklılık ve para ikilisinin birleşimi başa bela desene… Çok üzüldüm, yazık sana.” “Dalga geçme… Gençlik dönemlerinde hoş gelse de yaş ilerledikçe daha özel ilişki isteniyor.” “Sende ilk fark ettiğim yakışıklı olmandı, ben de diğer kadınlardan farklı değilim. Eğer Arap olmasaydın çoktan yelkenleri suya indirmiştim. Kaç kişinin karşısına aşk r******rındaki gibi yakışıklı, paralı bir erkek çıkar ki?” “İşte burada yanılıyorsun, ben baskı kuran her şeyine karışan bir tip olsaydım ilişkini devam ettirir miydin?” “Hayır.” “İşte seni seçmemin sebebi… Beni ruhsal olarak boğacak bir kadınla evlenmektense gerçek bir kadınla birlikte olmak istedim. Babamların diğer kadında olan ısrarları da kararımda çok etkili oldu. Bu kadın sözünü dinler, sana çocuk verir, istediğin hayatı yaşarsın. İleride gönlün isterse başka eşler alırsın. Bana verdikleri öğüt buydu… Ben tavsiye ettikleri hayatın fazlasını zaten yaşamıştım, yaşıyordum. İstediğim, hayatımı birlikte yaşayacağım aynı yolda yürüyeceğim bir kadındı ve seçimim sen oldun” “Beni seçtiğin ve biraz önce yaşattığın inanılmaz hisler için teşekkür ederim.” “Biraz önce yaşananlar ana menü için aperatifti.” “Daha fazlası da mı var?” “Çok daha fazlası…” dedi. Belimden tutup üzerine çekti, kısacık cinsellik tecrübemi bilmeden ve bilerek diye ikiye ayırabilirdim. Ne beklediğini, sonunda nasıl hisler duyabileceğini bilerek sevişmek daha güzeldi… Yanıldığımı sevişmemiz bitip ter içinde Borkan’ın göğsüne yığıldığımda anladım. Her sevişme ayrı bir haz dünyasının kapısını açıyor, diğer hislerden çok daha fazlası yaşanıyordu. Nefes nefese kalmıştım, bacaklarım pelte kıvamındaydı… “Daha fazlası da var deme…” Belimin çukurunu, kalçamı okşarken“Çok daha fazlası,” diye mırıldandı. Üzerinden kalktım, mitolojide ki Apollon, Borkan’ın silik bir kopyası gibiydi. Suya girdim, yıkanırken hâlâ aç gözlerle beni izliyordu. Doyumsuzdu, ben de aynı şekilde hissediyordum… Tekrar eşofmanlarımı giydim, o da banyo yaparak kıyafetlerini giydi. Benimde üzerime beyaz kıyafeti giydirip başımı erkeklerin yaptığı gibi bağladı. Onunda benim de sadece gözlerimiz görünüyordu. Bıçağı alıp kemerime iliştirdim, silahı almak istediğimde karşı çıktı. “Polis olduğumu unutma ve isabetli vuruşlarda en üst seviyedeyim.” deyince silahı elime bıraktı. Uzanıp peçesini aşağı çektim, dudaklarını tüm gücümle öptüm… Karşılığı anında geldi… Belki bu son öpücük bir vedaydı… Tüm hazinemizi topladık, pet şişeyi iyice çalkalayıp temiz su doldurduk. Yakışıklının su içmesini sağlarken, kendimizde bolca su içtik. Minik cennetimize son kez baktım, belki de bir daha hiç göremeyeceğim hayatımdaki ilkleri yaşadığım cennete içimden veda ettim. Kısa patikadan aşağı indik “Ne tarafa gidiyoruz?” “Çöle dönemeyiz, suyumuz asla yetmez. Yine kayalıklardan devam edeceğiz,” “Gece vakti bu işi nasıl yapacağımızı da anlatsan,” “Tek atımızın yani senin yakışıklının içgüdüsüne güvenerek ilerlemek en uygunu olur.” At önde biz arkada ağır adımlarla yürüyor, at nereye basarsa ayağımızı oraya koymaya gayret ediyorduk. Ay ışığı fazla olmasa da aydınlık sağlıyordu, kayalar, bazen kocaman çalılar… Tırmanmak zor ve yorucuydu, bir süre sonra atımızda yürümeyi reddetti. Ona uymaktan başka çaremiz yoktu. Yüksek kayalardan birinin üzerine oturduk, sırtımızı diğer kayaya yasladık. Oldukça yükseğe çıkmıştık görüş mesafemiz peşimize düşmüş olanları görecek kadar fazlaydı. Borkan üzerindeki beyaz başlığı ve entariyi beline kadar indirdi. Aynı işlemi benim içinde uyguladı, “Biz bu kadar uzağı görebiliyorsak peşimizde olanlarda bizi görebilir. Beyazlık dikkatlerini çeker.” Benden önce düşünmesi hoşuma gitmişti, hep düşünen tetikte olan taraf olmak yorucu olabiliyordu. Kolunu omzuma doladı, başımı göğsüne yasladım “Hayatını anlat Borkan, kendini bana tanıt.” “Kendimi anlatmadan önce, yarım kalan hikâyeni dinlemek istiyorum. Simay’ın çocukluğunu bilmeliyim. O adamın…” Hayatımın karanlık sayfaları, hatırlamak istemediğim anlar“Tam gece karanlıkta anlatacak olaylarda… Döverdi, her fırsatta canımı acıtırdı. Bağırırdı, her yaptığımda kusur bulurdu bu kadar…” “Bu kadar kısa olmadığını sen de ben de biliyoruz.” “Öldü gitti konuşmanın anlamı yok.” “Anlat Simay, ablan öldü, öldürüldü. Tek gözyaşı dökmedin.” Belki gecenin siyahlığında tüm duygularımı anlatmak çok daha kolay olurdu. “Hissettiğim duygu sevilmediğimdi, bir çocuğun sevilmediğini hissetmesinin acısı çok büyüktür. Annem sandığım ablama her sarılmaya çalıştığımda beni iteklerdi. Hiçbir yere beni götürmezler, ağladığımda dolaba kilitlenirdim. Saatlerce karanlık dolabın içinde kalmaktan çok korkardım. Gerçek annem beni kendi evinde tutmak istese de annemi, babamı istiyordum. Dayak yesem de beni sevmelerine ihtiyacım vardı. Okul gösterilerimizde herkesin anne babası gelir benimkiler gelmezdi. Onların yerine hep büyükannem vardı ama yeterli gelmiyordu. Çoğu gece büyükannemin evinden kaçıp yukarı çıkar beni içeri almaları için yalvarırdım. Büyümeye başlayınca onlara olan sevgim körelmişti. Baba dediğim Fikret zamanla değişti, bana çok iyi davranıyor, şimdiye kadar almadığı hediyeleri alıyor, gezmeye götürüyordu. Seviniyordum, nihayet babam beni sevmeye başlamıştı, diğer babalar gibi sevecen bir baba olmuştu yani ben öyle sandım. Zamanlı zamansız beni kucağına alıyordu, ilk baştan babam beni seviyor diye düşündüğümden bu kucaklamaları yanlış gelmiyordu.” “Tacizci herif, pislik!” “Zamanla dokunuşları artmaya başlayınca eve gitmez oldum. Bu sefer gelip, kendisi yukarı çıkartırdı. İçki içtiği zaman hareketleri iyice değişirdi. Okulda öğretmenimiz bir derste taciz konusunu anlattı. Vücudumuzun bize ait olduğunu kimsenin dokunmaya hakkı olmadığını söyledi. Taciz konusunda kitaplar okudum, kimseye söyleyemediğimden neyin doğru neyin yanlış olduğunu kendim bulmaya çalıştım. Fikret, bakayım senin göğüslerin büyümüş mü, dediğinde olayı anladım. Bir babanın yapmayacağı hareketleri yapıyor, söylüyordu. Yine de babamdı onu şikâyet etmektense uzak durmayı tercih ettim. Kendimi korumak için erkek çocuklarla bir olur, onlar gibi davranmaya çalışırdım. Babamın sapık olması bana çok üzüntü veriyordu. Tamamen büyükannemin yanına taşındığımda daha on yaşlarındaydım, bir daha da onların yanına gitmedim. Fikret beni zorla götürmeye çalıştığında vurdum, ısırdım, çığlık attım. Bir daha beni zorlarsa herkese yaptıklarını anlatacağımı söyledim.” “Büyükannene söyleseydin.” “Anneme yani Bennu’ya olanları söyledim, beni yalancılıkla suçladı. Yalanlarım duyulursa, herkesin beni kötü kız olarak göreceğini kimsenin inanmayacağını, söyleyerek kendim için susmamı tembihledi. Öz babanın bu tür hareketler yapmayacağını benim abarttığımı, söyledi. Sapıkça dokunuşlarına devam etseydi mutlaka söylerdim. İşte bu yüzden gerçek anne ve babam çıkmadıklarına çok sevindim. Belki de bu yüzden ölümlerinden etkilenmedim.” Borkan başımın tepesinden öptü. “Bunları yaşadığın, yaşamak zorunda kaldığın için çok üzgünüm.” “Geçti, onlarla birlikte yaşadıklarım öldü.” “Hâlâ gerginsin.” “Tüm bu olanların suçlusu öz annemle babam… Babamın annesi olan cadaloz kadın da suçlu olanların en başında geliyor. Hangi birine kızayım, çektiklerimi yüreğimdeki yükü hangisinin sırtına yükleyeyim.” “Yükünü at yüreğinden, ağır geliyorsa hepsini ben üstlenirim. Yanındayım, seni istediğin gibi, istediğin süre severim. Bir daha hiç yalnız kalmayacaksın.” “Ah Borkan, çocuk yüreğim onarılmaz şekilde yaralı.” Borkan eşofmanımın fermuarını indirdi, kalbimin olduğu göğsüme öpücükler kondurmaya başladı. “İyileşsin, yüreğin benim öpücüklerimle iyileşsin.” Kara saçlı başını iki elimle tuttum göğsüme bastırdım, bir daha yaralanmamasını diledim. Gün ağarmaya başlamış, görüşümüz açılmıştı. Göğsümde uyuya kalan Borkan’ı, başından öptüm. İlk zamanlar nefret ettiğim adam şimdi en yakınım olmuştu. “Hadi uyan dünyaya dönme zamanımız geldi.” Siyah kirpikli gözlerini açtı, yemyeşil gözleri uykudan buğulu bakıyordu. Gülümsedi tekrar başını göğüslerimin arasına yasladı. “Ben de en az senin kadar sevgiye açım.” “İnanamam, senin memelere aç olduğun belli. Erkek milletinin meme takıntısını anlamıyorum.” “Kadınların en güzel ziyneti,” dedi başını tekrar göğüslerimin arasına gömdü. Durum iyiye gitmiyordu. Bir başlarsak kolay kolay durmayacaktık…“Kendi hikâyeni anlatacaktın uyuya kaldın,” diyerek başını göğüslerimden istemeyerek de olsa çektim… “Gitme zamanımız geldi, bu olaydan kurtulursak anlatırım.” benden evvel kalkıp elini uzattı, tekrar beyaz örtülerimizi giydik. Heybeden biraz ekmek kopardım, başka çaremiz olmadığından çikolatayı ikiye bölüp katık yaparak yedik. Birer yudum su içtik, fazla içmeye korkuyorduk. Su kaynağı bulamazsak buralardaki susuzluk ölümcüldü. Aşağı in, yukarı çık, sarp kayalıklar önümüzde dikildikçe yön değiştiriyor geçebildiğimiz alanlarda yürüyorduk. Ayaklarım ağrımaya belim tutulmaya başladığında durdum. Önümüzdeki dik kayalıkları geçmemiz mümkün değildi. Öne doğru eğilip dizlerimi tuttum “Bir kez daha tekrarlıyorum, ülkenden nefret ediyorum.” Borkan ellerini beline koyup kendini arkaya doğru esnetti, “Şu an ben de nefret ediyorum, yerimizi bilmemekten daha çok nefret ediyorum.” “Şöyle bir coğrafya bilgini kurcala, çöl ve kayalık bölge neresi olabilir?” “Birçok çöl bölgesi var, hangisinde olduğumuzu bilmem imkânsız.” Tekrar yürümeye başladık, gerçi yürüme olayı tartışılırdı. İnce patikalardan Yakışıklı da, biz de çok zor geçiyorduk. İniş başlamıştı, kayalık alanın sonuna gelmiş gibiydik. Benden önce patikadan inen Borkan’ın küfür ettiğini duydum. Çölden kurtulduğumuzu zannederken tekrar içine inmiştik. Başa gelen çekilirdi. Borkan, Yakışıklı’nın sırtına bindi, bana elini uzattı. Önüne oturttu, sırtımı göğsüne yasladım, kolları çepeçevre vücudumu sarıyordu. Şu an için halimden çok memnundum. Son kez arkaya kayalara baktım, hayatımın en güzel anlarını geçirdiğim cennetime veda ettim. Borkan başımı çevirip uzunca bir süre cennetimize baktığımı görmüştü, başımın tepesine bir öpücük kondurdu. “Bu işten kurtulursak bir gün buraya tekrar geliriz.” “Seninle benim bir geleceğimiz olacak mı Borkan?” “Neden olmasın karı kocayız, evliliğimizi yürütebiliriz.” “Ya sana asla bu ülkede yaşamak istemiyorum desem?” “Zamanı gelince düşünürüz.” Borkan, atı güneş altında fazla yormamak için çok hızlı gitmiyordu. Ne zaman suya kavuşacağımız belli değildi. Yakışıklının, suya bizden daha fazla ihtiyacı vardı. Arada bir ölmüş hayvan kemikleri görmek dışında hiçbir canlı emaresi yoktu. Güneş yine çok fazla ısıtmaya başladı. Uzun aralıklarla su yudumluyorduk, fazlasını yakışıklı içmeliydi. Bizi taşımaktan yine yorulmaya başlamıştı. Deve olsaydı durum çok daha değişik olabilirdi, at olması kumda yürümesini zorlaştırıyordu. İncecik bacaklarına bir şey olacak diye ödüm patlıyordu. “Bir şeyler anlat, bu sessizlik beni delirtecek.” Gökyüzünde çok yükseklerde süzülen kuşu gördüm, minik bir kuş olmayacak kadar iri görünüyordu. Birden aşağı doğru süzülmeye başladı, korkmuştum. “Ne yapıyor bu?” “Yiyeceğini yakalamak için pike yapıyor, oldukça büyük bir atmaca.” Atmaca tekrar gökyüzüne yükseldiğinde pençeleri arasına sallananı son anda gördüm, “Yılan mı avladı?” “Görünüşe göre öyle, bu günlük yiyeceğini buldu, kayalardan oldukça uzaklaştık. Çevrede insanlar olmalı.” “Neden böyle söyledin?” “Çöllerde bedeviler dolaşır, birçoğu atmaca, şahin besler.” “Kötüler mi? Ya o Calut’un adamlarıysa?” “Onlar vatansızdır, hiçbir ülkeye tabi değillerdir Necid bedevileri diye bilinirler. Çöllerde sınır tanımadan dolaşır yaşarlar. Yine de dikkatli olalım onlara ulaşabilirsek dönüş yolumuzu buluruz. Arkama geç sıkı sarıl hızlı gitmeliyiz” Borkan’ın dediğini yaptım “Deh oğlum…” demesiyle yakışıklı rüzgâr gibi koşmaya başladı. Arada bir duruyor çevremize bakınıyorduk. Yüksekçe bir kum tepesinin üzerindeydik. “İşte aşağıdalar,” diye bağırdım. Çok uzakta çadırlar kurulmuştu, biraz evvel gördüğümüz kuş yine havadaydı. Geriye dönüşünü takip ettim çadırlara doğru uçtu. Atımız sanki rahata kavuşacağını hissetmiş gibi, hızla kum tepesinden inmeye başladı. Borkan çadırlara yaklaşmadan durdu. Attan aşağı indi… “Burada bekle, kim olduklarını öğrenmem gerek.” Çevreme baktım; kum, kum yine kum… “Olmaz ben de seninle geleceğim.” “Sana bir şey olmasını istemiyorum.” “Ya sana olursa, ya o adamlar içlerindeyse. Ben tek başıma bu çölde ne yaparım?” Borkan kısa süre tereddütte kaldı, tekrar ata bindi bu sefer kollarının arasındaydım. “Simay bana bak ,” dedi, başımı çevirdim. Peçeyi yüzümden çekti, yan dönüp boynuna sarıldım dudakları alev gibi dağladı, oyunlara yer yoktu. O an ayrılacakmışız gibi delicesine öpüştük. Alnını alnıma yasladı, “Seni tanıdığıma çok memnunum, çok özel bir kadınsın.” dedi. Gözlerinde tutku değil, şefkat vardı. “Ben de senin gibi birini tanıdığıma çok memnunum, tahmin ettiğim gibi değilsin.”dedim, alnımdan öptü, bir an sanki dünya dönmeyi bıraktı. Kalbim bir değişik atıyordu, kalp bağlı bir organ olmasa taklalar atıyor derdim. Çok güzel bir histi, çok güzel… **** Peçelerimizi kapadık, bedevi kabilesine doğru atımızı harekete geçirdik. Elim belimdeki silahtaydı, birkaç kişinin canını yakmadan teslim olmayacaktım. Borkan “Bedevilerse ben konuşurum” dedi, başımı salladım. Bu coğrafyada olan tüm ülkelerde kadın hep ikinci plandaydı. Gerçi sırf bu ülkelerde değil tüm gelişmiş olarak düşünülen ülkelerde bile kadın ikinci planda kalıyordu. Bu ikiliği de yine biz kadınlara bağlıyordum. Çocuk yetiştirmekte etkin olan annelerdi. Kız çocuklarını kendilerine güvenli, erkek çocuklarını kadınlara değer veren, eşit olarak görmeyi sağlayacak şekilde yetiştirsek, belki dünya daha rahat yaşanacak hale gelir kadın erkek arasında bu kadar uçurum olmazdı. Tabi evli olmayana boşanmak, çocuğu olmayana terbiyesi kolay gelirdi. Yaşamadan bilemeyeceğim duygulardı. Oldukça kalabalık vardı, birçok çadır kurulmuş birçoğu da kurulma aşamasındaydı. Kadınlardan bazıları yanan ateşin üzerinde ki sacda yabancısı olmadığım ince ekmekten pişiriyorlar. Hamurun kokusundan midem bayram ediyordu. Çocuklar, peşimizden koşmaya, erkekler temkinli gözlerle bizi izlemeye başladılar. Adamın biri atımızın önüne çıktı, diğerleri çevremizi sardı. “Kimsiniz?” Borkan atın üzerinden indi “Yolcuyuz, liderinizle konuşmak istiyorum.” “Kötü olmadığınızı nereden bilelim?” Borkan eliyle çevresini gösterdi, “İki kişi bunca insanın içine girecek kadar aptal değiliz, yardıma ihtiyacımız var.” “Hatem bırak gelsinler!” diyen oldukça yaşlı görünen bir adamdı, sırtında bej renkli elbise, başında buraların olmazsa olmazı örtü vardı. Uzun bembeyaz sakallı yüzü esmer teniyle tam bir Arap görünüşündeydi. Elindeki değnekle Hatem’i kenara itti, “Bizden istediğiniz nedir?” “Sadece yardım istiyoruz, başka bir niyetimiz yok.” “Gelin bakalım çadırımda konuşalım, Hatem misafirlerimize su ve yiyecek getirin. Hayvanı da tımarlayıp yemleyin.” Hatem hâlâ ters ters bakıyordu, Borkan kollarını uzattı attan inmeme yardım etti. Ağzımın payını çok önceden aldığım için gözlerimi yerden kaldırmadım. Borkan’ın adımlarını takip ederek yürümeye başladım. Kurulan en büyük çadıra geldik. Adam içeri geçip yerde bağdaş kurarak oturdu. Serilen kilimleri eliyle işaret ederek, “Buyurun oturun” dedi. Şimdi ben, Borkan’ın yanına mı arkasına mı oturacaktım. Tereddütte kaldığımı hissetmiş gibi kolumdan tutarak yanına oturttu. Adam ikimizi de bir süre süzdü, “İsteğiniz nedir, tek bir at üzerinde yolculuk yapıyorsunuz, belli ki başınız dertte birilerinden kaçıyorsunuz. Kimlerdensiniz?” “Doğru, ben Omar Borkan Al Fayed, Affan’ın oğluyum, eşim Simay Fayed, Aziz Al Harafi’nin kızıdır.” “Ben de Muaz Diab, ikinizin de babalarını tanırım, niye bu haldesiniz?” “Khalifa aşiretinin başı Calut ve oğlu Kaid yüzünden. Kaçırıldık, kum fırtınasında kaçtık. Yönümüzü tayin edemediğimizden çölde dolanıp duruyoruz.” “Büyük sorun oldular, olayları duydum. Size yardım ettiğimizi duyarlarsa vereceği karşılık kabilem için kötü olabilir.” “Sizi zor durumda bırakmak istemem, ne yöne gideceğimizi söyleyip su vermeniz yeterli olur.” “Affan oğlu Borkan önümüze gelen herkesten korkacak olsaydık, bu çöllerde vatansız olarak dolaşmazdık. Kimseye borcumuz yoktur, dinlenin yemeğinizi yiyin. Bizimle beraber olursanız çölü daha rahat geçersiniz.” “Cep telefonunuz yok mu efendim?” diye zayıf bir sesle sordum… “Gâvur icatlarını bizler kullanmayız, benim kabilemin o tür aletlerle işi olmaz.” “Peki neredeyiz? Kuveyt yerleşim alanlarına yakın mıyız?” “Irak’a otuz kilometre uzaktayız. Ortada sayılırsınız.” Yerimizi öğrenmiş olmak ne işime yarayacaksa bilgilenmenin fazlası olmazdı. Karar karardı, adama devir değişti kolaylıkları uygulamanız sizin yararınıza desem kızardı. Belki de böyle izole yaşamak çok daha güzeldi. Televizyon yok, elektrikli aletlerin hiçbirisi yok. Tam bir doğal ortam yaşantısıydı… Orta yere kasnak konup üzerinde çeşitli yiyeceklerin olduğu siniyi görünce hemen elimi uzatıp yemeğe başlamamak için kendimi zor tuttum. Kocaman kupaların içinde dumanı üstünde süt vardı, tereyağı, sıcacık ekmek ve bolca peynir, bal kaymak… Adam “ Buyurun siz yemeğe başlayın, ben çadır kurulmasını söyleyeyim” dedi dışarı çıktı. Adam çıkar çıkmaz sininin başına oturdum, kim tutabilirdi beni. Üç gündür su, biraz ekmek ve çikolatadan başka hiçbir şey girmemişti mideme. Hemen sac ekmeğinin içine bolca peynir koydum dürüm yaptım. Nefisti, peynir ayrı bir tat, sütü ayrı bir tattı. Borkan’la birbirimize bakarak güldük, şansımız yaver gidiyordu. İkinci ekmeğe bolca bal, kaymak sürüp ikiye bölüp yarısı Borkan’a verdim. Son lokmamı sütün yardımıyla zor yuttum, midem yeme artık diye isyan eder hale gelmişti. “Doydun mu?” “Hem de nasıl, yerimden kalkabileceğimi sanmıyorum, vinç gerek.” “Ben seni kaldırırım.” dedi, kalkıp kollarımdan tuttu, o kadar yakınımdaydı ki. “Pasaklısın.” “Hiç de bile değilim.” “Ben diyorsam öyledir, biraz daha yaklaş.” “Biraz daha yaklaşırsam yapışmış olacağız.” Elini uzattı parmaklarıyla çenemden kaldırdı, benim gözlerim onun yüzünde onun gözleri benim dudaklarımdaydı. Ne yapıyorsun dememe fırsat kalmadan burnumu öptü, sonra dudağımın kenarını sonra tüm dudağımı ağzının içine aldı. Of bu adam beni öldürecekti. Nerede olduğuma bakmadan kendimi onun ateşine kaptıracakken kıkırtılar duydum telaşla başımı çektim. İki küçük kız çocuğu çadırın kapısında kıkırdayıp duruyorlardı onları fark ettiğimi görünce hemen kaçıp gittiler, “Bu öpücük niyeydi?” “Burnunun ucuna, dudağının kenarına bal bulaşmış ve itiraf ediyorum sen baldan çok daha tatlısın.” Adamın sözleri, duruşu, bakışları, davranışları, hissettirdikleri inanılmaz derecede duyarlı olmamı sağlıyordu. Kadını her yönüyle tanıyan, mutlu eden, çekici, ne yaptığını bilen erkeklerdendi. Şanslıydım. Evliliğimizi yürütebilir miydik? Birçok yönden beni mutlu edeceğinden emindim ama evliliğin daha bir sürü katmanı vardı. Kollarından çekildiğim anda yaşlı adam içeri girdi, “Çadırınız hazır bu gece oğullarımdan birinin düğünü var, katılırsanız seviniriz.” Çadırdan çıkar çıkmaz iki küçük kız çocuğu elimden tuttu çekiştirmeye başladı, Borkan’a baktım onun etrafını da erkekler çevirmişti. Yaşlı adam, “Düğün için hazırlık yapılacak.” deyince, kızların peşine takıldım. Reisin çadırı kadar büyük bir çadırın içinde sadece kadınlar vardı. Çok genç bir kızı ortaya getirdiler, çadırın her yanı sıkıca kapandı. Kızı soydular, tüm vücuduna çok güzel kokan bir yağ sürdüler. Kadınlar gelini hazırlarken şarkılar söylüyorlardı. Ah ah kendi nikâhım aklıma geldi. Kadınlardan biri başımdaki örtüyü çekti, elindeki çok renkli elbiseyi üzerime tuttu. “Giy” dedi… Çadırın bir tarafına asılmış çarşafların arkasına geçtim. Üzerimi çıkardım zümrüt yeşili üzeri sırma işli bir entariydi. Tam üzerime göre dikilmiş gibiydi. Elbiseye uygun şalını kadınların yaptığı gibi başıma örttüm, onlar kadar kapalı olmasam da açık da değildim. Örtünün dışına çıktığımda gelin giydirilmiş eline kına yakılıyordu, ama ne güzel bir kına, kızın elleri ayakları nakış gibi işleniyordu. Elbiseyi veren kadın, “Sana da kına yakalım” deyince reddettim. Kadınlar ısrar ediyorlar ellerimi çekiştiriyorlardı. “Tamam, yaptıracağım ama sırtıma, başka bir yerime istemiyorum. Fazla büyük olmasın.” Kadınlardan biri tekrar beni örtünün arkasına geçirdi, tabureye oturtup sırtımı kuyruk sokumuma kadar açtı. “Kar beyaz bir ten, kocan bayılıyordur sana.” “Tenimin rengini seviyor.”. “Belli belli çoğu yerde izini bırakmış” Kadının konuşmalarından yüzüm kıpkırmızı kesildi… “Utanacak ne var, kocan belli ki seni seviyor.” “Lütfen küçük bir resim olsun, tam omzuma olabilir.” “Sen bana bırak, ne kadardır evlisiniz?” “Daha çok yeni sayılırız.” Kadın orta yaşlarda kara gözlü güler yüzlüydü, “Kocanı seviyor musun? Gördüğüm kadarıyla sevilmeyecek bir erkek değil. Gören kızlar kıkırdamaktan bir hal oldular. Benden sana abla tavsiyesi kocanı sıkı tut, gönlünü hoş et. Yoksa yılanın biri kapıverir. Ah ilk kocamın kıymetini bilemedim o da dalyan gibiydi. Kapıldı birine çekti gitti.” Kocamı seviyor muydum? İlk erkeğimi, bedenime sevecenlikle sahip olan, beni seçerek tehlikeye atılan adamı... “Seviyorum,” sözü kendiliğinden döküldü dudaklarımdan, fark etmeden Borkan’a âşık olmuştum… Kadın sırtıma çizgiler çekip gönlünce süslerken duyduğum hislerin şaşkınlığını yaşıyordum. Sevmediğim bir erkeğe sadece yakışıklı olduğu için bedenimi verebilir miydim? Borkan yakışıklılığında bir sürü erkek tanımıştım, hiçbiriyle sevişmeyi düşünmemiştim. Hiçbiri onun kadar etkilememişti beni. Kadın devamlı konuşuyor, dediklerinin birini bile anlamıyordum. “Üçüncü kocaya vardım ama ilkinin yerini kimse tutmadı… Bitti, tam sırt çizgine sarmaşık çizdim, incecik çok güzel durdu. Kocan beğenecek, biraz böyle otur kurusun.” Borkan’ı görmeli hislerimin doğru olup olmadığını anlamalıydım. Elbiseyi küçük kızlardan birinin yardımıyla tekrar giydim. Çadırdaki kadınlar birer ikişer dışarı çıkıyor, gün batımında yakılmış kocaman ateşin çevresinde toplanıyorlardı. Gelin hâlâ taburede oturuyor ellerine kollarına hatta bacaklarına işlenmiş kınanın kurumasına çalışılıyordu. Çadırdan çıktım, gözlerim Borkan’ı arıyordu. Bulmuştum, üzerini değişmiş tertemiz kıyafetler giymişti. Diğer erkeklerle kıyafeti aynı olsa da onlardan apayrı duruyordu. Ona baktığımı hissetmiş gibi başını kaldırdı gözleri bir süre üzerimde dolaştı. Gördüğü hoşuna gitmiş gibi gülümsedi bana doğru yürümeye başladığında kalbimin sesini kulaklarımda duyuyordum. “Elbise çok yakışmış,” “Hı hı,” “Sen de kına yaptırdın mı?” “Hı hı,” “Ellerine mi? Bakayım,” “Yok,” “Nereye yaptırdın?” Elimle sırtımı gösterdim, dilim tutulmuş gibiydi… “Çadırımıza geçene kadar meraktan çatlamak zevkli olacak,” “Hı hı” “Neyin var senin hasta mısın?” dedi elini alnıma götürdü. “Oldukça sıcaksın, ilaç sorayım.” Yangın kalbimden geliyordu, eli tenimden hiç ayrılmasın istedim. “Hasta değilim.” Yanıyor, cayır cayır yanıyordum. Çöl ateşi sadece kalbime değil tüm vücuduma düşmüştü. Çölümün ismi Borkan’dı. Sersem Simay, işte şimdi mahvoldun. Kadınlar, erkekler bir olmuş sofralar hazırlanıyor çalgıcılar güzel müziklerini çalıyorlardı. Düğün başlamıştı. Borkan’ın yanında öylece duruyordum vücudum kaskatı olmuştu duygularımı sindirmeye çalışıyordum. Nasıl böyle bir aptallık yapabilmiştim, hani kalbimi ona vermeyecektim. Kalp aklı yenmişti. Karar vererek, ben âşık olmayacağım demenin saçmalık olduğunu tüm kanım delice akıp, kalbim Borkan diye atarken bir an önce kollarında olup onu delice sevmeyi arzularken anlamıştım. Yüreğe söz geçmiyordu, kendi başına bağımsız hareket ediyor aşkı yaşıyor yaşatıyordu. Vücudumuzun şımarık organı aklına estiği gibi hareket ediyor olmalıydı. Nefes almaya ihtiyacım vardı, çadırların çevresinden uzaklaşmadan ağır adımlarla yürümeye başladım. Ben Borkan’la yağ ve su gibiydim. Ne kadar istesek de karışamazdık, cinsellik yeterli değildi. Ben asla bu ülke topraklarında yaşamak istemiyordum. Borkan burada ülkesinde yaşamaya mecburdu. İstemese bile mecbur tutulacaktı. Annemle babamın durumuna düşemezdim. Kıkırtılar duyunca çadırlardan birinin kenarına sindim, sesler çadırın içinden geliyordu. Minicik yırtıktan içeriyi görmeye çalıştım, biri beni burada yakalasa röntgencilikten ceza vermeleri olasılık dâhilindeydi. “Ya Abbase ya görürlerse, ellerimizi keserler.” “Kim görecek, sersemlik etme Ahra.” Allah’ım bu kızların elinde ki telefon muydu? Ben mi yanlış görüyordum… “Sesini tamamen kapat.” “Sen hiç merak etme, kapattım Yasin mesaj çektiğinde görürüz.” “Çabuk sakla gelenler var.” “Ah Ahra, ah Abbase babanız sizi arıyor. Çabuk dışarı sofraya yardım edeceksiniz tembel kızlar yallah yallah.” Gençler emir dinlemezdi. Hele yeniliklerden haberdar olan gençlik ne yapar eder, teknolojiyi takip ederlerdi. Kızlar çıkar çıkmaz çadırın içine girdim, yanlarında götürmeye fırsat bulamamışlardı mutlaka çadırın içinde bir yerlere sokmuş olmalıydılar. Sağıma soluma bakındım ben olsaydım nereye saklardım. Fazla bir seçenek yoktu çabuk bulunabilecek bir yer olmalıydı. Köşede duran yorganlar ve yanındaki küçük sandık. Sandığa saklamak için vakitleri olmamıştı. Yorganların arası acele saklamak için mükemmeldi. Elimi aceleyle yorgan kıvrımlarının arasında gezdirdim. İşte minik mucize elimdeydi, kızların şifre koymamış olması için dua ederek açma düğmesine bastım. Evet, istediğim gibiydi. Gürültüler olunca telefonu tek saklayabileceğim yere tıkıştırdım. İki göğsümün arası tam yeriydi… Hemen dışarı çıktım, ters yönden dolanarak Borkan’ın yanına gittim “Neredeydin sen? Meraktan öldüm.” “Geldim işte” Birden iki göğsümün arası titreşti. Kahretsin tam zamanını bulmuştu “Çadıra gidelim hemen.” “Göğsün neden öyle oynuyor.” “Çabuk gidelim.” Millet yemeklere, eğlencelere başlamıştı. Kimse kimseyle ilgilenmiyordu, Borkan’ı elinden tuttum, sağa sola gülücükler dağıtarak bize ayrılmış olan çadıra doğru yürümeye başladık. “Ne oluyor söylesene?” “Cep telefonu buldum.” “Olamaz!” “Oldu bile.” “Çabuk babamı arayalım ya da Kral’ı kime ulaşabilirsek onu…” “Burada mı, bunca milletin içinde.” “Neden olmasın ver şu telefonu ben ararım.” “Borkan, kocacığım, bir düşün bedevilerin başı ne dedi?” “Telefon gâvur icadı bizler kullanmayız, dedi.” “Aferin benim akıllı kocama, nasılda şıp diye anladı.” “Simay ilk fırsatta seni dizlerime yatıracağım.” “Bu telefon gencecik iki kızın, bulunursa, onların olduğu meydana çıkarsa…” “Anladım akıllı karım, kızlar ve aileleri ceza alır. Hadi o zaman çabuk, bunları düşünüyorsun hâlâ gevezelik edip duruyorsun. “ Gözlerimi devirdim, hem de bir değil iki kere… Yarı koşar adımlarla çadırımıza gittik, ilk kez çadırımıza geliyordum. Yani çadır dediysem öyle Arap filmlerinde ki gibi süslü çadırlardan değildi. Borkan ayakta zor duruyordu. Yerde ince bir döşek üzerinde yine ince bir yorganla çadır tamamlanmıştı. Borkan hemen döşeğin üzerine bağdaş kurdu, yanına oturdum… “Yardım etsene, ne bakıp duruyorsun?” Telefon, sutyenim olmadığından aşağı kaymıştı. Borkan sırtımda ki fermuarı yarı araladı sırtımdan öne doğru ellerini soktu. “Borkan, ne yapıyorsun?” “Fırsat bulmuşken… Tamam tamam buldum.” “Kime haber veriyoruz?” “Tabi ki en yüksek merci olan Kral’a...” Hemen açtı cevap yok gibiydi, bir kez daha denedi. “Telesekreter çıkıp duruyor.” “Başka numarası yok mu?” “Dur bir kez daha deneyeceğim, düştü… Kral’ım ben Omar Borkan… Evet Kral’ım Khalifa aşiretinin başı Calut’un adamları tarafından kaçırıldık. Ellerinden kurtulduk şu an bedevilerin misafiriyiz… Evet Kral’ım Irak’a otuz kilometre olduğunu söylediler… Bekliyoruz Kral’ım…” derken, telefonu Borkan’ın elinden aldım… “Ben Simay, Calut’un adamları ailemden iki kişiyi öldürdü ve bu telefon yeniliklere karşı olan bir kabilenin sakladığı telefondur. Kızların başının belaya girmesini istemem, geri arama yapılmasın… Rahat mıyım? Bilseniz ne rahatım ne rahatım. Her zaman böyle çöllere kaçırılma fantezim vardı zaten…” dedim ve telefonu tekrar Borkan’ın eline tutuşturdum, ya bende bir sorun vardı ya da Arap erkeklerinde. Borkan konuşmayı bitirip, telefon numarasını sildi. “Helikopter gönderecek.” “Zahmet olur, devede işimizi görürdü.” “Niye bu kadar sinirlendin?” “Kral’ınızın yüz verdiği adamlar yüzünden bu halde olduğunuzu görmüyor musun?” “Simay, politika ince iştir, elbet Kral’ımızın bir bildiği vardır.” Ne söyleyebilirdim ki? Düşüncelerimiz uyum sağlamıyordu. “Fermuarı çeker misin?” Ama tenlerimiz çok iyi uyum sağlıyordu işte. Dudakları kor gibi olmuş sırtımda dolaşıyordu “Kınan çok güzel olmuş, tam sırtının ortasında incecik bir sarmaşık dalı, kenarlarında minik çiçekler var her biri tek tek öpülmelik.” Fermuarı yavaşça açıyor dudakları sarmaşık dalını takip ediyordu. Diğer eli uzun eteğimi yukarıya çekmeye başlayınca elini tuttum. “Telefonu yerine bırakmalıyım.” “Sonra bırakırsın,” dedi tahminen ilk çiçeğin olduğu yeri öptü, ikinci çiçek karşısında olmalıydı. Bu iş iyiye gitmiyordu gevşemeye başlamıştım… “Borkan, benimkini yerinden etmeden önce aklını başına al. Çadırdan çıkmalıyız, ev sahiplerimiz meraklanıp aramaya çıkacaklar. Bak müzik sesi kesildi.” dedim, bir an durdu, dinledi, aceleyle fermuarımı çekip ayağa kalktı. “Çabuk ol bu hayra alamet değil, silahlar nerede?” Kıyafetlerimiz öbek halinde çadırın bir yerinde duruyordu. Bıçakları buldum, şalı aceleyle belime sarıp birini içine gizledim. Diğerini Borkan’a uzattım silah yoktu. Elimde kalan telefonu ne yapacaktım. Onu da şalın diğer yanına soktum. Borkan eski kıyafetlerimizin üzerine bolca kum atıp döşeği üzerine çekti, akıllı adamdı. “Çabuk Simay,” deyince düşünmeyi bırakıp harekete geçtim. Çadırın kapısından çıkıp arkasına dolandık. Meydana gidemezdik müzik hâlâ yoktu, korkunç bir sessizlik… “Yalan söylemeyin hepinizin canını alırım, at burada onlarda burada olmalı.” “At başıboş geziyordu, kimin olduğunu bilmediğimizden alıkoyduk. At sizinse alın gidin.” “Bir kadın bir erkek arıyoruz, yaşlı adam doğruyu söylersen keseyle altın alır ihya olursun. Yalan söylediğini anlarsam ölürsünüz. Çadırları arayın çabuk.” Adamın sözlerini duyar duymaz, iki büklüm olduk mümkün olduğu kadar hızla yürümeye çalıştık. Karanlık bizi saklıyordu… Çöl, çölde susuz ne yapacaktık, kralın elini çabuk tutması için dua ettim. Borkan’la ikimiz aynı anda doğrulup koşmaya başladık. Sesler vardı, son hızımla koşmaya çalışıyordum eteklerim bacaklarıma dolanıyordu. Tek elimle toparladım, Borkan da benden pek farklı değildi. Üzerindeki entari de onu engelliyordu, birden ne olduğunu anlamadım kapkara bir karaltı önüme geçti. Borkan anında üzerindeydi elini uzattı bileğine yapıştım yukarı çekti. Yakışıklım gelmişti, bu atı dudaklarından öpebilirdim. “Deh aslanım, deh Yakışıklı.” diye bağırdı. Arkamızdaki bağırtıları, peşimizden atılan kurşunların sesini duyuyor. Canımızı kurtarmak için rüzgârla yarışıyorduk. ****
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD