17.BÖLÜM

4747 Words
Allah’ım sen arkamızda bıraktıklarımızı koru, birinin bile canı yansa çok fazla üzülecektim. Tek suçları bizi misafir etmekti. Yakışıklı öyle hızlı koşuyordu ki düşmemek için sıkıca Borkan’a yapışmış haldeydim. Uzunca süre tempoyu bozmadan hızlı hareket ettik. Yakışıklı yorulmaya başlamış olacak biraz hızını azalttı. Bacaklarımın arasında ki gövdesinin nefes alırken körük gibi genişlemesini hissediyordum. “Yavaşlamamız gerek, Yakışıklı yoruldu.” “Biliyorum dinlenmeli,” Artık tırıs gitmeye başlamıştık, arkamızdan gelen yok gibiydi. “Kral’a durumu bildirmeliyiz.” Telefonu Borkan’a verdim numarayı bana söyleyene kadar daha çabuk arardı. “Kahretsin yine telesekreter.” “Mesaj bırak, tabi saygıdeğer kral, saygıdeğer eşinin kollarında uyuyordur. Oh ne ala memleket.” “Taktın adama.” “Başka takacak birini bulamıyorum, hey Yakışıklı gittiğin yolun neresi olduğundan haberin var mı?” Sağa sola başını salladı “Bilmediğini anlamıştım, öylece koşturup duruyoruz.” dedim, ağzından ses çıkardı. Seni kurtardığıma dua at şapşal, der gibiydi. “Vallahi haklısın ben de fazla oluyorum değil mi?” “Ne söylediğini anlamıyorum Simay.” “Anlamazsın Yakışıklı’yla muhabbet ediyorum.” “Canımızın derdine düşmüş haldeyiz, hâlâ sinirlerin sağlam. Başka kadın olsa korkudan fenalıklar geçirirdi.” “Başka kadın olmadığıma şükür et, şimdi ayılıp bayılan kadınla uğraşmak zorunda kalırdın.” “Ben kadınımdan çok memnunum.” dedi, yüreğim kuş gibi kanatlanıp uçuverdi. “Ben de erkeğimden çok memnunum, memnunumda ne kadar süre, ne yöne gideceğiz biliyor musun?” “Sen ne biliyorsan ben de onu biliyorum.” “Senin hangi huyun hoşuma gidiyor biliyor musun?” “Hangi huyum? Benim her huyum güzeldir.” Allah’ım şımarığın teki olsa da bu adamı seviyordum, tabi şu an için bunu bilmesine gerek yoktu. “Egosu yüksek bir adam olman haricinde; ben erkeğim güç bende, her şeyi bilirim, bilmediklerimi bile bildiğimi söylerim huyun yok.” Borkan’ın beline daha sıkı sarıldım, başımı sırtına yasladım. Yakışıklı birden huzursuzlandı, yürümekten vazgeçip koşmaya başladı. “ Gelenler olmalı.” “Ben bir şey görmüyorum” desem de saçmalamıştım, hayvanların bizden çok daha hassas işitme duyuları vardı. “Gördüm deve ile geliyor bir kişi,” Devede attan daha yavaş koşmuyordu. Aramızda ki mesafe fazla değildi, sessizliğin içinde “Durun ben yabancı değilim” diyen ses kimdi? “Borkan, sen de duydun mu?” “Numara yapıyor olabilirler.” Adam,“Ben Hatem, efendim sizi bulmamı, yola çıkarmamı istedi.” diye bağırdı… “Duydun mu Borkan?” “Duydum, bu bizi bulabildiyse ötekiler niye bulamadı. Bu işin içinde bir iş var.” “Haklısın ama böyle çölde nereye gittiğimizi bilmeden dolaşıp duramayız, yakında gün ağaracak güneş yine canımıza okuyacak.” dedim. Borkan yakışıklının gemini çekti… Belimdeki kuşağın içinde duran bıçağın sapını sıkıca kavradım. Adam kısa sürede bize yetişti “Korkmayın, kimse yok. Sizi bulamayınca dağıldılar, ters yönde gidiyorsunuz. Çölün tam göbeğine…” Borkan tedirgindi, aynı benim tedirgin olduğum gibi. “Sen bizi buldun da onlar nasıl bulamadı?” “Ben çölde doğdum büyüdüm, kimse benim gibi iz süremez. Beni takip edin.” Başka çaremiz var mıydı? Devenin peşine takıldık her an tetikteydim, saatler geçiyor güneş yine tüm haşmetiyle doğuyordu. Güneşten bu kadar nefret edeceğimi tahmin edemezdim. Çölde güneşte kalmak hele ki susuz, korunmasız olarak kalmak ölüm demekti. “Simay sıkı tutun.” Of içim geçmiş olmalıydı, gevşemiş kollarımı tekrar Borkan’ın bedenine sardım. Hemen yanımızda yürüyen devenin üzerindeki Hatem’e baktım gün ışığında onu görmek istiyordum. Kahretsin adamın gözü açılmış olan bacağımdaydı. Etek dizlerime kadar sıyrılmıştı, kıpırdanarak eteği aşağı çektim. “Ne yapıyorsun rahat dur, ikimizi de düşüreceksin.” “Eteğim açılmış” dedim, sertçe adama baktım. Onun bakışını fark ettiğimi görünce hemen başını çevirdi rezil. “Kahretsin.” “Pantolonun gözünü seveyim. Ben bu adama güvenmiyorum.” “Ben de öyle, sadece şartları zorluyoruz.” Bir süre daha gittik, kum güneş, yine kum, yine güneş. “Hatem bizi çölden çıkarmaya niyetin var mı? Yoksa oyalıyor musun?” “Az kaldı, şu ileride görünen kum tepesinden sonra” Borkan“İyi az kaldıysa sen dön biz devam ederiz. Yardımların için teşekkürler, karşılığını göreceksiniz.” dedi. Söyledikleri adamın umurunda değil gibiydi. İşte bu hiç iyi olmamıştı, hislerimiz doğruydu. “Borkan,” “Dikkatli ol Simay, eğer…” “Eğer diye bir şey yok, yakışıklıyı ters yöne çevir.” “Yürüyecek hali kalmadı.” “Çok haklısın, o zaman devenin yanına yanaştır. Ama tam yanaş, yanaşırken de muhabbet etmeyi ihmal etme.” “Ne yapmak istediğini anladım, sen değil ben yapacağım.” “Yo ben yaparım diyeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Develerle aram pekiyi değil, hem o adamla yakın olmak istemiyorum.” Fısıldayarak da olsa anlaşmıştık. Borkan belli etmeden yavaşça deveye yaklaştı, yuları yandan tuttum. Atımızın üzerinden inmesiyle adamın arkasına geçip, elinde ki bıçağı boynuna dayaması bir anda olmuştu. Akrobat gibi çevikti. Başını hafifçe eğerek kutlamamı kabul etti. Tabi bu arada sanki hiçbir şey olmamış gibi istifini bozmadan geniş adımlarla yürüyüp geviş getiren devenin uyumu, olayın sakince olmasını sağlamıştı. “Söyle bakalım Hatem niyetin ne?” “Hiçbir şey, efendimin emirlerini uyguluyorum.” “Adamlar hiçbir şey olmamış gibi çekip gittiler mi?” “Hayır, ama biz çok daha kalabalıktık.” “Sana niye inanmıyorum acaba?” Hatem “Artık inanmasanız da olur” dediği anda dalga geçmeyi bıraktım, kum tepesinin üzerinde adamlar vardı. İşte şimdi hapı yutmuştuk… “Bu kalleşliğinin cezasını ömür boyunca hatırlayacaksın. Seni sağ bıraktığıma dua et…” diyen Borkan adamın yüzüne derin bir çizik attı, adamın çığlığını hiç umursamadım. Ben olsaydım kesin pislik herifin gırtlağını kesmiştim. Adamı deveden aşağı itti… “Haydi, Simay” dediği anda yakışıklıyı koşması için zorladım. Hayvanlar son hızlarını kullanıyorlardı, adamlardan oldukça uzaklaşmıştık. Deve birden kum tepesinden yuvarlanmaya başladı. Panik yapmanın sırası değildi, deve düşmeye başladığı anda Borkan’ın kendini kumlara fırlattığını görmüştüm. Yaralı olmaması için dua ettim… “Kaç Simay,” diye bağıran Borkan, kumdan doğruldu “Asla!” diyerek cevap verdim, yanına gittim elimi uzattım. Benimki umutsuz bir çabaydı, yakışıklının kimseyi taşıyacak hali kalmamıştı. Elini bırakmadan aşağı indim “Gitmeliydin.” “Nereye? Bu lanet çölde seni bırakıp nasıl gidebilirim?” Sarıldı, kuvvetini hissetmek o anda bile iyi geliyordu… “Seninle geçirmiş olduğum hiçbir andan pişman değilim.” Çevreme bakındım, adamlar etrafımızı sarıyorlar, kendilerinden emin olarak ağır hareket ediyorlardı. Hiçbir yere gidemeyeceğimizin farkın dalardı. Borkan’a sarıldım, başımı göğsüne yasladım, kalbi çok güçlü atıyordu. “ Bizden bu kadar çabuk vazgeçmek var mı?” “Vay vay vay Fayed çifti, sevginiz gözlerimi yaşarttı.” Kaid pisliği atının üzerinde alaylı gözlerle bize bakıyordu. Öylesine bir baktım, gözlerimi kocama çevirdim. En son anımda tek görmek istediğim oydu. “Ben de seninle geçirdiğim güzel anlar için hiç pişman değilim. Borkan, ben, ben…” “Ayrılın” diye bağıran Kaid’in öfkeli sesi umurumda mıydı? “Belki başka bir hayatta tekrar buluşuruz, lütfen bu sefer Arap olma.” “Belki sen Arapları çok seversin.” “Hiç sanmıyorum.” Yakışıklı iki kişi tarafından yularından tutulmuştu, zapt edilmeye çalışıldıkça şaha kalkıyordu. “Vurun şu atı” diyen Kaid’e öfkeyle baktım. “Kaç yakışıklı, kaç.” Yakışıklı birden adamların birini çifteledi, başını sallamasıyla yularını kurtardı, koşmaya başladı. Nihayet içimizden biri canını kurtarmıştı. Kumları savurarak koşan yakışıklı çok geçmeden gözden kayboldu. Kaid adamlarına ayrılmamızı emretti. Hiç niyetim yoktu, daha çok sarıldım, saçlarımın acısıyla ne olduğumu anlamadan Borkan’ın kollarından koparıldım… Adamlardan biri saçlarıma yapışmıştı, pis vücudu vücuduma değiyordu. Bıçağım… Bıçağı elime aldım, bir kaçına zarar vermeden telsim olmayacaktım. Birden bileğime yılan gibi bir şey dolandı, Kaid kamçıyı nasıl yaptıysa bileğime dolamıştı. Canımın acısıyla bağırdım, kamçıyı çekince kendimi yerde buldum. Bıçak elimden fırlamış çoktan kumların içine karışmıştı. Hızla ayağa kalktım… Borkan adamlarla kavgaya başlamıştı, birini yaralayınca adamların hepsi birden üzerine çullandı. Kaid kamçıyı tekrar savurdu bu sefer hedef bedenimdi, kamçı ip gibi dolandı. Kollarım kıpırtısız kalmıştı, kurtulmak için çabaladım imkânsızdı. Kaid sırıtarak atından indi, kamçının sapını bırakmadan beni kendine doğru çekti. İnatla ona doğru sürüklenmemek için direniyordum. Başarılı değildim, yanıma gelir gelmez arkama geçti, tamamen savunmasız kalmıştım. Bacaklarıma tekme attı acıyla diz çöktüm… Başımı iki eliyle tuttu “Bırakın” diye bağırdı, adamlar Borkan’ın çevresinden çekildiler, kımıldayamıyordum. Kaid’in boynumu kıracağı belliydi. “Borkan Al Fayed, benim olanı sırf bana inat olsun diye aldın. Şimdi alma sırası bende, bıçağı elinden atmazsan karının hayatını alacağım.” Borkan’ın yüzü kan içindeydi, umutsuzca bana bakışı içime işliyordu. Gözlerimle, yapma, dedim. Elindeki bıçak yere düştü, işte şimdi ikimizde mahvolmuştuk… “Bu yanınıza kalmaz Calud oğlu Kaid, kralın adamları nerede olduğumuzu biliyor. Eninde sonunda gelecekler.” “Helikopteri mi söylüyorsun? Gelemeyecek, düşürüldü. Kimse bizimle baş edemez, şimdi Borkan elimden inat olsun diye aldığın kadını, gözünün önünde ilk önce ben sonrada adamlarım…” Borkan birden atıldı, adamlar tutamamışlardı üçümüz birlikte yerdeydik. Kahrolası herif tam üzerime düşmüştü. Yüzüm kumların içine gömülmüş haldeydi nefes alamıyordum, belki böylesi ölüm, daha kolay olacaktı. Birden üzerimdeki yük kalktı, yüz üstü çevrildim. Borkan, Borkan neredeydi, dizlerimin üzerine zorlukla doğruldum. Kaid, yerde yüz üstü yatan Borkan’ın başındaydı… Adamlardan biri hareketsiz yatan Borkan’ın üzerine eğildi, sırtındaki bıçağı o an gördüm. “Hayır, hayır.” Çıldırmış gibiydim, adamın “ Ölmüş” diyen sesini duyduğumda, kendi çığlığım kulaklarımda çınladı. Yanına gidip diz üstü çöktüm, ellerim kollarım hareketsizdi. “Lütfen Borkan, ne olur sevgilim ölme, ne olur ölme…” “Yürüyün gidiyoruz, çok vakit kaybettik. Babam bekliyor.” “Kaid beni şimdi öldür, öldürmezsen eninde sonunda canını alacağım.” dedim, yumruğu yüzümde patladı. Borkan’ın ölümü karşısında duyduğum ruhsal acının yanında bedensel acı hiçbir şeydi. Yüreğim ateşler içinde kavruluyor, bedenim yanıyordu. “Beni öldür, öldür.” Böcekmişim gibi baktı, eğildi pis nefesi burun deliklerime doldu. “Daha zamanın var, ölmek için yalvaracaksın. Üzerinden köpekler bile geçecek sen her an yok olurken beni nasıl reddettiğini, herkese rezil olmamın karşılığını çekerken, benim içim rahatlayacak.”dediği anda yüzüne tükürdüm. Bir tokat daha attı… “Allah belanı versin, sen insan değilsin pislik. İğrenç puşt.” İkinci şamar yüzüme indiğinde içim fenalaşır gibi oldu. Evet, böylesi daha iyiydi, uyuşuk olursam, ruhumun acısı bir nebze olsun geçebilirdi.“İblis tohumu piç…” Sırtıma inen yumrukla yere düştüm, kollarımdan tuttular. Allah’ım Borkan’ın cesedinin yanında olmasın, ne olur Allah’ım. Atın üzerine yüzükoyun atıldım. Son bir kez, ne olur son bir kez onu görebilseydim. Borkan’ın yüzünün tamamına yakını kuma gömülüydü. Ağzının kenarından sızan kan kuma karışmıştı, yüzünü görememiştim. At hareket ettiğinde acıya daha fazla dayanacak halim kalmamıştı, yüreğim lime lime kesiliyor gibiydi. Kendimi karanlığa bıraktım. ***** “Bu kadının hali ne?” “Hak etti fahişe.” “Borkan nerede?” “Öldü.” Ölmüştü, Borkan ölmüştü… Atın üzerinden kaldırıldım… “Kaid, kadın benim çadırıma götürülecek.” “Onunla görülecek hesabım var baba.” “Hayır, şimdi değil. Birini öldürmüşsün bunu öldüremezsin.” “Öldürmeyi, yani şimdilik öldürmeyi, düşünmüyorum. Ama ölmekten beter olacağı kesin.” “Şu kadınlara eziyet etmekten vazgeç, aşirette sağlam kadın bırakmadın.” “Kime çekmişim acaba?” Baba oğul ikisi de sapıktı… “Kadını bırak gel, neler yapacağımızı planlamalıyız.” “Ne dediysen o olacak, adamlarımız toplandı. Ülkenin birçok yerine canlı bombalar gönderildi. Sarayın içindeki adamlarımız haber bekliyor. Yakında, çok yakında Kral olacaksın.” “Evet oğlum, bu ülke benim olacak. Hakkım olanı alacağım, karıyı bırak gel zaten hali canı kalmamış.” Çadırlar birbirinden fazla uzak olmamalıydı… Sertçe yer döşeğinin üzerine atıldım, kemiklerim birbirinin içine geçmiş gibi sızladı. Gözlerimi açmaya cesaret edemiyordum zaten yumruktan şişmiş olan sol göz kapağımı açamıyordum. “Bu karıya iyi bak, sakın kaçmasına izin verme, temizle, iyi elbiseler giydir. Sözümü dinle yoksa öteki gözünü de çıkarırım.” Adım sesleri ve sessizlik… “Uyanık olduğunu biliyorum, kalk beni zorlama.” cılız bir kadın sesi… Gözümü açmamla kapamam bir oldu… “Yakında alışırsın, kısa süre sonra benim gibi olacaksın. Şimdiden yüzünü morartmış, kadınları güzel sever, sonra hepsini çirkinleştirmeye başlar. Benden öncekinin yüzüne kezzap attı… Ondan öncekinin burnunu kesmiş, benim de gözümü çıkardı.” “İsmin ne?” “Beyda.” “Beyda bana yardım et. Kadın sanki ona hiçbir şey demiyormuşum gibi çadırın içinde dolaşıyordu. “Yapamam çocuğum elinde.” “Çocuğun burada mı?” Sadece evladı için bunların pisliklerine katlandığı belliydi. Çocuğunun üzerinden onun kalbine ulaşmalıydım. “Yok, şehirdeki evde” “Çocuğunun, bunlar gibi canavar olarak mı yetişmesini istiyorsun?” “Ne yapabilirim, buradan kaçışın yok. Yardım ettiğimi farz edelim çocuğumu öldürtür.” “Senden istediğim ufacık bir iyilik, silah olarak kullanabileceğim her hangi bir şey. Kocamı öldürdü, bana tecavüz edip adamlarına verecek.” “Üzgünüm, yapamam.” “Bu hayatı yaşamaya devam etmek mi istiyorsun? Seni kullanmış, sakatlamış canavarın hizmetçiliğini yaparak ömrünü mü tüketeceksin? İstediğim bir silah, onu öldüremezsem kendimi öldüreceğim. Bu hayatı yaşamam mümkün değil.” Kadın beni duymuyormuş gibi hareket etmeye başladı, köşede duran kocaman bidondan leğene su döktü. “Yıkan.” “O pislik için asla yıkanmam. Allah rızası için Beyda ne olur bana yardım et!” “Gelirde seni hazırlanmamış görürse ikimize de çok eziyet eder. Biz kadınız ona gücümüz yetmez.” “Beyda, o cani, kocamı sırtından bıçaklayıp öldürdü, cezasını vermem gerek. Bak ben ülkemde polisim, dövüşmeyi biliyorum. İstediğim bir bıçak, şiş, makas, ucu sivri olan herhangi bir alet, ne olursa… Bana yardım et.” “Ne laf anlamaz kadınsın, Kaid kesin senin dilini keser.” dedi, çadırdan dışarı çıktı, Allah’ım ben ne yapacaktım. Ah Borkan… Bir anda hayatıma giren, geldiği gibi bir anda hayatımdan çıkan Borkan… Kısacık birlikteliğimizde yüreğimi paramparça eden kocam… **** Korkuyordum, kim korkmazdı ki. Adam caninin, sapığın önde gideniydi, Sevdiğimin ölümünün acısını bile yaşayamaz haldeydim. Başıma gelebileceklerin endişesi duygularımı köreltmişti. Amacım beni hemen öldürmesini sağlamak olmalıydı ama nasıl? İşkence yapmaktan, uzuv kesmekten hoşlanan zevk alan birinin hemen beni öldürmesini nasıl sağlayabilirdim? Ölmeyi başaramazsam uzun süre kedinin fareyle oynadığı gibi benimle oynayacak her türlü işkenceyi, eziyeti yapacaktı. Silah olarak kullanabileceğim herhangi bir alet için çevreme bakındım. Bomboş bir çadır, yerdeki döşeğin üzerinde çarşaf bile yoktu zaten döşek demeye bin şahit isterdi. İki kilimin üst üste konulmasıyla oluşturulmuş yatacak bir yer. Yere yattım çadırın altından dışarıyı görmeye çalıştım… Dört bir yan adam kaynıyordu, iki çift bot giymiş ayak görüşümü kapattı. Çadır bezini bıraktım geri çekildim. “Bir sigara versene…” “Kalmadı, puro istersen vereyim.” Bu adamlar… İnanamıyordum. Tekrar yere yattım. Asker kıyafeti giymiş iki yabancı, biri başındaki örtüyü çekip yere attı. “Sıkıldım, bu iş bitse de gitsek…” diyerek, arkadaşının uzattığı puroyu yaktı. “İşimiz uzun, daha Calut’u Kral yapacağız.” Diyen adam gülünce diğeri de ona katıldı. Adamlar İngilizce konuşuyorlardı. Durum çok kötüydü, cehennemden kaçışım yoktu. Olduğum yere oturdum. Bir ip, sadece bir ip bulabilseydim kendimi asıp işkenceden kurtulabilirdim, Çadırın ortasında yükselmesi için kullanılan kocaman bir kalas harici kendimi asacağım yer bile yoktu. Tüm ümitlerim bir bir yok oluyordu. “Simay Hanım, oğlum seni iyi benzetmiş.” Calut pisliği gelmişti, oğlu yerine babası mı işkenceye başlayacaktı. Yumruklarımı sıktım, silah olarak kullanacağım bir tek onlar vardı. Bu pislik adamı iyice haşat edebilirdim. Ölümüm oğlunun değil babasının elinden olurdu. “Benden ne istiyorsunuz?” “Edebinle aşiretime gelin olarak gelseydin bu işlere hiç gerek kalmayacaktı.” “Bu işler zorla olmaz.” “Aslında derdim sen değilsin sivri dilli.” “Derdin kiminleyse onunla hesabını gör, beni bırak gideyim.” Bu pisliğin önünde aciz bir kadın gibi çökmüş halde kalmak istemiyordum, oturduğum yerden kalktım. “Artık çok geç, oğlumun gelini olacağına kapatması olacaksın. Bak sesleri duyuyor musun?” Bağırmalar, at kişnemeleri, develerin homurtuları, gördüğüm adamlardan çok daha fazlasının olduğu, kulağıma gelen uğultulardan belliydi. “Duydun değil mi? İşte bu sesler benim ordumun sesleri.” Bu adam tam anlamıyla kafayı yemişti.“Ordu? Ne için? Savaş mı çıktı?” “Çıkacak, benim tarafımdan çıkarılacak.” “Bundan bana ne? İstediğin yere, istediğin ülkeye savaş aç.” “Kuveyt benim olacak, işe yaramaz Kral’ı meydanda sallandıracağım. Hakkım olanı alacağım.” “Buyurun istediğinizi yapabilirsiniz, benim sorunum değil?” “Babanı, tüm sülaleni kılıçtan geçireceğim. O annen olacak kadın yakında yatağımı şenlendirecek.” Adam gittikçe olayı kişiselleştiriyordu… “Bir zamanlar babanın uşaklığını yapmıştım, Cavidan’ı ilk ben gördüm, ama alan o pislik oldu.” “Ben bile Aziz Al Harafi’nin kızı olduğumu yeni öğrenmişken siz nasıl bilebilirsiniz?” Neler dönüyordu burada, bilmediğim ne çok olay vardı. Her şey dönüp dolaşıp anneme bağlanıyordu… Babamın uşağı… Ah tabi uşak olduğuna göre büyük yılanla bağlantısı olmalıydı. “Cavidan’ın attığı adımdan aldığı nefesten haberim var, annen çok üzgün. Bir kızı öldü, diğer kızı tarafımdan kaçırıldı nasıl ağlıyor anlatamam.” dedi sırıttı, çoğu eksik sapsarı dişlerini görmek midemi kaldırdı. “Müneyke karısı, yani babaannen olacak kadın, zamanında onu bana söz verdi. Son anda vazgeçti.” O yılanın bu işin içinde olduğu belliydi… “Aşiret içinden nasıl uşaklık yapmaya başladınız?” Adamı konuşturursam oğlunun bana yapacağı eziyetleri geciktirebilecekmişim gibi geliyordu. Anneme olan zaafını kullanmalıydım. Calut ellerini sırtında bağladı, kocaman göbeği ortaya çıktı. Ağır adımlarla dolaşmaya başladı, çadırın bir köşesinde ayakta duruyordum önüme geldi. Elini uzatıp parmağının ucuyla şişmiş gözüme dokunmaya çalışınca başımı geri çektim. “İyi vurmuş,” herifin yüzünde acıma değil zevk vardı. Şu patlak gözlerini oyabilseydim… “Aşiret bir zamanlar bu kadar güçlü değildi, çok fakirdik. Çadırlarda, Irak sınırında çöllerde yaşıyorduk. Ne zaman Kral özel işlerini bana, bize yaptırmaya başladı, kuvvetlendik. Irak savaşında ülkenin çok işine yaradık. Parasal yönden ihya edildik, sırtımız sıvazlandı, oturtacak yer bulamadılar. Ama sonra ne oldu? Savaş biter bitmez tüm yardımlar kesildi. Sanki onca adamım ölmemiş, sakat kalmamış gibi ellerini eteklerini çektiler. Ne haliniz varsa görün dediler… Vermiyorlarsa, zorla almasını biliyordum. Aldım, aldıkça kuvvetlendim. Şimdi intikam alma zamanım geldi, dönek kralın tahtı benim olacak.” “Annemin burada geçirdiği zamanı biliyor musunuz?” “Bilmez miyim, onu kaçırıp yata getiren bendim. Kollarımda kıvranışını bir görseydin, hiç bırakmak istemedim ama Aziz koparırcasına kollarımdan alıp kamarasına götürdü. O an, onu öldürmeyi düşündüm ne yazık ki başka adamlar da vardı, yapamadım. Hep fırsat kolladım, babana getirilen kadınları Müneyke karısının emriyle ben buldum. Bana onu alıp istediğim yere götürebileceğimi söyledi, annen zaten yeterince mutsuzdu tam o anda Kral’ın çağrısının geldiğini söylediler, ucunda çok para vardı. Kadın mı paramı, desen önceliğim hep para olmuştur. Paran yoksa kadını elinde zor tutarsın, hele senin annen gibi kadınları.” Annemi tanımadığı ne kadar belliydi, babamla annemin hikâyesini bilmesem para için beni bile satan ablamın bu pisliğin kızı olduğunu düşünürdüm… Adamın dini imanı para olmuştu. “Zengin olmak istedim. Almaya geldiğimde, Müneyke kuşun çoktan yuvadan uçtuğunu söyledi. İşlerim çok fazlaydı öldürülecek adam çoktu, tabi ki karşılığı para, paranın karşılığı da güçtü. Müneyke yıllar sonra yine beni aradı. Aziz ve Cavidan yine birlikte olmuşlar, hamileymiş, doğurmak üzere git çocuğu da anasını da öldür dedi.” “Allahın belası kadın annemle babamın hayatlarını mahvetmiş, ikiz kardeşimi sen mi öldürdün?” “Hayır, bana nasip olmadı, hemşirelerden birine çok para verdim. Oğlanı öldürmüş tam seni öldürecekken sesler duyunca kaçmak zorunda kalmış.” “Para için yeni doğmuş bebeğin canını alabilmek!” Bu ne acımasızlıktı, anlayamıyordum aklım almıyordu. “Para için insanlar anasını babasını öldürür, hemşire bizimkilerden birinin karısıydı.” Adam aslında çok haklıydı, para için canını bile veren ablam olmuştu…“Benimle hiçbir işiniz yok, size dört can verdim ablamın, eniştemin, doğar doğmaz öldürdüğün kardeşimin ve kocamın canını. Daha benden ne istiyorsunuz?” “Yıllar önce olması gereken tamamlanacak bu bir, Aziz’in canını daha çok yakacağım bu iki, seni öldürmemi ve öldürmememi söyleyenlere karşı koz olarak kullanacağım bu üç. Tabi bu arada oğlum seninle istediği gibi eğlenecek bu da dört.” Ölmeden senin canını da almazsam bana da Simay demesinler bu da beş… Bu adamın üzerine atılıp o yağlı boynunu kırmak işten bile değildi. Kaid öfkeyle beni öldürmez işkencelerine başlamaya karar verir veya adamlarına verirse, yapacaklarının düşüncesi bile beni dehşete düşürüyordu. “Öldürülmemi kim istedi? Dur tahmin edeyim çıngıraklı yılan Müneyke.” “Doğru bildin, Müneyke dünyaya gelmiş gelecek olan en acımasız kadındır.” “Annemi sevdiğini söyledin, bana olabilecekler seni rahatsız etmeyecek mi? Annem bana yapılanları duyunca sana asla gelmez.” “Gelecek hem de tıpış tıpış gelecek.” Adam kendinden çok fazla emin konuşuyordu. “Öyle şaşkın bakma, annen çok uzağında değil. Kral’ı tahtından indirdikten sonra onu babanın yanından almamı kim engelleyebilir. Hepsi ölecek, Borkan’ın ve senin sülalenin kökünü kazıyacağım. Tüm o kuyular benim olacak dünyaya hükmedeceğim. Belki Türkiye’ye de bir el atarım…” Adamın hayalleri inanılmazdı. “Tabi ya, ilk önce yakın ülkeleri kıskaca alırım sonra tüm Müslüman ülkelerinin başına geçerim. Ortadoğu benden sorulacak, petrol bende olacak tüm dünya önümde diz çökecek.” Bu adam kesinlikle delirmişti, iktidar hırsına tutulmuştu. “Şimdi gidiyorum adamlarım harekete geçmek için emirlerimi bekliyor, savaşa girmeden oğlumun gönlünü hoş edersen kârlı çıkarsın.” diyerek çadırdan çıkmak için yürüdü… Gitmesine izin vermemeliydim, o gittiği anda oğlu gelecekti. “Oğlun niye kadınlarının yüzünü parçalıyor?” “Ondan başkası bakmasın görmesin diye.” “Onları çirkinleştirince kendi de bakmıyor olmalı, yeni kadın alıyor.” “Ne diyebilirim oğlumun zevki böyle, bana çekmiş.” Bunlar baba oğul sadist olmalıydı. Annemin bu sapık adamın elinde neler çekebileceğini düşününce, öfke damarlarımda dolaşmaya başlamıştı. Elimdeki tek silahı kullanma vaktim gelmişti, cana can. Allah’ım hemen öldürülmem için bana yardım et. Dualar ederek belimdeki kuşağı çözdüm, adam kendinden o kadar emindi ki, çadırın kapısından dışarıyı seyrediyordu. Yüzlerce insanın öleceği savaşı başlatmasına anlar vardı. Bez parçasını elimde kıvırdım, onca zamandır belime sıkışık olan telefon yere düşmüştü, ayağımla kumun içine bastırdım. Birden, “Hazır mısınız?” diye bağırdı. Dışarıdan gelen, hazırız, sesleri inanılmazdı. Naralar atılıyordu, havaya sıkılan mermilerin sesleri kulakları sağır edecek kadar fazlaydı. “Gel kadın, ordumu gör! Zamanında yırtık pantolonlu, bir lokma ekmek için zenginlerin uşaklığını yapan adamın gücünü gör.” Adam cani olmasaydı bu dokunaklı sözleri karşısında neredeyse ona acıyacaktım. Şalı elimde daha çok büktüm yağlı boynuna tek hamlede sarmalıydım başka bir şansım olmayacaktı. Çadırın kapısından içeri bakan Beyda’yı görünce tüm hazırlıklarımın boşa gittiğini hissettim. Elimde kıvırdığım şalı görmüştü. “Seni pislik o çirkin yüzünle nasıl efendine bakarsın tek gözlü canavar.” Calut, kadını yere itmiş tekmeliyordu. Adamları yeniden savaş naraları atmaya başladılar. Kadına bir tekme daha atıp kolunu havaya kaldırdı. Savaş naraları daha da fazlalaştı. Beyda yerde sürünerek çadırın içine girdi, kenara sindi, ağzından kan akıyordu. “Gördün mü bak gördün mü? Adamlarım savaş için hazırlar.” Ne olursa olsun bu adam ölmeliydi. Çadırın kenarına bağlanmış bez kapısı birden Calut’un önüne indi, “Ne oluyor be?” Beyda indirmişti, atıldım elimde ki şalı adamın boynuna doladım başını geri çektim. Öküz gibi kuvvetliydi. Debeleniyor beni geriye yıkmaya çalışıyordu. Düşersem altında kalırdım işim biterdi. Beyda oturduğu yerden kalktı, adamın boynunu daha çok sıktım. Elleriyle havayı tırmalıyor önüne gelmiş olan Beyda’yı tutmaya çalışıyordu. Kadının elinde ki bıçağı son anda gördüm. “Oğlunun çirkinleştirdiği yüzüme iyi bak, o pislik gözümü çıkarırken sen kahkahayla gülüyordun. Son gördüğün yüz benim yüzüm olacak.” dedi, elindeki bıçağı Calut’un göğsüne sapladı. Adamın hırıltılarını duyabiliyordum, ağır vücudu gevşedi öne doğru ittim, dizleri üzerine çöktü yana devrildi. Şah damarına baktım nabzı atmıyordu geberip gitmişti pislik herif. “Artık öbür tarafta, cehennemde kral olursun. Birinden kurtulduk Beyda, asıl öteki canavardan kurtulmak gerek. Kaçmalıyız…” Her an içeri biri girebilirdi, Beyda sapladığı bıçağı hızla geri çekti Calut’un elbisesiyle silip bana uzattı. “Kaçamayız asla kaçış yok, hiç olmazsa bir pisliği öldürdüm, içim rahat öleceğim. Beni öldür, dışarıdaki canavarların eline geçmeme fırsat verme. Bunca senedir eziyet çekiyorum kendimi öldüremedim lütfen beni öldür.” Doğru söylüyordu dışarıda ki canilerin eline düşmektense ölmek en kolayı olacaktı. Bıçağa uzandım, “Ya çocuğun?” “Bir şekilde büyüyecek bunların elinde katil olarak yetiştirilecek. Bebeğimi katil olarak görmektense ölmek çok daha iyi.” dedi, gözlerini kapattı. Bıçak bana uzanmış şekilde elindeydi… Elimin tersiyle yüzünü okşadım, “Çok üzgünüm Beyda, sana yaptıkları için, diğer kadınlara yaptıkları için, çok üzgünüm.” Kadının gözünden sessiz gözyaşları akarken ölümümüze yardımcı olacak bıçağın sapını tuttum. “Sizi fahişeler!” Çadırın kapısı açılmış içeri Kaid girmişti, kaybedecek zamanım yoktu, babasının kanlar içinde yatan görüntüsünün şaşkınlığını çabuk atlatmıştı. Beyda’yı bir yumrukta yere serdi, elime almak üzere olduğum bıçak yere düştü. Üzerime geldiği anda ters tekmeyle başına vurdum, sersemledi. Kendine gelmesine izin vermemeliydim, sağlı sollu tekmelerle hareket etmesini engellemeye çalışırken ayak bileğimden tuttu, yere devrildim, omzum çıkmış gibi ağrıdı. Acıyı hissetme zamanı değildi. Kaid sırtıma yumruk attı, bir taraftan da “Seni öldüreceğim orospu.” diye bağırıyordu… Yerden fırladım ilk yumruğum mide boşluğuna geldi, benden böyle bir atak beklemiyor olacak ki kendini toparlayamıyordu. “Aciz kadınlara işkence yapmak kolay değil mi?” Birbirimizin çevresinde dönüyorduk, “Kocamı acımadan öldürdün, canını almadan ölmeyeceğim.” dedim, yerde kayıp kasıklarına tekme attım, iki büklüm yere düştü. Kahretsin zorla yerden doğrulmaya çalıştığında elinde bıçak vardı. Geriye çekildim, sanki her şey bitmiş gibi sırıttı, “Seni lime lime edip leşini köpeklere yedireceğim” diyerek bıçağı savurdu… Vücudumu ıskaladı, ikinci hamle için fırsat kollarken dışarıdan bomba sesleri duyuldu, bağrışlar kulakları sağır edecek kadar fazlalaştı. Bir anlık şaşkınlığı benim işime yaramıştı, ikinci kez kasıklarına tekme attım bu sefer doğrulamayacak kadar sertti. Bir tekmede başına attım, boylu boyunca yere serildi, yarı baygındı… Bıçağı elime aldım, çektirdiklerinin, ölümlerin, kadınlara yaptığı eziyetlerin özellikle Borkan’ın intikamını alma vaktiydi… Dışarıda kıyamet kopuyordu, umurumda değildi. Kaid’in arkasına geçtim pis saçlarından tutarak başını geriye çektim, bıçağı boğazına dayadığım anda Beyda kolumu tuttu, “İzin ver lütfen, gözümün diyetini ödemesi gerek. Hemen ölmemeli bunu bana borçlusun.” Babasının boğazında duran eşarbı çözdüm, çadırın ortasında duran kalın keresteyi iki kadın zorla sürükledik kollarını kerestenin arkasına bağladım. Çok yakınımıza bomba düştü, çadır yıkılacak gibi havalandı. Savaş, çölde başlamıştı, teslim olun çağrılarına karşılık atılan kurşunlar. Çadır neredeyse delik deşik olmuştu vurulmamamız mucizeydi… Sessizlik. Çadırın örtüsünü kaldırdım, yerlerde birçok ölü vardı… Asker kıyafetli biri silahını bana doğrulttu. “Kimsin?” “Simay Al Fayed” “Komutanım aradığımız esir sağ…” Asker üniforması içinde gelen görmeyi umduğum son kişiydi, Kral… İçeriden canhıraş bir çığlık koptuğunda gülümsedim. Kral telaşla adamlarına çadıra girmelerini söyledi “Hayır, Kaid pisliği diyet ödüyor” dedim askerler bir an duraksadılar. Kral başıyla girin diye işaret etti… “Kaid ölmemeli. İbret-i âlem için hem Calut hem o asılacak.” “Babası öldü cesedini asarsınız.” dedim. İki askerin kolunda çadırdan Beyda çıktı, yüzü dâhil her yeri kan içindeydi. Askerlere “Bırakın,” dedim. Omzuna sarıldım, yumruk yapmış olduğu elini kaldırdı avucunu açtı. Göreceğim manzarayı biliyordum avucunun içi kanlıydı, elindeki gözü yere attı, ayağının altında çiğnedi. “Kaid yaşıyor Kral’ım.” “Bunca zaman beklediniz… İki dakika sonra gelseydiniz çok iyi olacaktı.” “Sinyal karıştırıcı kullanmışlar geç kaldığımız için özür dilerim Simay.” “Evet, çok geç kaldınız. Sizin yüzünüzden, sizin besleyip bu hale gelmelerine izin verdiğiniz köpekler yüzünden Borkan öldü, hemen bulunmasını istiyorum?” Çölde geçirdiğim zaman içinde ölmüş hayvan kemiklerinin görüntüsü gözlerimin önündeydi. Borkan’ın bulunamayarak o hale gelebileceğini düşünmek bile istemiyordum. “Çölde bulmak kolay değil.” “Neyi zamanında buldunuz ki?” Kral’ın yüzü beş karış asıldı, her dediğime gülen adam şimdi bu sözlerime gülebilecek miydi? Yanına adamlarından birini çağırdı, ne söylediğini merak etmiyordum. Adam koşarak Kral’ın yanından uzaklaştı, bir helikopter havalandı. Borkan için gidiyordu hemen bulunması için dua ettim. Kolumun altında olan Beyda ile biraz yürüdüm ikimiz birden kumların üzerine çöktük. İşte şimdi gönlümce ağlayabilirdim. Hıçkırıklarım kalbimden geliyor bağırarak ağlıyordum kimin ne düşüneceği umurumda değildi. Bir sürü esir önümüzden geçip gidiyordu, biri önüme tükürdü. “Yaptıklarının cezasını çekeceksin, bir ölür bin çoğalırız.” dedi, askerden dipçik yedi… “Yürü fazla konuşma.” Beyda korkuyla içini çekince, “Kim bu” dedim… “Calut’un oğlu Eban.” “Maşallah it sürüsü gibiler.” Kaid, sedye içinde helikoptere bindirildi, birçok kamyon esirleri alarak yola çıktılar. Kral, komutanlarıyla aynı helikoptere binerken “Çölde siyah bir at arayın, bir ihtimal Borkan’ın çevresinde olabilir.” diye bağırdım… En son helikopterde bize kaldı. Askerlerin geri kalanı leşleri topluyor kamyona dolduruyorlardı. Asker eşliğinde helikoptere bindik pervane çalıştığında çöl kumu havalandı, kum… Özellikle çöl ve çöl güneşi senelerce hatta ömrüm boyunca bakmak istemediğim görüntülerdi. Askeri havaalanına indik. Beyda’yı hemen yanımdan aldılar. “Hiçbir yere kaybolma sakın, seninle yine görüşeceğiz. Çocuğunu anlat, dediğin evden alsınlar.” Beyda sadece başını salladı, yüzü gülüyordu. Beyda’nın peşinden bakarken,“Yavrum” diyen sese döndüm. Calut yalan söylememişti annemin iki yana açtığı kollarına koştum, sıkıca sarıldım… Arkasında duran babama bakmak istemiyordu canım. Başımıza ne geldiyse onun ve ailesinin yüzünden gelmişti. Bana uzanan elini reddettim, anneme sıkıca sarıldım. “Oh yavrum benim seni ne hale getirmişler, elleri kırılsın.” “Anne, Borkan öldü, Borkan’ı öldürdüler.” “Yavrum, sakin ol canım.” “Nasıl anne? Nasıl sakin olayım? Lanet çölün bir yerinde, kimsesiz tek başına yatıyor, nasıl sakin olayım?” “Bulurlar kızım, çırpınma, zaten çok kötü görünüyorsun.” Borkan oralarda tek başınayken benim kötü görünmem görünmemem kimin umurundaydı… “Gidelim anneciğim, evimize dönelim.” Annem çok zayıflamış görünüyordu, sanki on yaş birden çökmüştü. “Biraz dinlen, hem kocan…” Allah’ım Borkan çölün bilinmeyen bir yerlerinde yatıyordu. Yine ağlamaya başladım bu gözyaşlarım ne zaman sona erecekti? Babamın “Eve gidelim” dediğini duydum. “Asla senin evine gitmem! Kardeşimi, beni öldürme emri veren pisliğin evine asla adım atmam.” Babamın yüzü allak bullak oldu. “Sen neler diyorsun?” “Ne mi diyorum? Calut, annen olan Müneyke cadısının emriyle bizi öldürmeye çalışmış. Kardeşimi öldürmeyi başarmış, beni öldürmeyi başaramamış. Ne geldiyse başımıza senin yüzünden geldi.” Ağlamaktan kısılmış sesim, acıyan gırtlağımdan çıkan son sesle bağırıyordum, içim fenalaşıyordu. Birden gözlerim karardı, yere yığılırken babamın beni tuttuğunu fark ettim, itmek istedim, yapamadım. Vücudum bunca stres sonunda iflas etmişti. ****
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD