“Kızım yavrum aç gözlerini.”
Annemin sesi, annemin yüzümü okşayan yumuşacık elleri… “Anne,”
“Yanındayım yavrum, yanındayım güzelim.”
“Ablam…”
“Biliyorum. Yüreğim yanıyor.”
“Neredeyiz biz?” dedim, çevreme bakındım, Kuveyt’e ilk geldiğim zaman çok az süre kaldığım babamın özel eviydi. Öbür evde olmadığıma sevinmiştim yoksa o yaşlı cadının kuru gırtlağını sıkıp öldürmek bana büyük bir keyif verecekti.
“O nerede?”
Annem kimi sorduğumu anlamıştı “Baban içeride, şimdi gelir.”
“Gelmesini istemiyorum, burada kalmak istemiyorum, otele gidelim.”
“Bana bak küçük hanım, her şeyde beni suçlamayı bırak. Anneni sevmekten başka ne suç işledim.”
Babam elinde sürahiyle kapıda dikiliyordu. İçeri girdi, bardağa su doldurup anneme verdi. Diğer bardağa su doldurarak bana uzattı reddettim. “İyi sen bilirsin, koca kadınsın suyu içip içmemek senin seçimin.”
“Borkan bulundu mu?”
Babam, “Henüz bulunmadı” deyince pikeyi başıma çektim, kimseyi görmek istemiyordum. Ağlamaya başladım…
“Gel Cavidan, biraz yalnız kalsın.”
****
Ben ne yapıyordum? Hayatımda, çocukluğum hariç, hiçbir zaman aciz bir kadın olmamıştım. Bu kadar ağlamak yeterdi, gözyaşlarım Borkan’ın bulunmasına yardımcı olmayacaklardı. Yataktan fırladım, leş gibiydim. Üzerimde annemin geceliklerinden biri vardı. “Anne” diye bağırdım.
“Fenalaştın mı yavrum, ne oldu?”
Annem de çok kötü görünüyordu. Ben kocamı yitirirken, o da kızını kaybetmişti. Ana kızın kaderi bu kadar birbirine benzerdi. Sesimin öfkeli tonunu düşürdüm,“Kıyafet gerek bana, üzerimdekiler mahvoldu.”
“Başka gecelik vereyim.”
“Anne kıyafet diyorum, gecelik demiyorum.”
“Ne yapmaya çalışıyorsun Simay, zaten çok üzgünüm görmüyor musun?”
“Görüyorum ama ben de çok üzgünüm hem de çok fazla üzgün.”
“Gel konuşalım.”
“Şimdi değil anne şimdi değil.”
Banyoya girdim aceleyle yıkandım, günlerdir ilk kez ayna görüyordum. Göz kapağım balon gibi şişti, birçok yerimde çizikler, morluklar vardı. Havluyu sırtıma değdirdiğimde acıdan inledim pis herif kötü vurmuştu. Yan dönüp sırtıma baktım sırtımın büyük bir bölümü morarmıştı. Kınayı ilk kez görünce, gözlerim yine yaşardı. Borkan sırtımı öperken dudaklarını dokundurduğu her çiçek sanki alev aldı. Ağlamayacaktım, onu bulmadan asla ağlamayacaktım. Banyodan çıkıp odaya geldim yatağın üzerinde iç çamaşırları, kot pantolon spor ayakkabılar, ince bir mont bırakılmıştı. Hemen giyindim, hepsi üzerime tam olduğuna göre annemin işi olmalıydı. Saçlarımı sıkıca toplayıp ördüm.
Odadan dışarı çıktım, annem ve babam beni görünce oturdukları koltuklardan kalktılar. “Kızım iyi misin?” Babamın sorduğu soruya cevap vermeden “Kral’ın telefonunu istiyorum.” dedim.
“Kralın telefonunu ne yapacaksın?”
“Arama çalışmalarına katılmak istiyorum.”
“Aranıyor Simay çöl didik didik ediliyor, hem…”
“Sakın, kadın kısmının arama çalışmalarında ne işi varmış, demeyesin. Sizin kurallarınızdan bıktım artık. Telefonu vermezsen saraya gideceğim.”
“Ama kızım baban haklı, dinlenseydin çok kötü görünüyorsun, hadi gel otur yavrum, olanları bize anlat. Kardeşinden, o kadının yaptırdıklarından bahsettin, ne olduğunu bilmeye ihtiyacım var.”
“Şimdi değil anne, şimdi değil sadece babam değil, sen de suçlusun. Hayatımı hallaç pamuğu gibi attınız. Sana bir söz söylemiyorsam seni çok fazla sevdiğimden, bunu iyice bil. Dönünce konuşacağız.” dedim elimi babama uzattım. Telefonu tuşladı bana uzattı. “Arama sonuçlarını bilmek istiyorum… Daha bulunamadı mı? Aramalara katılacağım… Kesinlikle… Hayır, kabul etmiyorum… Bunu bana borçlusunuz… Bekliyorum…”
Elimdeki ince montu üzerime giydim, güneş kısa süre sonra batacak lanet çölde hava soğuyacaktı.
Evin içinde duramıyordum söylediklerimden sonra annem de babam da tek söz etmemişlerdi. Zaten hakları da yoktu. Kapıyı açıp dışarı çıktım, kapatmadan annem yanıma gelip sıkıca sarıldı. “Haklısın yavrum ne desen haklısın, seni seviyorum Simay.”
“Ben de seni seviyorum, konuşacağız anne, tüm bilmek istediklerini anlatacağım.” Babam annemin arkasında yüzünde taş gibi bir ifadeyle duruyordu. “Düşün baba, senin annemi kaçırma anından beri yaptıklarını bir düşün. Ailenin ailemizi nasıl dağıttığını, senin sorumlu olduğum işler diyerek ikinci plana attığın bizlerin, sevdiğin kadının, çocuklarının, ne hale geldiğini düşün…”
Binadan dışarı çıktım, resmi bir araç beni bekliyordu. Bir asker, aracın kapısını açtı. Ben biner binmez sirenleri çalarak hareket ettik. Önümüzde motosikletli polisler yolumuzu açıyordu. Kısa sürede saraya geldik arka bahçede bir helikopter çalışır vaziyette bekliyordu. Kral’la, Kraliçe’yi gördüm. Kraliçe yanıma geldi, sarıldı. “Yaşadıkların için çok üzgünüm.”
“Ben de üzgünüm.” dedim helikoptere bindim. Yanımda üç adam daha vardı, hareket ettik. Kraliçe’yle Kral uzun süre ardımdan baktılar.
Askerlerden biri elindeki haritayı bana uzattı, “Harita okumayı biliyor musunuz?”
“Biraz.”
“Hatırladıklarınızı anlatın?”
“Irak sınırına otuz kilometre var dediler, gece baskın olunca kaçtık. İki üç saat atla yolculuk yaptık. At iki kişi taşıdığından çok hızlı değildik. Sonra bir kişi tarafından yönlendirildik. Kısa süre ayrı ayrı at ve deveyle yolculuğumuza devam ettik. Sona yakalandık, Borkan yakalandığımız yerde öldürüldü. İlk bulmamız gereken bedevilerin konakladığı yer. Sonrasında dairesel şekilde arama yapabilirsek Borkan’a ulaşabiliriz.”
Arkamızda önümüzde dört helikopter daha bize katıldı. Anlattıklarım telsizle diğerlerine bildirildi. Çöl başlamıştı, ah bu çölden nasıl nefret ediyordum.
Atla veya araçla saatler sürecek mesafeyi dakikalar içinde uçarak gidiyorduk. Devamlı kumun üzerine bakıyor hiçbir yeri gözden kaçırmamaya çalışıyordum. “Daha alçaktan uçun, bu kadar yüksek uçmanın anlamı ne?”
“Daha çok mesafeyi görebilmek için yüksek uçuyoruz.”
Bıkkınlıkla soludum. “Bakın beş helikopterin ikisi üçü yüksekten uçsa diğerleri alçak irtifada uçuş yapsa ne olur?”
“Haklısınız efendim.”
Haklıydım tabi, aptal adamlar.
“İşte aradığımız bedevi kabilesi bunlar olmalı” diye bağırdım. Telsizle diğer helikopterlere haber verilerek dairesel şekilde arama yaparak uçmaları söylendi. Biz aşağı indik misafir olduğumuz kabile olması için dua ediyordum. Yere konduğumuz anda kapı açıldı. Hemen aşağı indim, iki büklüm yürüyerek pervanenin dönüşünden kurtuldum. Devamlı benimle ilgilenen yüzbaşı yanımdan bir an olsun ayrılmıyordu. Çadırların birçoğu toplanmış, denkler halinde develere yüklenmişti. Göç etmeye hazırlanıyorlardı. Telefonlarını aldığım kızları görünce doğru yerde olduğumu anladım. “Burası mı efendim?”
“Doğru yer yüzbaşı.” Dedim, kızların yanına koştum. Askerleri görünce korkmuş olmalılar ki kaçmaya çalıştılar. “Korkmayın, şefiniz nerede?” Kız parmağıyla daha ilerideki mesafeyi gösterdi. Kabile halkı toplanmaya başladı, kızlardan birinin kulağına eğildim “Telefonunuzu ben aldım.” deyince kızın gözleri korkuyla büyüdü. “ Kimseye sizin olduğunu söylemeyeceğim ama ne yazık ki kaybettim, yenisini alıp mutlaka size ulaştıracağım.”
“Lütfen getirmeyin zaten çok korkuyorduk.”
“Kocamı gördünüz mü? Hani yanımdaki adam vardı ya…” Kızlar, olumsuz olarak başlarını iki yana salladıklarında içim yanıyor gibi oldu. Bedevi kabilesinin başı, bastonuna dayanarak yanımıza geldi. Aynı soruyu ona da sordum.
“Siz kaçtıktan sonra adamlar bizi öldürmeye çalıştılar, biz de silahlıydık başarılı olamadılar. Bir kişi yaralandı bizlerle başa çıkamayacaklarını anlayınca peşinize düştüler. Sağ olmanıza sevindim, eşiniz de iyidir umarım.”
“Peşimizden gönderdiğiniz adam sayesinde öldü, ölüsünü bile bulamıyoruz.”
“Ben sizin peşinizden adam göndermedim” dedi sustu…
“Hatem?”
“Tabi ya Hatem, uzun süredir halinden şikâyet ediyordu. Çok üzgünüm, adamların para sözü aklını bulandırmış olmalı. O kargaşada kayboldu. Geri döndüğünde yüzü yaralıydı, adamlarla kavga ettiğini onu yaraladıklarını söyledi, şimdi çadırında.” dedi yürümeye başladı.
Hızla uzaklaşmaya çalışan, hatta koşan adamı görünce peşine düştüm. Yüzbaşı da benimle beraber koşuyordu. Silahını çıkardı “Dur,” diye bağırdı… “Sakın yüzbaşı, sakın ateş etmeyesin.”
Daha çok hızlandım, adamı omuz darbesiyle yere yıktım. İşte bu, adrenalin kanımda yükseliyordu. Adamı ters çevirdim, yüzü sarılıydı. Yakasından tuttum “Borkan nerede?” dedim, yumruğumu kaldırdım…
Hatem korkuyla ellerini yüzüne görürdü, “Lütfen vurma, yüzüm…”
“Yüzün evet ya yüzün, bana cevap vermezsen öteki tarafını da ben keseceğim. Yüzbaşı, bıçağını ver. Yok, bıçak değil silahını ver, böyle pisliklerin yaşaması dünyayı daha kötü hale getiriyor.”
“Ben bir şey yapmadım.”
“Bizi sattın daha ne yapacaksın, kocam senin yüzünden öldü.” O anda aklıma gelen düşünceyle ayağa kalktım. Hatem çölde doğmuştu iyi iz sürdüğünü söylemişti. “Kalk çabuk, bizimle geliyorsun.”
Adam birden önümde iki büklüm oldu. “Annem var, kardeşlerim var beni götüremezsiniz. Hem ben kimseyi öldürmedim. Yalvarırım ne olur…” dedi ayaklarıma kapandı.
“Bizi yakalattığın yere götüreceksin, eğer yolu şaşırırsan veya bizi oyalamaya kalkarsan yeminim olsun seni öldürürüm.”
Hava kararmamalıydı, güneş batmamalıydı. Geçen her dakika Borkan’a ulaşmamı zorlaştıracaktı. Adamı neredeyse apar topar helikoptere koyduk…
“Dikkatli bak sakın bizi oyalama” diyen yüzbaşının sert sesini duyan Hatem, oturduğu yerde büzüldü. Başını cama dayadı öne oturtmuştuk pilota gideceği yönü gösterdi.
“Bakın buralarda olmalı, deveyle veya atla yerde iz sürmek daha kolay, şimdi mesafeyi tahmin edemiyorum.”
“Biraz yükselelim mi efendim, görüş mesafesi fazlalaşır.”
“Yükselin,” dedim, adam daha çok cama yapıştı. Uçmaktan korktuğunu fark ettim. “Sakin ol Hatem korkma”
Adamın paniklemesi bildiği yeri unutması anlamına gelirdi. “İşte bu civarlarda olmalı, inersek daha rahat bulabilirim.”
Yüzbaşı emir verdi, helikopter yere kondu. Aşağı indik iki helikopter başımızın üzerinde daireler çizerek uçuyorlardı. Hatem koşmaya başlayınca, biz de peşine takıldık, “İşte burası, bu civar.” dedi. Birden yere eğildi, kumu avuçladı kokladı. Avucunu bana doğru uzattı “Koklayın.”
“Ne koklamam gerekiyor?”
“Mazot kokuyor buradan arabalar geçmiş.” dedi tekrar doğruldu. O koşuyor ben peşinden gidiyordum. Yarı yarıya kuma gömülmüş boş pet şişesini eline alıp kaldırdı. “Burada birileri varmış.”
Yüzbaşı “Emin misin? Eskiden kalmış olamaz mı?”diye şüpheyle sordu…
“Hayır, eski olsaydı kızgın güneş plastiğin şeklini değiştirirdi, yeni atılmış.”
Lanet kumlar her şeyi gizliyorlardı… Hatem’in dediği noktadan dört bir yana koştum Borkan’dan hiçbir iz yoktu…
“Efendim, çöllerde birçok bedevi kabilesi dolaşır. Çok azında araç vardır, eski usullerle yolculuk etmeyi tercih ederler. Araçlar çok fazla çöle dayanıklı değildir Ama yabancı ülkelerden çölde safari yapmak için gelmiş olan turistler için araç şarttır.”
Yani birileri Borkan’ın cesedini bulmuş olabilirdi. Ceset, ölü…
Borkan’ın kumda kıpırtısız halde yatan hali gözlerimin önünden gitmiyordu, ne için ölmüştü? Bir hiç uğruna, hırslarına gem vuramayan pisliğin, şerefsiz bir herifin kurbanı olmuştu. Niye? İktidar hırsı ve köpeğin önüne atsan yenmeyecek kâğıt parçaları için, genç bir adam öldürülmüştü. Yüzbaşı elindeki telsizle bir yerlerle konuşurken yüreğimin kan ağlamasına gerek yoktu. İlk önceliğim her ne olursa olsun Borkan’ın bulunması olmalıydı. Gerekirse Kral’ın tüm halkını çöle çıkartıp bir santim aralık kalmayacak şekilde aranmasını sağlayacaktım. Bana bunu borçluydular. Sadece Kral mı? Babam, Borkan’ın babası hepsinden alacağım vardı. Baş edemedikleri adamlara bizi yem yapmışlardı.
Bizi evlendirerek iki ailenin birleşip kuvvetlenmesi sağlanacakmış. Hah, heriflerde çok çekindiler zaten, korkularından hemen ülkeyi terk ettiler sanki. Adamları öyle bir beslemişlerdi ki silahlanıp ülkeye kafa tutar hale getirmişlerdi.
Yüreğimde aşkı filizlenmeye başlamış olan Borkan’ın canı; anlamsız hırslara, ülke için maşa olarak kullanılan karanlık güçlere diyet diye verilmişti.
“Efendim hava kararıyor.”
“Ne yapmak gerekiyor yüzbaşı?”
“Geri dönmeliyiz.”
“Asla dönemezsiniz, yeterince güçlü ışıklarınız var.”
“Bildirim var efendim, Kral hemen dönmemizi istiyor.”
Hay ben size de Kralınıza da, diye bağırmamak için kendimi zor engelledim… Sakinleşmeliydim… “Dönemeyeceksiniz, emir aldıysanız çekin gidin gerekirse tek başıma ararım. Telsizi ver bana çabuk.”
Hırsımdan ne yapacağımı bilemez hale gelmiştim, dünyayı tepetaklak edesim vardı.
“Telsiz tam çekmiyor, helikopterin telsizinden çok daha rahat iletişim sağlarsınız.”
Yüzbaşının ardına düştüm, Kral’ı aramaların sürmesi için ikna etmeliydim. Helikopterden içeri girdim, yüzbaşıyla Hatem de arkamdan bindi. Birden pervaneler dönmeye başladı, “Ne yapıyorsunuz siz?”
Yüzbaşı, “Siz Kral’ımızla konuşurken biz yüksekten arama yapacağız” dedi, ben itiraz edemeden helikopter havalandı.
“Çabuk telsizi verin.”
Kulaklıkları uzattılar. “Simay,”
“Bana izin vermiştiniz nasıl aramayı sonlandırabilirsiniz?”
“Simay Borkan bulundu, saraya geri dönün.”
“Ne zaman? Kim bulmuş?”
“Yeni bulunmuş, geri dönün, sonra konuşuruz.” dedi, telsiz irtibatı kesildi. Bulunmuştu, Allah’ım, bulunmuştu. Bu pis çölde çürümeye terk edilmemişti. Donuyordum tüm vücudum titriyordu. Kollarımla kendimi sardım titrememi engelleyemiyordum. Yüzbaşı ince bir battaniyeyi sırtıma koydu. Hatem köşeye sinmiş oturuyordu. “Seni alçak, para için değer miydi ha değer miydi?”
“Öldürüleceğinizi düşünmedim lütfen affedin beni.”
“Affetmek mi? Sen benim hayatımı çaldın, yaralı yüzüne her baktığında bize yaptığın kalleşliği, öldürülmesine neden olduğun kocamı hatırlayacaksın. Pislik.”
Titriyordum, donuyordum verilen battaniyeye daha sıkı sarıldım. Başımı koltuğa yasladım, yüzbaşı üzgün gözlerle bana bakıyordu. Kimsenin acımasına ihtiyacım yoktu, ben zaten kendime yeterince acıyordum.
Helikopter tekrar sarayın bahçesindeki özel alana indi. Bacaklarım zor hareket eder haldeydi, sanki Kral’la Kraliçe gittiğimden beri yerlerinden kıpırdamamış gibi aynı yerde duruyorlardı. Sırtımdaki battaniyeyi bırakmadan helikopterden aşağı indim. “Nerede?” dedim, Kraliçe yanıma gelip belime sarıldı. “Gel Simay.”
“Yardıma ihtiyacım yok, tek isteğim son bir kez kocamı görebilmek, sonra sonsuza kadar ülkenizden gideceğim.” Lanet ülkenizden gideceğim diyememiştim…
“Hadi söyle içindekini söyle Simay” diyen Kral’dı… Yüz ifadesi, bakışları sertti. Kendi halkından biri olsam bu bakışlar karşısında sinmemek mümkün değildi. Neyse ki değildim.
“Ne demek istediğimi anlamışsınız efendim.”
“Seninle biraz konuşalım.”
“Tek isteğim eşimi son kez görmek.”
“Göreceksin.” diyerek sırtını dönüp sarayından içeri girdi, Kraliçe kolunu belimden hiç ayırmamıştı. “Hadi yürü canım.”
“Ben Borkan’ı görmek istiyorum.”
“Biliyorum canım, göreceksin.”
“Lütfen efendim.”
Kraliçe eteklerini savurarak giden kocasının arkasından bir süre baktı. Kral holde köşeyi dönünce “Ay söylemezsem çatlayacağım.” dedi, şaşkınlıkla yüzüne baktım. “Daha fazla dayanamayacağım, kocama belli edersen bozuşuruz.”
“Neyi?”
“Bağırmak yok, çığlık atmak yok, böyle duracaksın yüz ifadeni bile değiştirme.”
“Allah aşkına söyleyin, ne oluyor?” dedim başını kulağıma yaklaştırdı “Borkan yaralı, ölmemiş.” dediği anda ciğerlerimden gelen hava ağzımdan çığlık olarak çıkmaya çalışırken Kraliçe’nin elinin ağzımı kapatması sonucu gırtlağımda takıldı kaldı… “Biliyordum çığlık atacağını, Simay lütfen açık etme, vallahi kocam bana demediğini bırakmaz. Bak ağzını açıyorum, sakın bağırma!” dedi başımı aşağı yukarı salladım. Nefesim kesilmişti… “İçim fena oldu biraz otursam…”
Kraliçe hol üzerinde olan kapılardan birini açtı, içerideki koltuklardan birine uzandım, inişli çıkışlı ruh halime bedenim tepki veriyordu. Yaralıydı, ölmemişti yani. Doğrulmaya çalıştım, o anda Kral odaya girdi. Gözlerimi kapattım…
“Ne oldu? Simay niye bu halde?” dedi sustu.“Çeneni tutamayacağını biliyordum, ne biçim kadınsın sen.” Karısının yüz ifadesinden niye böyle olduğumun cevabını almış olmalıydı… Biraz gözümü araladım.
Kraliçe kocasının bağırmasından korkmuş gibi iki elini önünde kavuşturup başını yere eğdi… “Ama kocacığım kız çok üzgündü.”
“Biraz çeneni tutsan olmuyor muydu ha olmuyor muydu?”
“Ne bağırıp duruyorsun, kızın hali nasıldı görmedin mi? Sevinsin istedim.”
İşte şimdi tam bir Kraliçe gibi başını kaldırmış, kocasının öfkesine denk bir öfkeyle cevap vermişti…
“Sevinsinmiş, bu ülkeye geldiğinden beri çekmediği kalmadı, pat diye söylenecek haber mi?”
“Öldüğünü düşünseydim, sağ olduğun haberini ben de öğrenmek isterdim kocacığım.” dedi, sesi ipek gibi yumuşak hatta cilveliydi. Kraliçe’yi içimden tebrik ettim, kocasının nabzına göre şerbet vermesini biliyordu.
“Şirinlik yapma.”
Nihayet kral yumuşamıştı, eşine dayanamadığı belliydi. “Aslan Kral’ım benim, hadi kızıp durma.”
Kral ve Kraliçede olsalar karı kocaydılar… Onlarda seviyor, kavga ediyor, evlilik hayatı yaşıyorlardı. Gözlerimi açtığımda Kral, Kraliçe’sinin yüzüne sevgiyle bakıyordu… Kıpırdadığımı hissetmiş olmalıydı. Kraliçeyle birlikte karşımdaki koltuğa oturdular, hemen yerimden doğruldum.
“Kalkma Simay geçirdiğin günler, bu gün içinde başına gelenler hiç kolay değil. Başka bir kadın olsa senin kadar dayanamazdı.”
Borkan’la kaçırıldığımızdan beri üç gün, Aşiretin beni üssüne götürdüğü sonsuzluk kadar uzun süren zaman bir gün sürmüş olsa da sanki bana bir ömür gibi gelmişti.
“Ben, Borkan’ı görmek istiyorum.”
“Biliyorum, göreceksin. Şu an ülkemin en iyi doktorları başında, ”
“Nasıl?”
“Ölü olmadığı kesin, Allah’ın verdiği ömrünü yaşayacak.”
“Ama Kaid’in adamlarından biri öldüğünü söyledi.”
“Ya panikten nabzı fark etmedi, ya nabız bakmayı bilmiyor, ya da benim adamlarımdan biriydi.”
Tabi ya aşiretin sarayda ajanları olurda kralın aşiretin içinde adamları olmaz mıydı? “Efendim, ülkenin her yanında hatta sarayda adamları olduğunu söylediler.”
“Biliyoruz çok uzun süredir her şeyin farkındayız. Baskınla eş zamanlı olarak ülke çapında tutuklamalar yapıldı.”
“Sizi devirip yerinize Kral olmayı planladığını söyledi.”
“Hepsinin farkındaydık, bazı olaylar için kullandığımız aşiretti. Yerlerini bilmediler, bize kafa tutmaya başladılar, senelerdir onları beslemekten bıkmıştık. Elini verdin mi kolunu isteyen kişilerden. Birkaç kez uyardık geri çekilince akıllandı sandık, yine de dikkatle izledik. Ordu topladığını haber alınca… Açıklarını yakalamaya çalıştık.”
Bu soylu milletinin de kendilerinden ve yaptıklarından bahsederken çoğul kişiden bahseder gibi bahsetmesine de sinir oluyordum. Aklım Borkan’la doluyken anlatılanları dinlemek fazlasıyla zor oluyordu. Bitirsin diye gözlerinin içine bakıyordum… Kral sırıttı, evet resmen sırıttı. “Konuşmamı bitirmemi beklediğinin çok iyi farkındayım, niyetimin kötü olmadığını bil. Bir ülke yönetmek fazlasıyla zor, bazı tavizler vermek zorunda kalınıyor. Sonra bu tavizleri temizlemek için yani tavizler veriliyor. Kral olmam tek kendimi düşünmem için yeterli değil. Sen işinden memnun değilsen ayrılırsın, başka bir işe girersin ama benim böyle bir ayrıcalığım yok. Sadece kendimi düşünemem, halkımı ülkemi kendimden çok daha fazla düşünmeliyim. Sonuca gelirsek bu kadar gecikmemizin sebebi kendimden önce, siz ikinizden önce, tüm halkımı düşünmemdir. Çabuk hareket etseydim yüzlerce ölü, yaralı olabilirdi. Sağduyulu davranmakla iki üç yaralıyla bu tatsız durumdan çıktık. Ülkem tekrar rahat nefes alacak. Bu her şeyin bitmesi anlamına mı geliyor, tabi ki hayır. Khalifa aşireti sadece Calut ve oğullarından oluşmuyor, geride kalanlarla masaya oturup yeni bir yol çizmemiz gerek. Tehlikeli olduklarını bilsek de, ülkem için yararlı oldukları alanlar var… İşte bu bağlamda olayları yoluna koyabilmeli, ülkem için en hayırlı hale getirebilmeliyim.”
“İşinizin hiç kolay olmadığının farkındayım. Bela bela getirir. Bazı karanlık tiplere fazla yüz vermek sonradan astar istemelerine neden olur. Benim niyetim asla size akıl vermek değil, dengeyi sağlamak çok önemli. Calut örneğinde olduğu gibi. Bana dediği söz, ilk baştan bizi ihya ettiler işleri bitince attılar, oldu. Düşmanlığının en büyük nedeni buydu.”
“Evet, bunun farkındayım. Çok zor zamanlardan geçtik. İster istemez terazinin dengesi şaştı, bu sefer çok daha temkinli hareket edilecek.” derken telefonu çaldı.
“Yardımcım kapıda, seni kocanın yanına götürmek için bekliyor. Güle güle git Simay, ülkemden ve bizlerden nefret etme. İstesen de istemesen de artık gelinimizsin, sarayımızın kapıları her zaman sana açık olacaktır.”
Kraliçe’nin yanına giderek vedalaştım, hafifçe tebessüm etti, “Yine gel olur mu?” dedi. Uzanıp yanağından öptüm, nedense bu kadına kanım kaynamıştı. Kral’ı selamladım kapıdan dışarı çıkıp arkamdan kapatırken Kral’ın, “Sen az önce bana, aslan Kral’ım mı dedin Kraliçem?” dediğini, Kraliçe’nin de kıkırdadığını duydum.
İşte şimdi sevinçten çığlık atmak vakti gelmişti. “Yaşasın!” diye bağırdım, tüm saray neredeyse inledi. Kral kapattığım kapıyı açtı, “Ne oluyor? Baskın mı var?” diye endişeyle sordu.
“Yok, efendim sadece sevinç bağırması…” dedim ve koşmaya başladım, yardımcı da peşimden koşuyor Kraliçesine sarılmış Kral yine gülüyordu.
****
Kliniğe gelmiştim, kapının önü polislerle doluydu. İçeri doğru yürümek istediğimde adamın biri tarafından engellendim. “Giriş yasak.”
“Ben Omar Borkan Al Fayed’in eşiyim.”
Adam“Geleceğiniz söylendi,” dedi, sevinerek içeri girmek için hamle yaparken durduruldum. “Girmeniz yasaklandı.”
“Kim yasaklayabilir, kimin ne hakkı var?”
“Affan Al Fayed bizzat emir verdi, sizin girmenizi yasakladı.”
“Böyle bir hakkı yok, efendinizle görüşmek istiyorum.”
“Asla sizinle görüşmeyeceğini söyledi. Evinize gitmeniz, bir daha da hastaneye adım atmamanız söylendi.”
“Olmaz!”
“Hanımefendi lütfen ısrar etmeyin, zor kullanmak için emir aldım.”
“Kral’ı aramamı ister misiniz, bakalım bu ülkede kimin borusu ötüyor. Kralın mı efendinin mi?” dedim adam şaşırdı ne yapacağını bilemez gibiydi. Arkamda duran adam eline telefonu aldı çevirdi. “Bu saygısızlığınızı Kral’ıma rapor edeceğim.” dediğinde adamın tavrı değişiverdi.
“Kral’ın emriyle geldiğinizi söyleyeceğim, bekleyin.”
“Senin haber vermeni bekleyecek değilim. Kral olmasa bile hiç kimsenin, Borkan’ın babasının bile engel koymaya hakkı yok.” Adamın, durun, sözlerine aldırmadan içeri yürüdüm, Allahtan karşı koymadılar bu sinirle büyük arbede çıkarabilirdim. Önüme çıkan ilk hemşireye odasının yerini sordum. “Bir üst katta” olduğunu söyleyince asansöre gerek duymadan merdivenleri ikişer ikişer atlayarak çıktım. Odanın olduğu hol insan kaynıyordu, bunca kişinin arasına bir ben mi fazla gelmiştim.
Borkan’ın babası, karısı Aişe ile konuşuyordu “Sırt sağ kaburgası çatlamış, Allahtan bıçak daha derine girmemiş.” dediğini duydum. Aişe beni görmüştü, başıyla işaret edince Affan hızla geri döndü, sanki pisliğe bakar gibi bakıyordu.
“Senin ne işin var burada?”
Aklımdan geçen küfürlere engel olup “Kocamı görmek istiyorum” diye nazik şekilde cevap verdim, sonuçta kocamın babasıydı.
“Göremezsin, evliliğiniz kısa sürede iptal olacak.”
Simay derin nefes al, derin nefes al, diyerek kendimi teskin etmeye çalıştım. “Biz Türkler’de bir söz vardır öküz öldü ortaklık bozuldu derler. Calut’un ölmüş olması, aşiretinin dağılması bu evliliğin bitmesi için yeterli mi?”
“Evet, aynen öyle, başında da seni istememiştim. Aziz benim düşmanımdır hâlâ da düşmanım.”
Sabrım kalmamıştı “İnanın hepinizden nefret etmeme ramak kaldı, beni bıktırdınız. Bu evliliği bitirebilecek iki kişi var; Borkan’la ben. Size ne düşer bilemiyorum.” Edepsizleşmeyecektim, edepsizleşemezdim.
“Efendim, oğlunuz eşini soruyor.”
Hemşirenin sözü üzerine gülümsedim. “Gördünüz değil mi, duydunuz da…” Elimle kendimi gösterdim, “Beni, yani karısını soruyor” dedim holdeki tüm aile efradına hitaben. “Başka itiraz eden var mı?” Çıt ses çıkmıyordu. “Şimdi yüksek müsaadelerinizle kocamı görmeye gidiyorum. Bildiğiniz gibi henüz çiçeği burnunda evlileriz, hasret gidereceğiz. Uzun süre odamıza gelmezseniz iyi olur, sizlere ters gelen bazı görüntülerle karşılaşmanız olasılık dâhilinde…” Sözlerime son noktayı koyup, şımarıkça yürümeye başladım. Her gördüğüme kocaman gülümsemeyle baktım. Beş karış suratlarla kafalarını çevirdiler. Bana tek gülümseyen ama karşılığında çimdik yiyen Henna oldu…
Hemşirenin eşliğinde, yattığı odanın kapısına geldim. Kalp atışlarımı kulaklarımda duyuyordum. Derin bir nefes aldım, kapıyı açtım oldukça büyük bir oda, hastane odası gibi değil sanki villanın salonu gibi düzenlenmişti. Bu milletinin her şeyi gösterişten ibaretti. Ortada olan yatağın yanında klinik aletler olmasa hasta odası denecek görüntüsü yoktu. Bir süre Borkan’a baktım, gözleri kapalıydı… “Simay geldin mi?”
“Gelmedim hâlâ dışarıdayım…”
“Daha sonra hatırlat seni dizlerime yatıracağım, aşiretin yaptıkları dilini törpülememiş. Yanıma gel…”
Sanki onunla hiçbir şey yaşamamış, sanki ilk tanıdığım ana dönmüştüm. Şartların gerektirdiği yakınlık hali kaybolmuş gibiydi. Halsizce elini uzattı, niye bu adamın yanında kendimi küçük savunmasız bir çocuk gibi hissediyordum ki?
“Nasılsın?”
“Canlı, ama çok canım yanıyor. Sen nasılsın? Gözlerimi açtığımdan beri sana olabileceklerin düşüncesiyle kahroldum.”
“Zor anlardı, zamanında operasyon yapılması sayesinde şu an sağım. Senin ölmüş olduğunu düşünmek çok kötüydü.”
“Senin o canilerin elinde neler çekebileceğini düşünmek inan ölmekten beterdi. Sana zarar verdiler mi?”
“Aksine ben onlara zarar verdim” dedim, Borkan’ın kahkahasını yeniden duymak çok güzeldi. “İnanırım, aksi olsaydı şaşardım.”
Yatağın kenarına oturdum onu canlı olarak yeniden görebilmek çok güzeldi. “Tabi Kaid’in kadınlarından birini örgütledim. Tüm işi o yaptı diyebilirim. Ben dövdüm o öldürdü, sakatladı.”
“Yönetim ince iştir, sen harika bir kadınsın.”
“Doğru söze ne denir, evet öyleyim. Ha bu arada baban ayrılmamızı buyurdu.”
“Ne demek şimdi bu?”
“Evli olmamıza gerek kalmamış, sen de baban gibi düşünüyorsan benim için hiç sorun değil. Serbestsin Borkan.”
“Ama sen serbest değilsin Simay, onların oğulları olmam benim hakkımda karar verebilecekleri anlamına gelmiyor. Çocuk değilim çoktan rüştünü ispat etmiş oldukça büyük bir adamım.”
Sözleri karşısında biraz içim rahatlamış mıydı? Hayır rahatlamamıştı. Bu zoraki evliliğin ne kadar süreceğini zaman gösterecekti. “Sen nasıl kurtuldun?”
“Tam hatırlamıyorum. Sırtımdaki acıyla yere yığıldım, gözlerimi arabada açtım. Yakışıklı, arabanın yanında koşuyordu. Sonra tekrar kendimi kaybettim ve buradayım.”
Elimi sıktı, “Bu ayılma anlarımda aklımda tek sen vardın. Ne haldeydin, neden tek kalmıştın, neler çekiyordun? Çok yorgun görünüyorsun.”
“Kötü demenin kibarcası olmalı. Kötüyüm, ikimizin de geçirdikleri hiç kolay değil, henüz dinlenmiş değilim. Seni aramak için askerlerle birlikte çöldeydim.”
“Keşke dinlenseydin.”
“Benim ölü olduğumu düşünerek cesedimi öylece bırakabilir miydin?”
“Hayır.”
“İşte tam bu yüzden seni bulmak istedim, her hangi bir çöl fırtınasında kumların altında kalır ilelebet bulunamazdın.”
Kapı çalındı, doktorlarla hemşireler içeri girdi. “Hastamızın dinlenmesi gerek, siz de çok iyi görünmüyorsunuz, gözünüze pansuman yapılsın.”
“Buz koyarım, göründüğü kadar kötü değil.”
“İnat etmede baksınlar.”
Hemşirelerden biri doktorun emriyle Borkan’ın koluna takılı serumuna ilaç enjekte etti. “Hastamız uyuyacak” dedi… Eğilip Borkan’ın yanağından öptüm “Şimdi git ve dinlen, yine gel. Gelmezsen mutlaka gelir seni bulurum…” dedi. Gözleri kapanırken kapıdan dışarı çıktım, hiç kimseye bakmadan yürüdüm. Eve gitme vaktiydi, yok ilk önce çok iyi dinlenmeli kendime gelmeliydim. Anne ve babamla konuşulacak çok şey vardı. Kral’ın yardımcısı, arabanın kapısını açtı. “Nereye gitmek istersiniz efendim?”
“Saraya”
Yanımda para olsaydı otellerden birine gider iyi bir uyku çekerdim. “Yok, vazgeçtim yakınlarda bir otele gidelim.”Nihayetinde saray, çat kapı gidilecek bir yer değildi…
Adam oldukça lüks otellerden birinde durdu. “Lütfen benimle gelin, burada beni değil sizi tanırlar. Oda istiyorum kimse olmadan dinlenmeliyim, bu arada Aziz Al Harafi’ye telefon açılsın, otelde olduğumu ve asla rahatsız edilmek istemediğim söylensin. Ne zaman uyanırsam ben ona ulaşırım.”
İçeri girdik, Kral’ın yardımcısı isteğimi söyledi. Tabi akan sular durdu, adamı teşekkür ederek yolcu ettim. Verilen odanın nasıl olduğuna bile bakmadım, rahatsız etmeyiniz etiketini kapının koluna astım üzerimdekileri çıkarıp yatağın içine girdim. Bir ara uyandım geceydi, bir ara uyandım gündüzdü. Bedensel ihtiyaçlarımı görüp tekrar yatağa dönüyordum. Vücudum uyuyarak kendini toparlama yolunu seçmişti, belki de beynim düşünmeyi reddettiği için vücuduma uyuma emri vermişti. Tekrar uyandığım da hastaneyi aradım, iyi olduğunu, uyutulduğunu söylediler. Otelimin adını vererek herhangi bir durumda aranmak istediğimi söyledim. Hastaneye giderek Borkan’ın ailesinin tavırlarını çekecek durumum yoktu. Mini buzdolabındaki sulardan birini aldım, hemen içtim, çölde susuz kalınca dünyanın en güzel içeceğinin su olduğunu, ona hak ettiği kıymeti vermemiz gerektiğini düşündüm. Su, boşa israf edilmeyecek kadar hayati önem taşıyordu. Tekrar yatağıma girdim…
****