“Bu adalet değil…”
✨
Herkes suspus dururken verilen karar kabul edilmişti. Herkes onaylamıştı yani. Ama etmeyen tek kişi ben vardım etmemiştim.
Tam ağzımı açıp konuşacakken arka odadan abim çıka geldi. Eli yüzü, üstü başı her yeri dağılmıştı. Zar zor ayakta duruyordu. Annem onu görünce ağlaması şiddetlendi. Ama umursamadan babamların karşısına dikildi.
Salonda bir uğultu kopmuştu. Aşiret büyüklerinin oturduğu uzun masa bir kararın ağırlığıyla eğilmişti sanki. Ben kalabalığın içinde buz gibi kesilmiş, tek bir cümlede tüm kaderinin mühürlendiğini duymuştum.
“Berdel… Bu kanı durdurmanın tek yolu budur.” Hüseyin Ağa’nın sesi, gür bir tokat gibi tekrar yankılanmıştı. Ve o an, sükûneti delen o ses yükseldi.
“Yok öyle şey!”
İpek sesini bastıramamıştı. İnce topuklarının salonun taş zemininde çıkardığı her adım öfkesinin ayak sesiydi. Kınası henüz avuçlarında solmamış bir kadındı ama… içindeki isyan diri ve canlıydı.
“Benim düğünümden çıkan, hala duvağını çıkarmamış bir kadınım ben. Siz ne diyorsunuz? Benim nikâhımın ertesi günü kardeşimin nikâhını mı kıyacaksınız?!”
Kalabalık sustu. Gözler ipek ve Leyla’ya çevrildi. Leyla bir an ona bakakaldı. İpek göz göze gelmeden, yüzünü Hüseyin Ağa’ya çevirdi.
“Bu ne adalet? Serhat ağabeyimin hatasını, Leyla mı ödeyecek? Bir şey desene baba.” İpek haklıydı daha üstünde gelinliği mahvolan düğünü içinde zaten bir öfke vardı. Birde beni nasıl verecekti onlara. Bu karara kurban gidecekti kız.
Yengem, gözyaşlarını silerek kızını durdurmaya çalıştı. “İpek kızım, sakin ol…”
“Hayır anne, sakin olmayacağım! Hepimiz susarsak, Leyla ne olacak! Örfünüz, töreninizin namusu bu mudur?!”
İçim burkuldu. Ama ağlamadım. Bu kez biri benim için bağırıyordu. Ve bu kez… yalnız değildim. “Benim kardeşim evlenmeyecek o adamla!”
İpek gözlerini Kaan’a çevirdi. “Senin kardeşin benim en yakın arkadaşım! Elif… kendi kaderini yaşasın diye mi, sen şimdi Leyla’yı ateşe atacaksın?!” Kaan, sessiz kaldı. Ama bakışları delip geçiyordu. Elleri cebinde, çenesindeki çizgiler gerilmişti. Gözleri karanlıktı.
“Ben kimsenin oyununa figür olmam,” dedi sertçe. “Ama kardeşimin kanı yerde de kalmaz.”
Mehtap Hanım titreyen sesiyle araya girdi.
“Yeter artık! Bu karar alınırken biz neden yoktuk?! Benim kızım pazarlık masasında bir çözüm değil!”
Yılmaz Karabağ, kızı ve karısı arasında sıkışmıştı. Ama Hüseyin Ağa başını kaldırdı ve kesin bir tonla “Kan akmasın istiyorsak, bu düğün olacak.”
Leyla, içindeki öfkeyi taşımamak için kendini zor tuttu. Bir şey kopmuştu içinde. İpek bile ses çıkarmışken abisi hala susuyordu.
Konağın taş zeminine bir sessizlik çökmüştü. O kalabalık, o ağırlıklı gelenek duvarları… artık sadece bir ceza salonuydu. “Bu dava ancak berdelle kapanır. Leyla Karabağ, Kaan Karahan’la evlenecek.”
Bir uğultu koptu. Kadınlar hafifçe ağladı, bazı erkekler başlarını önüne eğdi.Ama içlerinden biri… sustu sustu ve sonunda patladı.
Serhat Karabağ abim ileri fırladı, zincir gibi bağlanan suskunluğu parçaladı.
“YETER!” Tüm gözler ona döndü.
“Ben kaçtıysam, ben sevdiysem, ben karşı geldiysem cezası benimdir. Ama siz ne yapıyorsunuz?! Benim yaptığım için Leylayı mı kurban ediyorsunuz?!”
Hüseyin Ağa, çatık kaşlarla baktı. “Berdel bu davada tek çözümdür. İki aile de eşit bedel öder.”
Yılmaz Ağa öne çıkmak istedi ama Mehtap Hanım kolundan tuttu. Leyla donmuştu. Ellerini yumruk yapmış, gözleri Serhattaydı.
“Kız kardeşim hiçbir aşiret yasasına, hiçbir töre kuralına kurban edilmez! Ben cezam neyse razıyım! Gerekirse canımı alın ama onu bu yangına atamazsınız!”
Kaan sessizdi. Bakışları yerdeydi. Ama Leyla onun sessizliğini bile bir tür itiraf gibi görüyordu. Abim ellerini başına götürdü, bir adım geri çekildi.
“Ben bu uğurda ölmeye razıyım. Ama Leyla’yı… benim günahımın kefareti yapamazsınız. Ne olur… onu yakmayın.”Bir sessizlik oldu. Ve o sessizlikte Leyla’nın sesi, fısıltı gibi ama tok yankılandı:
“Benim abim… beni kendine kurban etmeye razı değilse, siz kim oluyorsunuz da karar veriyorsunuz?!” Kalabalığın içinden bir yaşlı adam kalktı, bastonunu yere vurdu.
“Berdelsiz bu mesele kapanmaz! Ya berdel ya kan!”
Serhat abim gözlerini yumdu. Titreyen sesiyle “O zaman alın canımı. Ama Leyla’yı rahat bırakın.” Gözyaşları içinde annem oğlunun üstüne atıldı.
“Oğlum evladım ne diyorsun sen?!”
Yılmaz Ağa’nın elleri yumruk oldu. Kalabalığın içindeki erkekler homurdanmaya başladı. Ama abimin sözleri, herkesi susturdu. “Benim kardeşimi kimseye verilecek ceza değil! O benim her şeyim Ve ben… onu bu töreye feda etmeyeceğim!”
“O zaman adam gibi olacaktın kardeşini düşünüp bu yola çıkacaktın. Şimdi bu alınan karara herkes kabul edecek ve susacak. Yarın tezi yok hazırlıklar başlayacak. Bu iki aile arasında ki düşmanlık bitecek.”
Hamza ağa ayağa kalkıp önce babamın sonra da Hüseyin ağanın elini sıktı. “Bu iş burada bitmiştir. Elif’le Serhat’ın nikâhı kıyılacak. Ve barış sağlansın diye de Kaan’la da Leyla evlenecek. Bu, aşiretlerin ortak kararıdır.”
Salonda uğultu… Bazı kadınlar dua okuyor, bazıları fısıldaşıyor. Yılmaz Karabağ başını öne eğmiş, annem gözyaşlarını siliyordu. Kaan’ın gözleri buz gibi; ne onaylıyor ne reddediyor. Ben ise dimdik ayakta.
O an her şey durdu. Gözlerimi kaldırdım… Babam göz göze gelmekten kaçınıyordu. Annemin dudakları titriyordu. Kaan bir duvar gibiydi ne bir öfke, ne bir tepki…
Ama içimde… içimde bir fırtına koptu. Koca bir hayatı bana sormadan çizmişlerdi. Gözlerimi Kaan’a çevirdim. Kaan, bir an göz kırpmadan bana baktı ama hiçbir şey söylemedi.
“Sen de… Susarak ortaksın bu ihanete.”
Dönüp arkama bakmadan yürüdüm. Çıkarken Kapıyı sertçe kapatıp konağı terk ettim
•••
Kapıyı arkamdan öyle bir kapattım ki sanki tüm hayatımın sesiydi o tok ses. Çocukluğumun geçtiği o taş duvarlar, avlusunda saklambaç oynadığım, gül ağaçlarına yaslanıp hayal kurduğum o konak… Artık bana ait değildi. Onlar da değildi. Hiçbiri. Ne annem, ne babam, nede abim.
Ayağımın altındaki taşlar bile tanıdık gelmiyordu artık. Sokakta bir uğultu vardı ama ben duymuyordum. Sadece kalbimin kafesimde attığı sesi duyuyordum.
Yüzümde tek bir yaş yoktu. Ama içimde bir sel vardı. Gözlerim kuruydu çünkü… gözyaşım kalmamıştı artık. İçimden bir ses susmamı söyledi. Ama başka bir ses haykırıyordu.
“Leyla Karabağ, sen bir adamın hatasına, iki aşiretin töresine, üç yaşlı adamın bastonuna kurban edilemeyecek kadar kıymetlisin.”
Yürüdüm. Ne arabama bindim, ne telefonuma sarıldım. Sadece yürüdüm. Taş sokaklar, dar geçitler… Ayaklarım beni nereye götürürse. Sırtımda hala o akşamın yükü vardı.
İnsan bir gecede büyür mü? Ben büyüdüm. O uğultunun ortasında, kalbimde bağıran adaletin sesine sarılarak büyüdüm.
Bir kuytu köşeye vardım. Eski bir çay bahçesi vardı. Küçükken annemle oturup limonata içtiğimiz yer. Kapalıydı. Ama demir parmaklıklarının ardında hâlâ çocukluğumun sesi vardı. Oraya yaslandım. Başımı demirlere dayadım.
Nefes aldım. İçimde bir fırtına vardı. Kaan’ın o bakışı suskunluğu. Bu gece konak değil ama… kendimden çıktım.
Adımlarım beni nereye sürükleyecek diye düşünürken önünde durduğum ev eski dostum Deryaya aitti. Gittiğim zaman sadece ilk günler konuşmuş sonra da mesafe girmişti aramıza.
Buraya geldiğimde onu görmek istiyordum zaten ve bu akşam benim için en iyi çözüm olacaktı. Eski dostum limanıma gelmiştim.
Evinin bahçesinde yavaşça içeri girdim.
Derya şaşkınlıkla kapıyı açmış bana bakıyordu. Gerçekten buradayım değil miydim gibi uzamaktan bakıyordu.
“Leyla…?”
Hızla boynuna sarıldım. Sessizce ikimizde konuşmadan sadece sarıldık. Sonra Derya beni içeri çekip koltuğa oturttu. Bir kaç dakika sonra da Derya mutfaktan iki fincan kahve getirdi.
“Hiç değişmemişsin biliyor musun? Hâlâ susarken en çok şey anlatan kadınsın.”
Gülümsedim. “Keşke içimde kopanları da bir bakışla anlatabilsem.”
“En son buradan üniversiteye uğurlamıştım seni. Bavulunun üstüne oturup fermuar kapatıyorduk.”
“İkimizde ağlıyorduk. Meğer hepimiz farklı şeyler uğurluyormuşuz.”
“Sahi ne oldu sana? Gözlerin çok sessiz.”
Başımı geriye yatırdım. “Abim bir kız kaçırdı. Pazarlık gibi, çözüm gibi… bir kan davasına, bir töreye sürüldüm. Sevmemem gereken bir adamla, sustuğu için kırıldığım biriyle evlenmem isteniyor.”
“Ne! Serhat abi nasıl yapar bunu.”
“Bir de kimi kaçırdı diye sor.”
“Korkuyorum sormaya vallahi.”
“Elif… Elif Karahan.” Deryanın gözleri Koçman açıldı.
“Ben ne diyeceğim bilmiyorum Leyla bu çok kötü.”
“Evet. Ne kötü değil mi? Kalbim abim için bile kırık değil… Kırıklığım onun suskunluğunda.”
“Ben savaşmak istemedim. Ben sadece yaşamımı istedim. Ama ben doğduğum anda bir karar verilmişti hakkımda. Ailemin onuru, törenin yükü, bir aşiretin dengesi… hepsi benim omzumdaymış. Hiç sormadılar: ‘Leyla ne ister?’ diye.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi? Bazen en büyük isyan… gitmek değil, kalıp yüzlerine ‘hayır’ demek.”
“Ama ben artık hiçbir yerde kalamıyorum. Ne konakta, ne şehirde… Kendimi en son burada, bu koltukta hatırlıyorum.”
“İyi ki gelmişsin. Burası senin yerin. Bu ev, bu halı, Bir gece de olsa buradasın. Bu yeter.”
“Ya sonra? Sabah olunca yine o dünyanın içine döneceğim. Yine ‘Leyla Karabağ’ olacağım.” Leyla’nın gözleri dolar.
“Dur böyle olmayacak biraz susalım Dinle. Kalbin konuşacak şimdi.”
Başımı geri yatırdım. Ve ikimizde sessizce oturduk. Gözlerimi yavaşça kapadığımda etrafta sadece camdan gelen ufak rüzgar sesleri vardı. Derya kahveleri yenilemek için mutfağa geçmişti. Ben hâlâ koltuğun köşesinde, yastığa başımı yaslamış, söylediklerimin yorgunluğunu taşıyordum.
Ama o an bir ses geldi dışarıdan. Sert bir fren sesi. Bir an kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Yada kalbimi ele geçiren korku buna sebep olmuştu.
Ayağa kalkıp yavaşça camın önüne geldiğimde dışarda gördüğüm araba ile kaşlarım çatıldı… Bu Kaan’ın arabasıydı.
Ama araba boştu. Etrafta kimse yoktu camı açıp bakacakken çalan kapıyla durdum. Derya içeri yanıma geldiğinde elinde ki kahve bardakları ile kalakalmıştı.
“Birini beklemiyordum ama ben bakayım.” Kapıya doğru ilerlediğinde bende peşinden kalktım. Derya kapıyı açtığında gördüğü adamla şaşkına uğramış kalakalmıştı.
“Kaan bey siz?”
“Leyla’yı çağır konuşmam gerek.” Sert ve öfkeli sesini duyduğumda titredim adeta. Derya ne yapacağınız bilemezken elimi omuzuna koydum.
“Ben hallederim.”
Derya emin misin der gibi baktığında tebessüm edip gülümsedim. “Sen halledersin ama ben içerdeyim. Bir şey olursa seslen.” O içeri geçtiğinde bir adım daha atıp yaklaştım ona. “Ne istiyorsun?” dedim, sesimde ne öfke ne de yalvarış. Sadece yorgunluk vardı. İçimi kemiren, kurutan bir yorgunluk.
O ise sadece bir adım ileri attı. “Seninle konuşmak istiyorum.” Başımı iki yana salladım.
“Geç kaldın Kaan. Ben çok konuştum. Sen sustun. Şimdi ne diyebilirsin ki?”
Cevap vermedi. Sadece baktı. O bakış vardı ya… İçime işleyen ama hiçbir şey söylemeyen bakış.
“Seninle evlenmemi istediler sustun. Onayladın. Göz göze bile gelmeden çekip gittin. Şimdi ne konuşacağız?!”
Kaan bir an başını eğdi. Sonra bakışları sertleşti. “Ben seni korumaya çalışıyorum, Leyla. Seni bu oyunun ortasında ezdirmemeye.”
Güldüm ama acıyla. Beni niye düşünüyordu ki?“Koruyarak mı? Piyon gibi susarak mı?” Dedim ama cevap vermeden devam ettim.
“Bir şey daha soracağım sana.” Sesim titremedi. Dik durdum. “Neden sustun sen? Neden kabul ettin kararı?”
Kaşları çatıldı, ama konuşmadı. Adım adım yaklaştım.
“Ben orada, herkesin ortasında ‘sen de sustun’ derken aklımdan geçen tek şey buydu.
O meşhur Kaan Karahan… ailesinin, aşiretinin, soyadının gölgesinde bir karar verildiğinde ne yaptı?” Sertçe baktım yüzüne.
“Sustun. Sessiz kaldın. Bir tek cümle etmedin. Beni, bir ceza gibi sunmalarına göz yumdun.” Kaan’ın gözleri alev gibi parladı ama yine de kendini tuttu.
“Leyla, bu mesele…” diye başladı.
“Hayır! Bu mesele benim!” dedim. “Benim bedenim, benim geleceğim, benim ismim bu pazarlığın ortasında. Ve sen, sen hiçbir şey demedin!”
Sesin titredi. Bana anlatılan adam güçlüydü bu kadar da sessiz olmazdı. Göz göze geldik.İlk defa, bu kadar yakındık ama bu kadar uzak. Kaan derin bir nefes aldı. “Sustum çünkü konuşsam ne değişecekti? Bu kararı onlar aldı.”
“Sen de kabullendin. Hemen. Hiç direnmeden. Peki, neden?” Bir adım daha attım. “Senin için de mi bir çözüm oldu bu sözde evlilik? Kardeşinin hatasını örtmek için beni öne sürdüklerinde sen de mi rahatladın?”
Yutkundu. Elleri yumruk olmuştu ama hâlâ sessizdi. Oysa ben susmak bilmiyordum.
“Bir kadın olarak soruyorum sana Kaan. Benimle evlenmeyi, onurunu kurtarmak kadar kolay mı buldun? Senin onurun… benim mahvolan geleceğim mi oldu?”
Kaan gözlerini kaçırmadı bu sefer.
“Hayır,” dedi. “Ben bu kararı savunmuyorum. Ama ben ailemin içindeyim. Bütün yük, bütün sorumluluk.”
“Yük benim üzerimde! Bunu unutma!”
Boğazım düğüm düğümdü artık.
“Bu evlilik olacak diyorlar, tamam mı?
Ama sen önce bana söyle Kaan… Bu senin gönlün mü, yoksa sustuğun zorunluluğun mu?”
Cevap vermedi.
İşte o an anladım. Onlar karar vermemişti. Biz hiç söz hakkı almamıştık. Onlar sadece kendi yüklerini pay etmişti. Biri Elif’i aldı, biri beni.
Ve Kaan… o sadece sessizce izledi.
Yüzümü çevirdim. “Ben kendim için savaşırken, sen beni kenara bıraktın. Bak yine aynısı oldu aslında sen gelmiştin konuşmaya dimi ama sonuçta bak yine ben konuştum.”
“İçimde hiç dinmeyen dinmeyecek bir öfke var. Keşke hiç gelmeseydim. Keşke tekrar buraya dönmeseydim.” Ikimizinde dilleri sustu. Gözlerimiz kaçtı birbirinden ama tek duydular hissedilen kalp atışlarımızdı.
“İzininle daha konuşacak bir şey yok. İyi geceler.”
Kapıyı yüzüne kapatıp hızla sırtımı kapıya yasladım. Derin nefesler aldım. Dudaklarımı ısırdım kanatırcasına. Ellerini sıktım acımı dindirmek ister gibi.
Buraya adım attığımdan beri hiç normal durgun bir günüm olmamıştı. Benim için uğursuz diyorlardı. Haklılar mıydı?
Bölüm Sonu…