Oldukça yorucu bir merasimdi benim için. Hem de her şeyiyle. Eğlence bitip de herkes özüne, sığınağına dönene kadar, önümü dönsem yüzümde, ardımı dönsem sırtımda hissettiğim delici bakışların ağırlığı ile tek başıma bütün gökdelenin tuğlasını taşımış minik bir forklift gibi hissetmiştim kendimi. Böyle hissettiğim için kendime kızsam da dışarıya karşı bir şey sezdirmemek için de oldukça çaba harcamıştım. Haliyle uyuduğum kuş uykusundan uyandığımda bütün kemiklerimin sızladığını hissediyordum.
Bugün pazar olduğu için bizimkiler saat 11'e kadar yataktan asla çıkmazdı. Gözlerimi açtığımda kış aylarının karanlık sabahlarından biri karşılamıştı beni. Havanın soğuğuna aldırmadan üzerime uygun bir şeyler giyinip, Üsküdar sahilinde koşmak için evden çıktım. Olmazsa olmazım kulaklığım ve bizim radyonun frekansına ayarladığım telefonumla hızlı adımlarla sahil yoluna doğru ilerlemeye başladım. Sabahın bu saatlerinde en sevdiğim programlardan birisi vardı radyoda. Tabii en sevdiğim benim sunduğum programdı, bunu belirtmeden geçemeyeceğim. Kulaklığı taktığımda programın introsu yeni yeni dönmeye başlamıştı. Programı Deniz sunuyordu. Radyo çalışanları arasında en sessiz sakin, en içine kapanık kişi oydu. Ama iş program sunmaya gelince bir çiçek gibi açılıyor ve sohbetiyle dinleyen herkesin uykusunu açmayı başarıyordu. Benim de Ankara'daki tek yakın dostum sayılırdı kendisi. Uzatmalı Psikoloji öğrencisi olması ve aldığı eğitimden ayrı, insanın ruh halinden nasıl davranması gerektiğini bilen tavrı ile eşi bulunmaz bir dosttu benim için. Ben nasıl ki, her yayınımı dinlediğinden eminsem, o da benim onun yayınını kaçırmadan dinlediğimi çok iyi biliyordu. İntro bitince söze girdi.
"Evet sevgili dinleyiciler eminim pazar falan dinlemeden erkenden uyanıp, beni dinlemek için radyonuzun başına geçtiniz. Afyon patlatmakta bir numara olduğumu size de söylediler demek. Sabah saatlerinde ekmek parası için yola düşenlere, sabaha kadar çocuğunun başında nöbet tutan taze annelere, kahvaltı sofrasına yek başına oturacağı için uyanmak istemeyen yalnızlara ve her dinleyişinde benimle dost olduğu için şükreden Gece'ye bir şarkı armağan ederek başlıyoruz yayına. Uyanmak için tek şarkılık zamanınız var, unutmayın!"
Gece bir fırsatını bulup telefonuma baktığımda mesajını görmüştüm. " Mum alevi sönmedin inşallah." yazmıştı. Bana ismimin anlamlarından biri olan mum alevi olarak hitap ederdi. Onun için yavaş yavaş yanıp eriyen, ateşi kendinden bir mum gibiydim. Deniz, Ankara'da beni her şeyimle bilen tek kişiydi. İstanbul'a gelmekten neden çekindiğimi, Gümüş Sokak'taki üstü başı kirli geçmişimin sırlarını bilen tek Ankara sakiniydi. Sahi buraya gelmeden önce uydu aracılığı ile bütün dünyaya çıtlatmıştım bir şeyler değil mi? Kısa bir reklamın ardından şarkıyı girdi ve benim tebessümüm daha da büyüdü. Beni gerçekten çok iyi tanıyordu. Sesi biraz daha açtım ve hafif tempoda koşmaya başladım.

Paşaalanı'ndan Üsküdar meydanına doğru kıvrıldığım sırada yanımdan siyah kapüşonlu yağmurluğu olan, uzun boylu biri geçti. Yüzünü tam olarak göremesem de geçerken yaydığı enerji, garip bir ürpertiye sebep oldu bedenimde. Tempomu değiştirmediğim için kaslarım yeterince ısınmış ve soğuk havanın etkisinden çıkmış durumdaydım. Ancak yanımdan geçen kim ise, terli bedenimde bir ayaz etkisi bırakmıştı.
Durumun şaşkınlığından hızlıca sıyrılıp koşmaya devam ettim. Kızkulesi'ni gören salaş çay bahçesinin oraya geldiğimde telefonu çıkarıp saatin kaç olduğuna baktım. Bizimkilerin uyanmasına aşağı yukarı bir saat kadar kalmıştı. Geldiğim yolu geri dönerek aynı tempoda koşmaya başladım. Bir süredir ardımda birinin olduğu hissi de bana eşlik ederken, dönüp arkama bakma cesaretine bir türlü sahip olamamıştım. Kuzguncuk'un meşhur Dilim pastanesinin önüne geldiğimde, kahvaltı için bir şeyler almaya karar verdim. Telefon kılıfının arkasındaki dar gün parasını genelde böyle hayati durumlar için kullanırdım. Patatesli ay çöreğinden daha hayati bir şey olamaz çünkü.
İçeri girip Hüsam abiye hayırlı işler diledikten sonra istediklerimi sıraladım ve aldıklarımın paketlenmesini bekledim. Dışarıda yağmur hızını iyice arttırmıştı. Parayı verip, üzerini beklediğim sırada küçücük dükkana büyük bir gölge düştü. Bir saattir hissettiğim ürperti yoğunlaşınca endişe ile yutkundum. Gölgenin sesini duyduğumda ise unuttuğumu sandığım bir çok his beni tekrardan etkisi altına almak için kıran kırana bir yarışa girişmişti. Hüsam abi kendiyle özdeşleşen uyuşukluğu ile 200 tl'nin üzerini ayarlamaya çalışırken, gölge konuştu. Bir insan, alakasız bir şeyden konuşurken bile her kelimesiyle yerin sarsıldığını hissettirebilir mi hiç? Ben Righter ölçeğine göre 5 şiddetinde sarsılıyordum. 5 o kadar da büyük değildi. Eğer eski Şule olsaydı şimdiden kendi enkazının altında kalmıştı emin olun. Eğer beklediğim para üstü hatırı kalır bir meblağ olmasaydı çıkar giderdim dükkandan. Ancak ben de alnının teriyle para kazanan her emekçi gibi kuruşun hesabını yapanlardandım. Saçmalamayın ne cimrisi?
" Günaydın Hüsam abi, kolay gelsin. Oradan iki patatesli ay çöreği ile iki de elmalı kurabiye versene."
" Günaydın Cihan'ım. Az bekle Şule'nin işini halledeyim hemen vereceğim istediklerini."
" Sıkıntı yok abi, sen işine bak. Ben bekliyorum."
Patatesli ay çöreği ve elmalı kurabiyeyi bana sevdiren kara saçlı çocuk. Farkında olmadan aldıklarıma takıldı gözüm ve boğazıma büyük bir yumru oturdu. Ben onun izlerini tamamen silememişim meğer. Damağımda onun damak tadı kalmış. Ondanmış demek ki her yutkunduğumda canımın yanması. Parayı hazırladığını görünce kendimi toparladım ve " hayırlı işler Hüsam abi, Hatice ablaya çok selam söyle." diyerek çıkışa doğru döndüm. Başımı kaldırıp, gölge veren adama bir kez bile bakmadım. Keşke ben yürüyüp gidebilmek için gerekli gücü hissettiğimde Hüsam abi lafa tutmasaydı.
" Ne zamandır göremiyorduk Şule seni. Ankara'ya bir gittin bir daha da dönmedin. Hiç mi özlemedin kız buraları?"
" Özledim elbet, hiç özlemez olur muyum. Ama araya bir sürü şey girdi be abi. Hem bizimkilerin bir ayağı da sürekli Ankara'da biliyorsun. Onlar geldikçe benim gelmem arada kaynadı gitti."
" Muharrem abi söyledi geçen. Okul bitiyormuş bu sene. Artık gelirsin mahalleye geri. Biz de seni özledik inan."
" Sağ olasın abi ama ben dönmeyi düşünmüyorum. Ankara'da yaşamaya karar verdim, başka planlarım var."
" Kız yoksa hayırlı bir iş mi? Bak sen şu işe ya. Daha dün ufacık dükkana doluşup kafamı şişiren çocuklardınız, ne zaman büyüdünüz anlamadım. Zaman hakikaten çok acımasız."
Söylediği şeye sadece tebessüm edip, iyi günler dileyerek çıktım dükkandan. Gözlerim bir kez olsun kara saçlı çocuğa değmedi. Ellerini gördüm sadece bir kez. Ben konuşurken yumruk yaptığı ellerini. Hala benden tiksindiğini, sesimi duymaya katlanamadığını düşünmek eskisi gibi olmasa da canımı yakmıştı yine. Terim de soğumuştu, hava da. İnşallah çöken moralim, bağışıklığımı da yanında götürmemiştir. Neyse ki validemiz şifacı.
...
Sabaha kadar gözüme girmeyen uyku sebebiyle, sokağa bakan küçük balkonda art arda bir çok sigara içmiştim. Tam artık, bir tane daha içip öyle içeri gireyim dediğim anda yan evin kapısı açıldı. Saat henüz çok erkendi. Kimin çıktığını görmek için hafif eğildiğimde, giydiği siyah taytın içinde kusursuz görünen ve kapı ağzında kablolu kulaklığı ile cebelleşen Şule'yi gördüm. Gök mavisi yağmurluğunun kapüşonu, yere düşen kulaklığı almak için eğildiğinde direk başına geçmiş ve ayağı kalkarken de kapüşona sıkı bir küfür savurmuştu. Dün geceden beri belki de ilk kez gülümsedim. Başını çevirip bir kez bile evimize doğru bakmadı. Oysa ben yine gözünü diker, benim de çıkmamı bekler diye soteye bile atmıştım kendimi. Ama o, okul yıllarında sırf benim arkamdan yürümek için yolumu gözleyen kızdan artık bir eser kalmadığını unutmuştum. Uzun süre önce vicdanımı rahatsız eden ancak, üzerine sünger çektiğim hatalarım tek tek yüzüme vurmaya ant içmişti resmen. Daha önce ısrarla yaptığı için sürekli aşağıladığım hareketleri her yapmayışında içim sıkılıyordu. Sanırım ben, hayatımda yalnızca iki kadının gözlerinde gördüğüm sıcaklığın birini kaybederek büyük bir boşluğa düşmüştüm.
Ayaklarım onun peşinden gitmek için karıncalanmaya başladığında, onlara boyun eğerek üzerimi giyindim ve arada mesafe bırakarak adımlarını takip etmeye başladım. Hafif tempoda başladığı yürüyüşünü koşar adıma çevirdiğinde kısalttığı ve sarıya boyadığı saçları da onun ritmine ayak uyduruyordu. Mankenlere taş çıkaran fiziği ve yaptığı aktivitenin bilincinde olan hareketleri, bu fiziğe ulaşmak için sıkı bir disiplinle çalıştığının kantıydı. Bir ara durunca beni fark etti sanmıştım. Ama o, telefonunda kısaca bir şeyler yaparak yoluna devam etti. Bir şeyler mırıldandığını duyunca yanından geçip ne söylediğini duymaya çalıştım. Her dinlediğimde bana farklı duygular hissettiren 'İstanbul'da 'yı mırıldanıyordu. Seçtiği kısım ise şarkının; "Gittiğin yerler nasıl bilinmez güzelim. Buralar aynı o günden beri. Yediğin içtiğin gördüğün senin olsun. Anlatma sevip sevildiğini." bölümüydü. Sesi o kadar güzeldi ki. Sanki eğitilmiş ve bu işi yapıyormuş gibiydi. Ama bir gariplik vardı bu söyleyişte. Yanından geçerken yakaladığım o bir iki saniyede gözlerini sildiğini görmüştüm. O gariplik; şarkıyı söylerken ağlamasındanmış meğer.
O an, bu şarkının ondaki yerini ve neden ya da kimin yüzünden ağladığını deli gibi merak ettim. Beni gördüğü andan beri o kadar umursamaz davranıyordu ki, sebepler arasında kendimi de saymam neredeyse imkansız gibiydi. Ben bu kızı çok ağlatmıştım ama benden başka birinin de ağlatıyor olduğunu düşünmek canımı çok sıkmıştı. Onunla konuşacak ne cesaretim ne de yüzüne bakacak yüzüm yoktu. Geçen zamanda hatalarımın farkına varmayı çok iyi öğrenmiştim. Bunda, bana hayatım boyunca tatmadığım babalığı yapan dayımın payı çok büyüktü. Sabrı ve ferasetiyle bütün sivri yanlarımı törpülemiş, bana kendimi sık sık sorgulamam gerektiğini öğretmişti. Hayatımdaki en önemli eksiklerden biri de dayımı yetişme çağında tanıyamamış olmaktı. Belki her şey bambaşka olurdu o zaman.
Dönüş yolunda da ardından gelmiştim. Mahalleye yaklaşınca duraklayıp, kısa bir kararsızlıktan sonra pastaneye girdi. Küçücük mekanda onunla dip dibe durmak için cesaretimi toplamam gerekiyordu. Çünkü benimle yalnızken karşılaştığında nasıl tepki vereceğini kestiremiyordum. Biraz bekledikten sonra ardından ben de girdim, Hüsam abi para üstünü ayarlarken, yüzünde içten bir gülümseme ile elindeki telefona bakıyordu. Bir adım daha atsam neye güldüğünü anlayacaktım. Ama sanki varlığımı hissetmiş gibi telefonu kapatıp cebine koydu ve yüzündeki tebessümü ustalıkla ciddiyete çevirdi. Hüsam abi geldiğimi fark edince konuşmak zorunda kalmıştım. Göz ucuyla da onun tepkilerini izliyordum. Oldukça sabırsız duruyordu. Bir an önce çıkmak için sabırsızlandığını anlamak güç değildi. Tam dükkandan çıkacakken Hüsam abinin yerinde tutan gevezeliği ile sesini duyabilmiştim. Ankara'ya yerleşeceğinden bahsediyordu. Buraları özlemişti ancak, burada yaşamaya devam edecek kadar değil. Ankara'ya onu bağlayanın hayırlı bir iş olduğu imasını duyunca yüzünde buruk bir tebessüm belirdi. Anlayana çok şey anlatan bir gülüştü bu. Elbette ben yine yanlış anlamıştım...
...
Eve gelip çay suyunu koyduğumda yukarıdan babamların kapısının açıldığını işittim. Acaba çok mu gürültü yapmıştım fark etmeden? Pastaneden eve kadar harcadığım enerji, bütün yürüyüş boyunca harcadığımdan daha fazlaydı sanki. Mesafe kısa ancak yüküm ağırdı. Poşetten aldıklarımı bir bir çıkarırken, ay çöreği ve elmalı kurabiyeyi artık sevmemeye karar verdim. Ben bu adam için büyürken hiç kendim olmamışım meğer. Bunu yeniden fark etmek açıkçası canımı oldukça acıttı. Evdekilere bu can sıkıntısını belli etmemek için maskelerimden birini taktım ve güzel olduğunu bildiğim; ki bu konuda hiç mütevazı olamayacağım güzide sesimle şarkı söylemeye başladım. Seçtiğim şarkı da oldukça manidardı üstelik. Bana bilinç altımın bir oyunu mu bu dedirtecek türden hem de.
"Yaktın, yıktın, kül ettin, erittin beni. Mecnun'a döndürdün mahvettin beni." derken yükselip, gözlerimin önüne kara saçlı çocuğu getirmeseydim iyi bir oyuncuydum aslında. Ardından babam da mutfağa gelip bana eşlik etmeye başlayınca kendimi hızla toparladım. Muhteşem performansımızı kapı ağzında saçı başı dağınık bir şekilde alkışlayan annem, her ne kadar ambiyansı bozuyor olsa da oldukça iyi bir iş çıkarmıştık.
Uzun bir süre sonra ailece evimizde yaptığımız bu güzel kahvaltının ardından, üzerime siyah yüksek bel bir kot ve bebe mavisi yünlü bir kazak geçirip telefonumu ve anahtarımı alarak halamlara doğru yola çıktım. Sema ablamla nişanın analizini yapmaz, halamla takılan takıları saymazsak bu nişan zinhar kabul olmazdı çünkü. Kapıyı bana güler yüzle açan Mutlu eniştemin sırtına çocukluğumdaki gibi atlayıp 'deh' diyerek yürümesini isteyince kahkahalarımız evin girişinde çınlamıştı. Uzun boyuma göre oldukça zayıf duran, 55 kiloluk bedenimi zorlanmadan içeri taşıyan adama durmadan bir şeyler anlatırken; kendimi birden salonda bana bakan iki çift şaşkın gözün karşısında bulmuştum. Eniştemin sırtından nasıl atladım, mesafeyi ayarlayamayıp kıçımın üzerine nasıl düştüm anlamadım inanın. Ulan enişte! İçeride namahrem var desene.
O sabah, Mete abi ile beraber kahvaltıya davet edilen Eray'ın karşısında yüz yıl konuşulacak bir pozisyona düşmüştüm resmen. Mete abi az çok bu hallerimizi bildiğinden anırarak güldüğü için ona sinirle bakarken, bir yandan da gülmemek için kendini zor tutan Eray'a sinirli bakışlar atmaya çalışıyordum. Utancımı sinirimle örtmeye çalışmak benim ne haddime? Hele ki Halide Ve Sema Güven ikilisi ile aynı ortamdayken. Halam; "Oy kuzum, kırdı güzelim çanağı." derken, Sema kaknemi "Şule inşallah silikonlarına bir şey olmamıştır." dedi ve Mete abi ile birbirlerine bakıp tekrar anırmaya başladılar. Ortamda Eray faktörü olmasaydı, ağzımın ayarını bozmayı çok iyi bilirdim ancak; şu durumda sadece "çüşşş" diyebilmiştim. Zaten ondan sonra Eray'da saldı kendini. Salonda yaptığından mahcup olan bir ben bir de Mutlu enişte vardı. Çivi çiviyi söker dedikleri tam olarak bu muydu bilmiyorum ama, sabah göğsüme batan çivinin ağrısının biraz da olsa geçmiş olduğunu hissetmiştim. O çivi yerinden sökülmek bir yana; burada kaldığım sürece bana varlığını hissettirecekti...
_______________________________________________________________________________
Nöbet ertesi izinlerde mümkün oldukça artarda bölüm atmaya özen göstereceğim. Hikayeyi içime sinerek ve de eğlenerek yazıyorum. Umarım sizin de yüzünüzü güldürebiliyordur. Bu arada güzel mesaj ve yorumlarınıza cevap veremediğim için affedin lütfen. Ama bu kusurum yüzünden yorumlarınızı da esirgemeyin. Tamamen yorucu mesailerin kurbanı oluyorum. Fırsat buldukça bölüm yazmaya yoğunlaştığım için istemeden de olsa yorumlara zamanında yanıt veremiyorum. Nezaketiniz için çok teşekkür ederim :)