Aynı Beden Yeni Adam...

1771 Words
23 yaşıma gireceğim diye biliyordum ben. Neden bu hayat bana 53 hissi veriyor ki? Mutlu eniştem Rizeli ondan mı acaba? Belki yediğim pastanın içinde yaşlanma etkilerini katlayan abartma tozu koymuşlar iddiam size inandırıcı gelmiyor olabilir. Fakat bir insanın birkaç dakika içinde bu kadar çökmesi de pek inanılır gibi değil. Fulya'nın arkama bakarak, kademe kademe soldurduğu yüzü kesin bir gerginlik yaşanacağının habercisiydi. Korkudan arkamı dönemediğim anlarda Sema ablam "bir bunlar eksikti." diye tısladı. Korkunun ecele faydası olmadığını bildiğimden yavaşça döndüm arkamı. Dönmez olaydım. Sefa, Cenk ve Kara Saçlı Çocuğun olduğu masada üç de kız vardı. Kızlardan ikisi tanıdık geliyordu ama birini daha önce hiç görmediğime emindim. Fulya'nın yüzünü solduran durum kabak gibi ortadaydı. Sefa'nın neredeyse üzerine çıkacak olan aşüfte, her temiz aile kızının midesini bulandırırdı. Gümüş Sokak'ın pek haz edilmeyen ailesinin biricik kızı Zeynep. Allah vergisi güzelliğinin üzerine bir kaç sihirli dokunuş da konduran bu uzun yollu hatun, sokağın bütün erkeklerini peşinden koşturur, canı sıkıldıkça partner değiştirirdi. Anlaşılan şimdi ki gözdesi Sefa salağıydı. Onun nasıl birisi olduğunu bilmesine rağmen, yanına bu kadar yanaşmasına izin veriyorsa gerçekten de benim arkadaşımı hak etmiyordu. Şimdi siz diyorsunuz ki terapiler sana epey iyi gelmiş belli. Masada malum şahıs ve ona asıldığı her halinden belli olan bir kız varken, sen apayrı mevzulardan bahsediyorsun. Hayır o kadar iyi değilim. Ben gördüklerimi inkar aşamasındayım şu an. Kara Saçlı çocuk o masada değildi, yanında ona asılan; onun da güler yüzle karşılık verdiği üçüncü bir kız yoktu. Ben sadece Fulya'nın yüzünü asan Sefa ve Zeynep'i gördüm. O kimseyi sevemez ki, kimseye kibar olamaz. Onun bir kalbi yok çünkü. Eğer olsaydı beni parçalara bölmez ve dağıtmazdı. Ben, Beylerbeyi sahilinde sisli ve puslu İstanbul boğazını seyreylerken ne derece üşüdüğümün farkında değildim. Akşam olup karanlığa kaldığımın da, dertli dertli hülyalara daldığımın da. İskele binasının her köşesini, kıyıda demirli balıkçı teknelerinin her ayrıntısını, hatta Fatih Sultan Mehmet köprüsünü aydınlatan kaç lamba olduğunu bile bilirim şimdi sorsanız. Ayrıntıları zihinde tutmak emek ister. Beynimizin ne kadar çok ayrıntıyı kaydedebileceğini hayal bile edemeyiz. Keşke kasetçalar mantığı işleseydi zihnimizde. Eskiyen kasetlerin üzerine yeni kayıtlar ekleyebilseydik ve silinenler bir daha asla kurtarılamasaydı. Ama şimdi her şey bir mıh gibi çakılıyor kafamıza. Ne dedikleri gibi çivi çiviyi söküyor, ne de gelen gideni unutturuyor. Yaşanmışlık denilen o lanet şey; her zaman sizin baktığınız yerde duruyor. En alakasız bir obje bile eski yaraları tazeleyebiliyor. 'Ben biraz yürüyüşe çıkacağım, belki kızlarla bir yerlerde bir şeyler içerim, fazla geç kalmam merak etmeyin.' dediğim hane halkına göre fazla geç kalmışım ki, bir Muharrem bey arıyor, bir de Gülden hanım. Olur da sesimden halimi anlarlar diye açmıyorum telefonu. İkisine de ayrı ayrı "yoldayım, geliyorum." mesajı atıyorum, yerlerse ne ala. Yemezlerse gidince beraber yeriz artık. Saat de epey geç olmuş hakikaten. Kış günü bu saatte, metrekareye 100 insan düşen İstanbul bile tenhalaşmış. Ama minibüse binmek yerine yürümeyi tercih ediyorum yarım aklıma güvenerek. Yaklaşık, 45 dakika sonra eve vardığımda yüzüme garip garip bakan, biri uzun, biri kısa, biri dişi, biri erkek iki insan var. Bi dakka bunlar az önce iki kişiydi, ne ara dört tane oldular. Gözlerimin önünde bölünerek çoğalıyorlar. Halkların bölünmesine karşıyım ama şimdi slogan atacak halim falan yok. Gerçekten hiç halim yok. Sanırım bana bir şeyler oluy... ... Gözlerimi açtığımda yoğun ecza kokusu alıyorum. Acaba ben ev diye eczanenin arka odasına mı gelmiştim? Hani şu annemin, yasa dışı maddeleri tuttuğu oda. Kuvvetli zehirler dolabını açtım yine kesin. Kafamın içinde filler erik dalı oynarken, gergedanlar alkış tutuyor. Madde etkisi altında olmasam neden böyle hissedeyim ki? Sonra o sesi duyuyorum ve her şey bir anda berraklaşıyor. "Kalk Muharrem kalk. Bizim geri zekalı kendine geliyor." Canım anam, insan tek evladına öyle yakıştırmalar yapar mı hiç ya? " Doğru konuş Gülden. Ne demek geri zekalı? O cümle kalıbını kullandığında biraz da olsa zekası var anlamı çıkıyor. Bizim kızda hiç yok." Al işte, anamla yatan da anca böyle kalkar. Şimdi bir şey derdim ama diyemiyorum. Oha boğazımda yumurta mı durmuş ne olmuş? Ne tükürüğümü yutabiliyorum ne de ses çıkarabiliyorum. Proteinsel hayatta falanım herhalde. Çünkü ben etçil bir bireyim ve benim besin kaynaklarımın besinlerini yiyen veganlara biraz mesafeliyim. Konuşamıyorum işte, nasıl ana babasınız siz? Bakışlarımdan falan anlasanıza. Kapı açıldı, kim geldi acaba? "Hastamız uyanmış, geçmiş olsun Şule hanım. Nasıl hissediyorsunuz kendinizi?" Okumuş adam tabi. Anamgil gibi zekama belden aşağı vurmuyor da hasta diyor. Aslında incinmişsin demesi lazımdı. Şule hanım sizi çok incitmişler... İçimde kaynayan volkanın yalancı sıcaklık hissine aldanıp, - 4 derecede saatlerce dışarıda kaldığım için kuvvetli bir soğuk algınlığı yaşamışım efendim. Öyle kuvvetliymiş ki, ikinci günün sonunda ancak kendime gelmişim. Annem mesleği gereği biraz daha soğuk kanlı dursa da, babamın sanki saçları daha da beyazlamış, Adnan Şenses gibi olmuş adam iki günde. Anlattıklarına göre ben kapı girişinde birden yığılınca, babam da boylu boyunca koridora yığılmış. Mutlu eniştem ve Mete abi babamı sırtlarken, annem ile halam da beni bindirmişler arabaya. Babam Allah'tan hemen kendine gelmiş de bir de onun vicdan azabı çökmedi yüreğime. Neyse, hastaneye geldiğimde ateşim 40.5, solunumum sıkıntılı ve bilincim tamamen kapalıymış. Aynı anda sokaktan iki baygın insan çıkarılınca tabii, sokak sakinleri de neye uğradığını şaşırıp peşimizden gelmişler hastaneye. Ateşim düşene kadar da hastane koridorlarını Kuzguncuk kaldırımına çevirmişler. Ellerinde büyüyen Şule'nin dillere destan sağlam bünyesi ne ara bu kadar bozuldu diye endişelenmiş her biri. Zayıflığımı kötü hastalığa yoran, manken hastalığına yakalanmış diyen, aşıkmış da yemeden içmeden kesilmiş diyen bile olmuş. Ne de doğru tahmin etmişler değil mi? Saplantılı aşkından manken hastalığına yakalanan tonton Şule. Ne hikaye ama... ... İki gün olmuştu onu görmeyeli. En son gecenin bir vakti, başı önünde, kollarını bedenine sarmış ve yorgun adımlarla sokağın başından gelirken görmüştüm. Yine her zamanki yerimde sigara içiyordum. Ne başını kaldırdı, ne de duraksadı. Sokak lambasının ışığında anahtarı tutan ellerinin titrediğini gördüm. Epey üşümüş olmalıydı. Bir sigara içimlik zamanda ben bile bu kadar üşüdüysem, kim bilir o ne haldeydi? Üstü de mevsime göre biraz inceydi sanki. Sigaram bittikten sonra bir müddet daha kaldım balkonda. Tam içeri girecekken Mutlu abinin evden koşarak çıktığını gördüm. Ardından da aynı telaşla Halide abla ve Mete abi. Bir şeyler olduğu kesindi ama ne? Şule'lerin evine girdiler. Dış kapı açık kalmıştı ve içeriden birilerini sakinleştirmeye çalışan Gülden teyze'nin sesi geliyordu. Mutlu Amca ve Mete abi, Muharrem amcayı araca bindirmeye çalışırken, hanımlar da Şule'yi ayakta tutmaya çalışıyorlardı. Sema bir kenarda neden içli içli ağlıyordu ki? Sonra birden kucakladı Şule'yi Mutlu amca ve Mete abinin arabasının arkasına yatırdı. Diğerleri de Muharrem abinin arabasıyla aceleyle yola çıktılar. Şule'nin gözleri kapalıydı. Baygındı Şule? Peki bana ne olmuştu da put gibi kalmıştım olduğum yerde? Neden gidip sormadım neler olduğunu? Sokaktaki evlerin kapıları tek tek açılırken, annem eczanenin çırağı Mustafa'yı yakalayıp sordu neler olduğunu. "Şule abla eve girer girmez bayılmış. Muharrem amca da korkunca tansiyonu yükselmiş. Valla neden bayılmış bilmiyorum Meral teyze. Gülden hanım beni gönderiyordu onu bulmam için, sonra tekrar arayıp eczaneden dil altı falan getirmemi söyleyince anlattı neler olduğunu. Ben de kepengi kapatıp hastaneye gidicem şimdi." demişti. Şule birden bayılmış. Arabaya binerken gördüğüm yüzü o kadar solgundu ki, gecenin rengi düşmüş falan diyemeyecek kadar belli ediyordu kötü olduğunu. Annem, "kalk oğlum böyle olmaz. Gidelim biz de insanların bir şeye falan ihtiyacı olur belki." demeseydi bile beni kimse bir dakika tutamazdı evde. Arabanın anahtarı ve telefonumu alır almaz indim aşağı. Arabayı çalışır hale getirip hazır bekledim annemin gelmesini. Gelir gelmez de aktım gittim yoldan habersiz. Biz vardığımızda birkaç kişi daha gelmişti. Mete abiyi danışmanın önünde bir şeyler imzalarken görünce direk yanına gittim. " Abi hayırdır inşallah, kötü bir şey yok değil mi?" " Bilmiyoruz henüz Cihan. Muharrem dayı kendine geldi ama Şule'yi henüz uyandıramadılar. Ateşi çok yüksek. Bir kaç test yapıyorlar şimdi. Biz de bekliyoruz, yapacak bir şe yok." " Abi bir şey lazım olursa buralardayım. Neredeler, acilde mi?" " Evet kardeşim, Şule'ye müdahale ediyorlar. Ulan ölü gibiydi kız. Aklım gitti resmen. Allah ailesine, bize bağışlasın." "Ölü gibiydi kız." Ama ölemeyecek kadar genç ve masumdu ki o? Ne olmuştu birden bire? Yoksa dedikleri gibi kötü bir hastalığı mı vardı? O yüzden mi bu kadar zayıflamıştı? Aklıma olur olmadık bir sürü berbat ihtimal geldi ve çileden çıkardı beni. Hangi ihtimal olursa olsun, hiçbirinin sonu ölüm gibi kötü bir şey olmamalıydı. Ben daha gönlünü almamıştım onun. Gözlerinde beni affettiğine dair bir parıltı görmemiştim. Daha gözümün içine adam gibi bakmamıştı bile. 24 saat geçti uyanmadı. 36 saati devirdik gözleri hala kapalı. 40 saat oldu neden kendine gelmez ki? 50. saatteyiz ve iki doktor girdi kaldığı odaya. Muharrem amca hiç konuşmamıştı bu kadar saat. Gülden teyze dik durmaya çalışsa da harabe gibiydi. Sonra geldikleri gibi çıktı doktorlar odasından ama bu kez yüzleri daha sakindi. Sema dayanamayıp sormuştu "nasıl?" diye. İyi ki de sormuştu. "Hastamız kendine geldi. Oldukça kuvvetli bir soğuk algınlığı geçirmiş. İnatçı bir ateşle mücadele ettik. Ne yazık ki bünyesi oldukça zayıf olduğu için, bizi bu kadar zorladı. Ama şu an yoğun bir şekilde damar içi antibiyotik tedavisi uyguluyoruz. Zatürreye çevirmeden önlem almak en doğrusuydu. Bu gece de misafirimiz olacak, yarın evine dönebilir. Fakat ailesine de söylediğim gibi ciddi bir takviye ve bakıma ihtiyacı var." O sırada kapı tekrar açılmış ve Muharrem amca sinirli bir şekilde çıkmıştı. Aralık kapıdan solgun yüzünü görebilmiştim bir anlığına. O da bir şeylere kızmış gibiydi. Ben merakıma yenilmek üzereyken, Muharrem amca sinirle konuşmaya başladı. " Bu kız sebebim olacak Mutlu. Tutturmuş bilet al, iki gün sonra Ankara'ya döneceğim diye. Ulan velet, aklımızı aldın, öldük öldük dirildik. Doktor gözünün içine baka baka iyi bakılması lazım dedi. Vay efendim Deniz bakarmış ona. Ulan o çocuk daha kendisine bakamıyor be, nasıl bakacak benim kızıma. Yok Mutlu yok. Ben bunun yularını fazla gevşek bıraktım. Artık iflah falan olmaz bu." " Yahu abi sakin ol biraz. Tansiyonun çıkacak yine. Hele bir çıksın eve, el birliği ile ikna ederiz. Olmadı bağlarız ne yapalım. Sen sıkma canını gözünü seveyim. Sinirlenince iyice çekilmez oluyorsun." Hararetli geçen konuşmanın sadece bir kısmı takıldı aklıma. Bir an önce gitmek istiyordu ve Deniz denen adam onunla ilgilenecekti. Yarıyıl tatilinin bitmesine 15 gün daha varken ne den gitmek zorundaydı ki? Deniz'i özlediği için mi? 'Çok geçmiş olsun' diyerek ayrıldım hastaneden. Gecenin soğuğu çarptı yüzüme. Sema'nın Fulya'ya dediklerini düşündüm. "O kadar ısrar ettim, yalnız kalma ben de geleyim diye istemedi. Abla ne olur yalnız kalmak istiyorum dedi. Meğer salak, saatlerce Beylerbeyi sahilinde oturmuş. Sonra da eve kadar yürüyerek gelmiş. Dayım duysa gebertir. Kendisini bu kadar yıpratmasına dayanamıyorum Fulya. Canına hiç kıymet vermiyor salak. Anlayamadı bir türlü değmeyecek şeyler için kendini harcadığını." Son cümlesini bana bakarak söylemişti. İma edilen ben miydim, yoksa konuşurken benim orada olmamdan rahatsız mı oldu anlayamamıştım. Ama şu içimdeki dağılmış cesareti toplayabilirsem eğer, onu karşıma alıp konuşacaktım. Bizim birbirimize olan yabancılığımızda oldukça tanıdık bir mesele vardı. Halledilmesi, unutulmasa da ötelenmesi gereken bir mesele. Önce affını sonra da safını kazanacaktım. Aynı bedende yeni yeni inşa etmeye çalıştığım Cihan, eğer bundan sonraki hayatına 'ah' sız devam etmek istiyorsa en büyük pişmanlığı olan Şule'den başlayacaktı. "
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD