İki İp, Bir Cambaz...

1864 Words
"Yeter artık, gelmeyin üstüme. Beni buraya geldiğime de pişman etmeyin!" Hayatımda sayılıdır bizimkilere sesimi yükselttiğim anlar. Her seferinde de benim iyiliğimi düşündükleri için yükselmiştir o ses. "Siz ailem olduğunuz için düşünüyorsunuz beni. Birey olarak kimsenin gözünde değerim yok." düşüncesi bütün psikolojimi ateşe atılmış plastik formuna getirdiği için, kendime bir türlü değer atfedemiyordum. Ankara'ya yerleşmeye, Gümüş Sokak' a bir daha hiç uğramamaya, bedenime ait her ayrıntıdan nefret etmeme, bilinçsiz yaptığım diyetlerle ölümlerin kıyısından dönmeme kızdıkları için yükselttim sesimi hep. Şimdi de, henüz iyileşmeden yola çıkmama içerliyorlar. Çok bile kaldım, neden anlamak istemiyorlar? Geceleri bir duvarla ayrılan odalarda kalmak, her adımımda karşıma çıkması, her görüşümde canımı yaktığı anları yeniden yaşamam bana iyi gelmiyor işte. Neden kimse bana buranın iyi gelmediğine inanmıyor? Babamla hastanede yaptığım tartışmadan sonra aramız biraz limoniydi. Bu güne kadar her hareketime saygı duyduğunu fakat bundan sonra ipleri ele alması gerektiğini söyledi bana. Planını bile çoktan yapmış. İstanbul Üniversitesinde akademik kariyer yapmamı istiyor. Bu isteğinin mezarıma taş yaptırmaktan farkı yok. Tahtımı yapabilirsin ama bahtımı asla baba. Bahtımın karası bu kadar yakındayken olmaz o iş. Gelen giden eksik olmadı sağ olsun. Nihayet ortalık biraz sakinleştiğinde odama çıkıp uyumak istemiştim. Sanki günlerdir uyumuyormuş gibi, uyumaktan başka çözüm bulamıyordum kendimce. Uyursam daha az üstüme gelirler, uyursam daha az azar işitirim, uyursam belki unuturum ya da uyursam ölür müyüm, cenazem yakışıklı mı olur? bilmiyorum. Kendimi yeni bir kaçışın kollarına bırakmak üzereyken Sema ablam girdi odama. Yatakta yanıma ilişti ve koca kıçıyla kendine yer açtı hanımım. İkimiz de tavana bakıyoruz şimdi. " Nereye bakıyorsun kuşum?" " Kutup yıldızına Semoş. Bak şuradaki büyük ayı, na bu yanımdaki de küçük ayı." " Sen de ortanca ayı mısın?" Çok saçma bir diyalog değil mi? Ama sinirlerim öyle bozulmuş ki, güle güle getirdim gözümden yaşları. Katıla katıla ağladım ardından. Ben kendimi ne kadar sıkmışım meğer? Ben susana kadar konuşmadı Sema ablam. Arada onun da iç çekişlerine şahit oldum. Dayanamazdı benim ağlamama. Zaman geçti sustuk ikimizde ve yarayı kanatmazsan irini akıtamazsın diyerek konuşmaya başladı. " Sen uyanana kadar annesi ile birlikte hastanedeydi. Millete çay kahve taşıdı, kapı açılırsa görürüm diye odanın kapısında bekledi. Fulya ile konuşuyorduk bir ara, baktım kulağı bizde. Bizim kız bastı küfrü. Duysun diye de yükseltti sesini. Duydu ama üzerine alınmadı sanırım. Öylece çıkıp gitti hastaneden. Senin uyandığının haberini yeni almıştık o vakitler." " Nereye gitsem kaçamıyorum be Semoş. Cehennem azabı gibi peşimde. Ne işi var onun burada söylesene. Durdu durdu da neden benim yıllar sonra evime geldiğim an döndü?" " İster kader de ister karma. Sanırım gizli bir güç yüzleşmen gerektiğini fısıldıyor." " Bırak Allah aşkına abla ya. Ben o gün onun karşısına çıktığımda kendimle yüzleştim. Daha da bir yüzleşme kaldıramam." " Bana, korkularının üstesinden ancak üzerine gidersen gelirsin deyip, koynumdan içeri örümcek atan kız mı söylüyor bunu?" " Ne yapacaksın? Sen de sırf yüzleşeyim diye koynuma mı sokacaksın?" " Doğru konuş salak, pezevenk miyim ben?" " İyi para var diyorlar." "Neyde?" " Pezevenklikte." " Olmaz, yasa dışı. Babam içeri attırır beni. " İşte bu kadar. Ciddiyet arayıp da ulaşamadan, bir sürü saçma hale girdiğimiz motivasyon konuşmalarımızın mahiyeti bu. Gerçi biz bu konuyu enine boyuna defalarca konuştuk. Neresinden tutarsak elimizde kaldı. Ankara'ya dönmeyi planladığım tarih iki gün önceydi. Ama babamı daha fazla sinirlendirmek istemedim. Rengi hemen kırmızıya dönüyor ve hipertansiyonu alarm veriyordu. Deniz'im sağ olsun, yönetimle konuşup, bir hafta daha izin koparmıştı benim için. Hasta olduğumu duyan dinleyicilerim, gün boyu akan yayınlarda bana geçmiş olsun dileklerini iletiyor ve dertlerime biraz da olsa dermen oluyorlardı. Boyumu, posumu, saçımın ya da gözümün rengini, hatta adımı dahi bilmeden seven bir onlar vardı zaten. Şimdi diyeceksin ki dünya çapında seviliyorsun, daha ne bekliyorsun şerepsis? Ama siz de biliyorsunuz ki; Ünlü düşünür İsmail YK'nın da dediği gibi; "Beni beğeneni ben beğenmem, benim beğendiğim ise beni beğenmez." İşte bu paradoks insanlığın tarihi ile yaşıt. Gönül istiyor ki, konduğum ot çayır çimen olsun, konduğum bok bir bana kokmasın. Ancak hayat koca bir kötü adam gibi gülüyor bu masum temennilere. Geçen zamanda haberler de birikti aslında. En başında Deniz, babamı arayıp ikna etti. 5 gün sonra gelip beni kendisi götürecek. Babam baştan mırın kırın etse de Deniz'e güveniyordu. Bir gram riyası olmayan bıçkın delikanlı kız arkadaşlarının babalarına aşırı güven veriyordu. Dünya ahiret kardaşımdır kendisi. Ki babam da bana olan yaklaşımından, hatta zor günümde yükümün altına gocunmadan girmesinden dolayı manevi evladı olarak sahiplenmişti onu. Sahiplenilmeyecek kadar değildi velet. Hatta fakültede bizi sevgili sananlar çoğunluktaydı. Beni zorla bir yere götürürken elimden tuttuğu için öyle sanmaları gayet normaldi tabii. Her ne kadar niyeti, sıvışıp kaçmamı önlemek olsa da insanlar dilediği gibi düşünüyordu. Erkekler Deniz'e, kızlar da bana ayar oluyordu bu vesileyle. İkimiz de güzel çocuklardık hamdolsun. Bazen de işimize gelirdi bu yanlış anlaşılma. Kimsenin duygularını incitmemiş olurduk çünkü bu vesileyle. Yoksa millet ne bilsin, beyaz atletleri, Gaffur pijamalarını çekip çilingir sofrası kurduğumuzu? Onun gitarından dökülen arabesk namelere sesimle eşlik ettiğimi? Dün Eray geldi mesela yanıma. Evde kimse yoktu o saatlerde. Yanlış anlaşılma olmasın diye Semoşu da alıp gelmişti. Semoş mutfakta Mete abiyle görüntülü konuşurken biz de salonda oturduk uzun bir süre. Günün 25 saati beraber olsalar da yine de konuşacak bir şeyler bulan çiftlerdendi onlar. Ben ateşler içinde yanarken Eray meğer İzmir'de eğitimdeymiş. Döndüğünde Mete abiden öğrenmiş hasta olduğumu. Hastaneye gelmeye çalışmış ama eve çıktığımı öğrenince de bir iki gün dinleneyim diye beklemiş. Çok düşünceli birisi Eray. Ben hiç alışık değilim böyle kibar karşı cinse. Saksıda güzel bir çiçek almış, ve bir kutu da çeşit çikolata yaptırmış. Anası babası da yanında olsaydı kesin kalkar kahve yapardım ama daha böyle mevzulara girmek yok aklımda. Eray başka, başka bir güzel adam. Benim için çok endişelendiği her halinden belli. Öksürdükçe onun ciğerleri sancıyor sanki. Yüzü düşüyor, yüzümü süzüyor, 'benden bir şey iste de yapayım' diye bakıyor gözümün içine. Eray sen evlenilecek adamsın aslanım. Keşke bende o yürek olsa. Telefon numaramı rica etti utana sıkıla. Haberlerimi Mete abiden aldığını ancak, sesimden duyarsa iyi olduğumu, içinin daha da rahat edeceğini söyledi. Hiç bir sakınca görmedim. Karşılıklı yeni kişi ekledik telefonlarımıza. İnşallah birbirimizin hayatına giren yeni kişiler olarak uğur getirirdik birbirimize. Yaklaşık iki saat süren, doyurucu, eğlenceli bir sohbetin ardından, gözü arkada kala kala gitti Eray. Yemeğe kal dedik, Mete abi ve halamlar da gelecekti akşam. Ama daha önce arkadaşlarına söz verdiği için, burukça geri çevirdi teklifimizi. Ben gitmeden bir ara tekrar bir şeyler yapmak için anlaşmıştık. Hatta Deniz gelince tanıştırmak istiyordum onları. Deniz iyi bir gözlemciydi ve benim kaçırdığım önemli yerleri benim için gözlemlerdi. Denize kişilik tahlili konusunda çok güvenirdim. Zaten o da bölüm başkanının iki yüzlülüğünü tahlil ettiği için uzatmıştı okulunu. Sözünü sakınmazdı kimseden, kırılmadan ön alırdı. Çok kırmışlardı Deniz'imi de. İkimiz de parçalara ayrılmış, kendi parçalarımızı kendimiz toplamış ve yamalı suretimizi altın suyuna batırarak kişilik kazandırmıştık. Tıpkı bir Kintsugi objesi gibi kırıldığımız yerlerden daha güçlü birleşmiştik. Deniz arada parçalarımızın karıştığını iddia etse de, uyum sağladığı için göze batmıyorduk. O gece Mete abimden başka bir haber daha almıştım. Cihan azabı ile bunların şirket anlaşmış. Artık kesin dönüş yapmış kara saçlı çocuk. Ben bir daha bu sokağa ayak basmayayım diye gelmiş. Ne yapalım gelmezdik biz de. Gelince neler olduğunu birlikte yaşayıp gördük sonuçta. Dünya küçüktü, Türkiye daha da küçük. İnşallah bir daha bu kadar uzun süre bir arada bulunmak zorunda kalmazdık. ... Eray'dan... Oldukça çekişmeli geçen bir ay sonu toplantısından sonra kendimi Mete ile sürekli gittiğimiz bir puba atmıştım. Onunla orada buluşacaktık. Son zamanlarda hem işteki baskılar hem de annemin arayıp sürekli evlen diye darlaması canımdan bezdirmişti. Elimdeki hafif alkollü içkiyi incelerken, bir yandan da yaklaşık bir aydır geceleri dinlediğim radyo programını düşünüyordum. Yayını yapan kızın ismi Gece idi. Seçtiği şarkılar, şarkıların portföyüne yönelik engin bilgisi, anlattığı hikayeler, her gece birbirinden ilginç ve oldukça derin olan konu başlıkları. Sesinin genç tınısına rağmen oldukça birikimli ve olgun birisi gibi duruyordu. Ölçülü mizahı, düşündüren benzetmeleri, gezmek istediği ülkeler, Hürrem sultan hayranlığı... her şeyi ile beni kendine çekmişti. Sakin, dingin, tonlaması yerinde güzel bir sese çekilmiştim. Bu gece haftanın son yayınını yapacaktı küçük hanım. Mete ile biraz vakit geçirip, arabamı sahile çekecek ve yayın bitene kadar onu dinleyecektim. Kapıdan ilk önce izbandut kuzenim Mete, ardından ise minyatür sanatının güzide eseri Sema gelmişti. Sema hayatımıza girdiğinden beri, erkek erkeğe eğlenme kavramını lügatımızdan çıkarmıştık. Yanlış anlaşılmasın, asla şikayetçi değildim. Çok tatlı, hoş sohbet bir kızdı Sema. Ve Mete'nin gözünün bebeği bizim de kıymetlimizdi. O gece farklı bir heyecan yaşıyordu, çünkü ertesi gün nişan törenleri vardı. Büyük ihtimalle stresten biraz uzaklaşmak için gelmişti. İçecek bir şeyler söyledikten sonra kendiliğinden akıp giden muhabbetimize başlamıştık. Sema kıvranıyor, bir şeyler söylemek istiyor ama tepkimden çekiniyordu. Bir süre sonra cesaretini topladı ve "Yarın kimseyi peşine takıp getirme süs olsun diye. Seni biriyle tanıştıracağım." dedi. Huzursuz bir soluk alıp itiraz etmeye hazırlanıyordum ki, bu kez söze Mete girdi. " Hemen çıkarma dikenlerini. Bu kez ben de tanışman taraftarıyım. Şule Sema'nın kuzeni. Muharrem dayının kızı." Muharrem abinin bir kızı olduğunu biliyordum. Ankara'da öğrenciydi. Ama daha önce hiç karşılaşmamıştık. Benim bir önceki görev yerim Antalya idi ve görevde yükselince banka beni İstanbul'a almıştı. Bu şehirde yeni sayılırdım. Henüz bir yılım dolmamıştı. Mete de ciddiyetle konuya el atınca duraksamak zorunda kalmıştım. "Pek emin değilim, abi. Öğrenci değil miydi o henüz? Aramızda yaş farkı var üstelik. Onun açısından da bakmak lazım. Yanaşmayabilir böyle bir durumda." Sema anlayışla bakmıştı yüzüme. Neden böyle bir işe kalkışmak istemediğimi az çok biliyordu o da. Henüz iki yıl önce evliliğin eşiğinden dönmüştüm. O gece sohbetin ana konusu Şule idi. Kitap okumayı sevdiğinden, Türk müzik tarihine olan ilgisinden, oldukça ciddi bir puzzle merakı olduğundan ve daha çok Osmanlı kahramanlarının yer aldığı puzzle setleriyle ilgilendiğinden, İstanbul'da yaşadığı kötü anılar nedeniyle Ankara'ya yerleştiğinden ve onu buraya bağlayacak bir sebebin olmayışından bahsetmiştik. Sema'ya göre onu İstanbul'a döndürecek yegane kişi bendim. Kuzenini çok özlemişti ve hayalinde çift olarak bir ömür mutlu bir ilişki sürdürmek olduğunu belirtmişti. Mete de Ankara'ya sık sık Sema ile gittiği için Şule'yi yakından tanıyor ve benim de ona karşı ilgi duyacağıma emin olduğunu söylüyordu. Onlara göre yaş farkına ve geçmişe kafayı takmayacak kadar olgun biriydi. Merakımı uyandırmadılar diyemem. Vakit geçince kolumdaki saate ilişti gözüm. Saat on buçuktu ve Gece'nin yayınının başlamasına yarım saat gibi bir süre kalmıştı. Program başındaki o coşkulu girişi dahi kaçırmak istemiyordum. Eğer keyfi yerinde olursa, programın ilk parçasından kısa bir bölüm dahi söylerdi. Sesi tapılasıydı bana göre ve ben bu gece keyfinin yerinde olmasını çok istiyordum. Mete ile Sema'dan ayrıldıktan sonra arabayı sahile çektim ve ısıtıcıyı açıp yayının başlamasını bekledim. Gecenin ilk şarkısı Nazan Öncel'den Seni Bugün Görmem Lazım'dı ve Gece, şarkının sonlarına doğru eşlik etmeye başladı. Sanırım bu kısmı kendisine daha yakın hissetmişti. "Silah zoruyla mı sevdin? Kalbine zorla mı girdim?..." Bir insanın sesi her tınıyı ustalıkla yakalayabilir miydi? Müzik kulağımın iyi olduğunu söylerlerdi ancak, müzik dinlemeyi seven birisi olarak, daha önce hiçbir sesi bu kadar heyecanla beklememiştim. Biraz çakırkeyif bir halim vardı ve bu geceki yayının konusu da bam tellerine dokunur cinstendi. Bizi biz yapan neydi? Sahi ben nasıl şimdi ki Eray olmuştum? Kırılma noktamı dahi hatırlamayacak kadar çok çabalamakla geçmişti hayatım. Hiç bir şeye havadan sahip olmamıştım. Bu nedenle kazanımlarımın kıymetini bilir ve onlara sahip çıkardım. Yayının sonlarına doğru kendi kırılma noktasından bahsetti ve bu geceden sonra bir hafta yayına ara vereceğini, ailevi bir meseleden dolayı il dışında olacağını söylemişti. İçime bir karanlık çöktü o an. Önümüzdeki bir hafta her gece oldukça tatsız geçecekti anlaşılan. Ta ki nişan akşamı o tanıdık ses bana o geceki bütün danslarını rezerve edene kadar...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD