Bir gece Ansızın Gidenlerdenim...

1685 Words
Nazan Öncel, 2008 yılında çıkardığı 'Hatırına Sustum' albümüyle Avrupa Müzik piyasalarında da kendisinden çokça söz ettirmeyi başardı. Bu albümden severek dinlediğim bir şarkı olan; Seni Bugün Görmem Lazım ile programımıza devam ediyoruz.  Silah zoruyla mı sevdin? Kalbine zorla mı girdim? Mümkün olabilseydi anlatabilirdim. Seni bugün görmem lazım, şöyle biraz açılmam lazım, derdimi anlatmam gerek, içimi dökmem lazım.... Evvet. Şarkı hakkındaki düşüncelerinizi elbette alacağım ancak, önce sizinle bir şey paylaşmam gerekiyor. Maalesef bir hafta kadar yayına ara vermek zorundayım. Ağaç kovuğundan çıkmadığıma göre benim de ailevi meselelerim olabilir, değil mi? Bu akşam birbiriyle bağlantılı iki konu başlığımız var. Birincisi hala gerçekleşmesinde ümitli olduğumuz yıllanmış hayallerimiz, diğeri ise; Bizi şimdiki insan yapan yaşanmışlıklarımız. Derin mevzular açtığımın farkındayım ancak, bu akşam size veda ettikten sonra çıkacağım yolculuk, daha doğrusu varacağım yer; bu iki konuyu son zamanlarda sürekli düşündürdü bana. Haliyle içinden çıkamadım. Ben de bilir kişilere, yani sizlere danışmak istedim. Şimdi bir telefonumuz var, önce onu alalım ve laf lafı açtıkça açsın efendim. " İyi geceler Serdar bey, bizi nereden arıyorsunuz?" "İyi yayınlar Gece. Ben sizi Eskişehir'den arıyorum. Şu an gece vardiyasındayım ve bir sonraki acil çağrıya kadar sohbete katılmak istedim." "Çok iyi yaptınız. Ne işle meşgulsünüz acaba? Bizi şu an kimlerle dinliyorsunuz?" "Anadolu Üniversitesi Hastanesi acil servisinde görevli ATT'yim. Sizi ambulans hekimimiz, hemşiremiz ve şoförümüz ile birlikte her gece dinlemeye çalışıyoruz. Çaldığınız parçalar ve açtığınız konular oldukça ilgimizi çekiyor. " "Sizin nezdinizde bütün sağlık çalışanlarımıza sağlıklı ve hoşgörülü görevler diliyorum öncelikle. Bizi dinlediğiniz, yayınımıza, çabamıza önem atfettiğiniz için çok mutluyum. Şu an sizinle yaptığımız yayını dinleyen bütün dostlarınıza, meslektaşlarınıza ve sevdiklerinize kucak dolusu selamlar yolluyorum. Konumuza dönecek olursak; var mı, başkaları imkansız dese de sizin gerçekleşeceğine inandığınız bir hayaliniz? Ve elbette sizi şimdiki Serdar yapan dinamiklerinizi öğrenmemiz mümkün mü?" "Size açıklayıcı bir cevap verecek sürem var mı bilemiyorum ancak, kendi el emeğimle yaptığım bir araçla dünyayı dolaşmak istiyorum. Bunun için çocukluğumdan beri birikim yapmaya çalışıyorum. Bu hayalin gerçekleşeceğine yürekten inanmayı seçiyorum. Beni şimdiki Serdar yapan da, babamın ona yetişemeyen ambulans nedeniyle felçli kalmasıydı. Şimdi zamanla yarışan, zamanı yenmeyi çalışan Serdar'ın dinamiği bu." "Babanızın durumu için çok üzgünüm. Sizin gibi bir evladı olduğu için eminim kendisini çok şanslı hissediyordur. Umarım bu güzel hayalinizi bir gün gerçekleştirirsiniz. Sıradaki şarkıyı sizin adınıza kime armağan edelim?" "Babama elbette. Size bağlanmadan önce yayına katılacağımı söylemiştim. Eminim can kulağıyla dinliyordur." " o zaman biz de sevgili babanız için güzel bir nağme çalalım. Yayınımıza katıldığınız için teşekkürler."  Efendim, şarkının introsu devam ederken şu konuya açıklık getirmek istiyorum. Bedensel engeller hiçbir zaman hayattan zevk alabilmeyi engellemez. Bedensel engellilik bir aciziyet oluşturmaz. İşitme engelli Beethoven 9. senfoniyi bestelerken engeline takılmadı, gözleri görmemesine rağmen ünü ülke sınırlarını aşan ressam Eşref Armağan da. Paralimpik olimpiyatları dünya şampiyonu Sümeyye Boyacı'nın kolları yoktu belki ama o hayalleriyle kulaç attı. O yüzden siz yeter ki azminize ve hayal dünyanıza engel koymayın. Şimdi sesi açın ve gözlerinizi kapatın. Ben öyle yapacağım çünkü. Dinleyici gözlerini kapayıp neyi hayal ediyor bilmiyorum ancak, ben üç saat sonra çıkacağım yolculuğun sancısını çekiyordum. Annemle sadece hafta sonu için anlaşmıştık ama o ağzımdan girdi burnumdan çıktı ve İstanbul seyahatimi bir hafta kadar uzattı. Kendimi Ulucanlar Cezaevine akıllansın diye bir hafta tıkılan düşünce suçlusu gibi hissediyorum. Kendi ayaklarımla ceza evi yoluna düşmüş gibiyim. Ne savunmam sağlam ne de cevval bir avukatım var. Kader kurbanıyım hakim amca diye haykırsam çok mu abartmış olurum? Gözüm sürekli dijital saatin ekranında. Yayını bir saat sonra bitireceğim ve taksiye atlayıp AŞTİ'ye doğru yola çıkacağım. Gece yolculuklarını sevdiğimi bilen babam bu nedenle son otobüse almış bileti. Sabah beni o karşılayacak. Böyle düşününce de gerçek yolculuk eve dönüştür diyorum kendime. Ama sonra, bana evimi yurdumu dar edenler düşüyor aklıma, susuyorum. Bu kez gerçekten sustum, şarkı bitiyor çünkü. Muazzez Ersoy'un eşsiz sesinden dinledik efendim. Kırılsın ellerim neye yarıyor, kendime bir yuva kuramıyorum... Bu güne kadar kibarlık edip bana" sus Allah aşkına bed sesli" demediğiniz için çaldığım her şarkıdan bir kuple söylemeye devam edeceğim. Evet programa biraz ağır başladık sanırım. Bir ağırlık çöktü sanki üzerimize he, ne dersiniz? Ama beni de biraz anlayın. Sizlerden, radyomdan koskoca bir hafta uzak kalacağım. Bu benim için ne demek bilemezsiniz. Hecelerin hörgücü Gece olmadan siz ne yapacaksınız acaba? Neyse ki emanetimi sağlam bir dostum devralıyor. Bir hafta boyunca hem öğleden sonra hem de gece boyunca Murat 131 buçuk sizlerle olacak. Ben öyle playlistimi herkese emanet etmem ancak Murat sağlam çocuktur. Neyse benim için bile bu kadar melankoli fazla. Şimdi biraz hareketlenelim ve ardından çocukluğumuzda içimize işleyenlerle devam edelim. Mustafa Sandal / İki Tas Çorba sizler için geliyor efendim... Evet yeni şarkıyı girdik ve en az 3 dakika 43 saniye boyunca size mecalimi anlatmaya devam edebilirim. Sıkılmıyorsunuz değil mi? İyi konuştuğumu söylerler ancak iyi yazabildiğimden tam olarak emin değilim. Bir kusurum olursa affedin yeter. Efendim bildiğiniz üzere ismim Şule. Ancak radyo programcılığını Gece mahlasıyla yapıyorum. Uydularca ünlü programımın adı da Hecelerin Hörgücü Gece. Evet ben de farkındayım. Biraz marjinal bir mahlas ama elbette onun da bir hikayesi var. Belki ilişkimiz devam ederse onu da sizinle paylaşırım. Zaman yaklaştıkça uçuk hayaller kurmuyor değilim. Mesela bir dilek hakkım olsa da sevdiklerim haricinde beni kimsenin görememesini sağlasam. Bir hafta boyunca. İnsanlarla yüzleşmekten çekindiğim için değil yanlış anlamayın. Kaportaya karşı huy değiştiren insanları midem kaldırmadığı için sadece. Neyse süremiz yine bitti. Birazdan son şarkımı da çalıp yola çıkacağım. Bu yolcuya dua edin... Evet gecenin melekleri, yayının ikinci yarısını açıyorum müsaadenizle. Hani bana travmalarınızdan bahsedecektiniz? Hepiniz mi kuş gibi geçirdiniz ömrünüzü allasen? Çekiniyor musunuz yoksa? Teessüf ederim hakikaten. Hem demiyor muyduk "what happens in vegas stays in vegas." Bizden sır çıkmaz ve bu konuda tedirgin olmanız bizi bir miktar üzer. Bir kaç mesaj var konumuzla ilgili önüme düşen. Biraz onları okuyalım ve sonra asla yapmam dediğim bir şey yapacak ve gerçek hayatımdan kesitler paylaşacağım sizinle. İlk mesajımız Hatay'dan. Nail ulaşmış bize. Nail 20 yaşındaymış ve çocukluğunda aldığı en sert viraj; okulu bırakıp çalışmak zorunda kalmasıymış. Çocukluk çağının 11 yaşında bittiğini söylüyor Nail. Yolun ve bahtın açık olsun kardeşim. İkinci mesaj Edirne'den. Sezin hanım çocukluk aşkıyla evlenmiş. O vakitler böyle bir totemi varmış kendisinin. Eğer ilk aşkı ile evlenmezse asla mutlu olamayacağını düşünüyormuş. Ne yazık ki evliliklerinin ikinci yılında eşi tarafından aldatılmış. Yetişkin çağında ilişki travması oluşmuş bu yüzden. Umarım karşınıza bütün totemleri, travmaları unutturacak bir hayat arkadaşı çıkar Sezin hanım. Bu gecenin son mesajı da Ankara'dan. Arkadaşımız ismini vermek istememiş. Söylediğine göre çok güvendiği biri tarafından terk edilmiş. Hem de en ihtiyaç duyduğu zamanlarda. Bu kişi annesiymiş ve kaç yaşına gelirse gelsin kadınlara asla güvenemiyormuş. Mesajından anladığım kadarıyla kendisi bir beyfendi. Her ne kadar, sosyal psikologlar tarafından genellemelerin yanlış bir yaklaşım olduğunu iddia edilse de, bazı çocukluk çağı travmaları insanlarda geri dönüşü zor izler bırakabiliyor. Bu beyfendinin de hayırlı insanlara karşılaşmasını temenni ediyoruz. Ve söz verdiğim gibi size biraz kendi travmamdan bahsedeceğim. Çocukken dış görünüşümden pek memnun değildim. Her ne kadar ailem görünüşümü sevimli bulsa da zaman ilerledikçe akran zorbalığına maruz kalmaya başladım ve bu aşağılamalar bende derin izler bıraktı maalesef. Anlaşıldığı üzere herkesin pür-i pak bir hayatta kalış hikayesi olmayabiliyor. Ağzında gümüş kaşıkla doğanların bile zamanla dişleri çürüyor ne yazık ki. Neyse konumuza dönecek olursak, size bir haftalık malzeme bırakmaya başlıyorum. Bundan tam 15 yıl önce, yani ben 6 ya da 7 yaşlarındayken sokağımıza bir yük kamyonu yanaştı. Herkesin dikkatini çekmişti çünkü sokakta boş bir daire yoktu. Sonradan öğrendiğimize göre, uzun yıllardır yalnız yaşayan komşu teyzenin kızı, eşinden boşanınca almış çocuğunu baba evine gelmiş. Kamyonun tentesi açılınca biz içinden koca bir ev eşyası çıkacak sanıyoruz. Düşünün mahallenin baba yiğitleri toplandı dorsenin etrafına yardım etmek için, tentenin açılmasını bekliyor. Ancak tentenin arkasından biri ufak, diğeri daha büyük iki valizden başka bir şey çıkmadı. Meğer hanım abla sadece üst baş ve bir kaç özel eşya alıp, komşusunun kamyonu ile mahallemize kadar gelmiş Mudanya'dan. Kamyon şoförü amca, kızı gibi gördüğü genç kadını, komşu teyzeye emanet edip, geldiği gibi koyuldu yola. Tabii her sokakta olduğu gibi bizim sokakta da fısıltılar başladı. Yok efendim adam aldatmış, dövüyormuş üstelik, eve para da getirmiyormuş vesaire. Daha o ana kadar komşu teyzenin bir kızı olduğundan haberi olmayan insanlar, başladılar senaryo yazmaya. Bunlar sonradan düşündükçe aklıma gelen ayrıntılar. Ama benim o günden aklıma kazınan asıl görüntü; avucunda ufacık bir nesneyi sıkı sıkıya tutmuş, başını asla yerden kaldırmayan, siyah saçlı erkek çocuğuydu. İşte o kara saçlı çocuk benim bu günkü savruluşumun baş mimarı. Dedim ya dış görünüşünü sevmeyen bir çocuktum diye. İşte bu memnuniyetsizliğimin sebebi yaşıtlarıma göre iri ve fazla kilolu olmamdı. 7 yaşımdayken 10 yaşında gibi duruyordum düşünün. Haliyle diğer çocuklar arasında alay konusuydum. Yaşı yaşıma yakın olanlar beni büyük diye istemezken, boyu boyuma yakın olanlar yaşım küçük diye almazdı aralarına. Arada varlığına lanet ettiğim o üç yıllık yanılsama benim için uzun bir süre çekilmez bir hayatın nedeniydi. Beni tek anlayan, bana tek değer veren, benimle yaşıt olmasa da yaşıma uygun oyunlar oynatan ve bunun için kendi yaşıtlarıyla arasına mesafe koyan tek bir kişi vardı. O da sizinle arama bir hafta gibi uzaklık koymama sebep olan hala kızı. İşte arada o olmasaydı beni sizden kimse ayıramazdı, kıymetinizi bilin. Neyse. Mahalleye yeni gelen çocuğun da sonradan öğrendiğim ağır travmaları vardı ancak; elbette bu onun zorba olmasına asla bir kılıf değildi. Zorbalık onun alenen seçimiydi. Kısa sürede sokağımızda abartılı bir popülariteye ulaştı ve onun gözüne girmek isteyen herkes en az onun kadar zorba oldu. Sokağımdaki çocukların çoğu aynı zamanda da okul arkadaşımdı. Düşünün bendeki sıkışmışlık hissini. Ama işin garibi ben o kara saçlı zorbaya çok farklı bir yakınlık duyuyordum. Yeter ki benimle konuşsun da isterse hakaret etsin dediğim dönemler yaşadım. O da geri çevirmedi bu isteğimi ve her seferinde daha da kırıcı oldu. Şimdiki aklımla düşündüğüm zaman; büyük ölçekli bir Stockholm Sendromunun eşiğinden döndüğümün içler acıtan farkına varıyorum. Ancak bu sendromun benden aldığı yıllara ne yazık ki bir çözümüm yok. Yaklaşık iki yıl öncesine kadar bu sendromdan muzdarip bir hayat yaşadım. Ve size büyük bir sır daha vereyim,; ben bu şehre onun ardından geldim. Ne kadar zavallıca bir hareket öyle değil mi? Belki bir çoğunuz; ağzı bu kadar iyi laf yapan, sözlerini esirgemeyen, gözünü budaktan sakınmayan biri olarak tanıdınız beni. Bu yeni beni size kazandıran işte o kara saçlı cellat... Neyse biraz daha konuşursam otobüsüm kaçacak. Ve ben bir daha hiçbir otobüsü kaçırmak istemiyorum. Sıradaki şarkı çocukluk tarvmalarında savrulanlara gelsin efendim... Cihan Mürtezaoğlu / Hangi Yol
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD