İki Yürek Tek Gece

1381 Words
Fırtına’nın sırtında eve dönerken kalbim hâlâ kulaklarımda çarpıyordu. O gözler… hâlâ önümdeydi. Bir yabancı, hem de bir asker. Bana sorular soran, beni köşeye sıkıştıran ama sonra… serbest bırakan biri. “Senin için tehlike olabilir.” Kendi kendime mırıldandım: “Tehlike… O zaman bu, hayatımda ilk kez bana yakışan bir şey demek.” Bir kadın olarak doğduğum için zincirlenmiştim. Ama o zincirin halkalarını kıracak bir ateşin kıvılcımı düşmüştü içime. Ve o kıvılcımın adı, kim olduğunu bilmediğim bir subayın gözlerindeydi. Eve dönünce ahırın karanlığında Fırtına’yı yavaşça okşadım. “Bizi gördü,” dedim. At başını bana çevirdi, nefesini yüzümde hissettim. “Evet, ama sustu. Belki de bu kaderimin ilk işaretiydi, Fırtına. Benim yolum, gizliliğin ve tehlikenin yolu olacak.” Yatak odama döndüğümde elbisemin altındaki dantel eteği çırpıp yatağın üzerine attım. Ne kadar narin… ne kadar sahte. Parmaklarımı üzerine gezdirdim ve içimden geçirdim: “Bir gün bu dantel, kanla buluşacak. O zaman kim olduğumu herkes anlayacak.” Gözlerimi kapadım. Onun sesini duydum tekrar: “İlk defa mı ata bindin?” Sesinde bir alay yoktu. Bir şefkat… belki bir hayranlık vardı. Ama neden bana yardım etti? Bir asker, gördüğü şüpheliyi neden bırakır? Belki de cevabı tek kelimeydi: Merak. Ve ben artık onun merakını uyandırmıştım. Bu oyun daha yeni başlamıştı. Ali Rauf Paşazade'nin Anlatımından : Geceye karışıp yürürken, ayaklarım beni geri çekiyordu ama aklım hâlâ oradaydı. O çocuk… Hayır, çocuk değil. Gözleri bana ihanet etmedi. O gözlerdeki ateşi tanıyordum. Bir askerin gözleriydi o. Ama aynı zamanda… bir sır saklayan birinin. “118. süvari alayı.” Yalan. O alay çoktan gitmişti. Ama neden böyle bir yalan söylesin ki? Ve neden sesi… bu kadar farklıydı? Kafamın içinde çınlıyordu kelimelerim: “Senin için tehlike olabilir.” Neden böyle dedim? Neden adımı sakladım? Belki de cevabı basitti: Çünkü o gece bana bakarken gözlerinde uzun zamandır görmediğim bir şey vardı. Korkunun arkasına saklanan cesaret. Ve ben buna hayran kalmıştım. Dizginleri gevşek tutuşu, atın üzerinde güvensiz ama inatçı duruşu… Belli ki ilk kez böyle bir yolculuğa çıkıyordu. Ama gözlerinde öyle bir kararlılık vardı ki… Bunu ilk kez yapıyormuş gibi değildi. Sanki ömrü boyunca gizlice antrenman etmişti. Bir sır saklıyordu. Ve ben o sırrı öğrenmek istiyordum. Ellerimi yumruk yaptım. “Ali Rauf, sen bir subaysın. Kuralları çiğneyemezsin.” Ama o an içimde başka bir ses yükseldi: “Kurallar bazen sadece zincirdir. Zincirleri kıranları görmezden gelmek… belki de özgürlüktür.” O yabancıyı —ya da yabancı sandığım kişiyi— ihbar etmedim. İçimde bir his vardı. Onu bir kez daha göreceğim. Belki savaş meydanında, belki bir yargılamada. Ama bir gün onun gözlerindeki o ateşin adını öğreneceğim. Ve belki de o ateş, beni de yakacak. Geceyi unutamadım. Gözlerimin önüne sürekli o yabancı geliyor. Ne gariptir… Benim görevim disiplin, düzen, emir-komuta zinciriydi. Ama ilk defa emirleri boşvermek istedim. Kimdi o? Bir çocuk mu? Bir casus mu? Yoksa… Hayır, aklıma geleni bile dillendiremiyorum. Çünkü gözlerinde öyle bir bakış vardı ki, erkeklere has değildi. O gözler… başka bir gerçeği gizliyordu. --- Sabah karargâhta birliğimle toplantıdaydım. Paşamız haritayı açtı, cephelerden bahsetti. Ama benim zihnim hâlâ gecedeydi. Bir asker için en büyük utanç dikkatsizliktir. Ama o geceyi, o yüzü unutamıyordum. Toplantıdan sonra yanımdaki askerlere sordum: “Bu civarda gece vakti kimin atları dolaşır?” Bir asker cevap verdi: “Paşam, sadece Dervişoğlu konağının ahırında geceye çıkan olur. Onların atı Fırtına’dır. Uysal değildir, ama sahibinden başkasını da kolay kabul etmez.” Fırtına… Evet, atı tanımıştım. Demek ki o gece gördüğüm, Dervişoğlu ailesinden biriydi. Ama kim? Oğulları mı? Yoksa… Kendi kendime güldüm. “Yok, bu ihtimal akıl dışı. Bir kadın böyle bir cesaret gösteremez. Hele ki onların kızı Eliza…” Adını fısıldarken bile kalbim hızlandı. Onu bir kez görmüştüm, uzaktan. Bir davette, beyaz dantellerin arasında. Gözleri dik dik bakıyordu. Başka kızlar gibi alçak sesle gülmüyordu. Ama yine de… onun olması imkânsızdı. İmkânsız mı? Geceyle sabah arasındaki tek fark, cesaretti. --- O gece kendi kendime söz verdim. Kim olduğunu öğreneceğim. Eğer bir sır saklıyorsa, o sırrı ben açığa çıkaracağım. Ve o ateşi… kendi ellerimle söndürecek miyim, yoksa ona yanacak mıyım, işte onu kader söyleyecek. Eliza Dervişoğlu'nun Anlatımından Devam : O gece yatağıma yattım, ama uyuyamadım. Dantel yastığımın üzerinde bile hâlâ atın ayak sesleri yankılanıyordu. Karanlıkta tek bir isim fısıldadım kendime: “Kimdin sen?” Sabah ışığı perdelerden sızarken içim hâlâ geceye ait kaldı. Yatağımda uzanmıştım ama aklım Fırtına’nın sırtında, rüzgârın kokusunda, o yabancının gözlerindeydi. Ama ne kadar da acı bir gerçekti… Sabahın ışığı beni özgürlüğe değil, zincire uyandırdı. Kapı çalındı. Annemin sesi geldi: “Eliza! Kahvaltıya in. Misafirlerimiz var. Kendine çeki düzen ver.” Misafir… Yani yeni bir talip. Her sabah biraz daha daralan bir kafes. Gözlerimi kapadım, kendi kendime fısıldadım: “Dün gece yıldızlarla konuştum, annem. Sen ise bugün beni başka bir adamın masasına oturtacaksın. Hangisi gerçek, hangisi hayal?” --- Salona indiğimde masada üç kişi oturuyordu. Annem, babam ve tanımadığım bir bey. Üzerinde şık bir setre, parmağında iri bir mühür yüzük. “Eliza kızım,” dedi babam, sesi sertti. “Bu bey, tüccar Hüsnü Bey’in oğludur. İyi bir aileden gelir. Senin için hayırlısı budur.” O an içimde fırtınalar koptu. Ben gece at sırtında yıldızları kovalamışken, gündüz masaya diz çökmem bekleniyordu. Sustum. Ama gözlerimden kaçamadı annem. Kaşı hafif kalktı, sonra gözlerini kısarak fısıldadı: “Yine mi gece yarısı gezdin? Çamur izlerini gördüm eteğinde. Allah seni kahretsin kızım, delireceğim seninle.” Yutkundum. O an kalbim daha hızlı çarptı. Geceyi fark etmişti. Ama hangi kısmını? Atı mı? Yoksa o yabancıyı da görmüş müydü? “Ben… ben sadece hava almaya çıktım.” dedim. Ama annem gözlerimin içine baktı, iğne gibi deldi beni. “Yalan söyleme. Kadın dediğin hanesinde oturur. Geceleri dolaşan kadın ya çılgındır ya da…” Sözünü tamamlamadı. Ama gözlerindeki öfke yeterince açıktı. O an içimden haykırmak istedim: “Ben kadın değilim, ben bir savaşçıyım!” Ama sustum. Çünkü savaş bazen sessizlikle kazanılır. Yine de içimden geçirdim: “Beni susturamazsınız. Dantel perdeleriniz ardında çürümeyeceğim. Bir gün hepinizi şaşırtacağım.” Geceyi unutamadım. Gözlerimin önüne sürekli o yabancı geliyor. ~~~ Ay ışığı penceremden içeri süzülürken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. İçimde yanıp duran bir ateş vardı; yıllardır bana öğretilen bütün o kurallar, “hanımefendi” olmam gerektiği, ince ince işlenen danteller arasında kımıldamadan oturmam… Hepsi boğuyordu beni. Benim ruhum, dizginlenemeyen bir at gibi koşmak istiyordu. Gece, evin bütün koridorları sessizdi. Babamın odasından gelen derin horultular, annemin ağır nefes alışları ve hizmetkârların çoktan uykuya dalmış olmaları… Bu sessizlik bana özgürlüğün kapısını aralıyordu. Ayağıma bastığım tahtaların gıcırdamasından bile korkuyordum, ama içimdeki heyecan daha baskındı. Ahmet’ın odasına süzüldüm. Onun kılıcı kapının yanında asılıydı, pelerinini de hemen yatağın ucuna bırakmıştı. Onu uyandırmadan botlarını alıp dışarı çıkabilmenin yolunu bulmalıydım. O sırada kalbim deli gibi atıyordu. Avluya çıktığımda gözüm karanlıkta parlayan atlara ilişti. Siyah olanı, Raven, gözlerimin içine bakıyor gibiydi. Sanki benim sırrımı biliyor, beni bekliyordu. Parmak uçlarım titreyerek yelesine dokundu. O an bütün korkularım kayboldu. “Beni anlıyorsun, değil mi?” diye fısıldadım ona. Sonra ilk kez, eteğimin uçlarını tutarak, zor da olsa eyerin üzerine çıktım. Yüreğim çılgınca çarpıyordu. Dizlerim titriyordu ama ellerim dizginlere sıkı sıkı tutundu. Ve Raven, sanki yıllardır beni bekliyormuş gibi, tek bir dokunuşla harekete geçti. Rüzgâr saçlarımı yüzüme savurdu. Karanlık kırların içinde hızla koşuyorduk. Her adımda göğsüm genişliyordu. İşte buydu! Hayatımın en gerçek anı… Özgür, zincirsiz, yalnızca ben ve atım. Ama arkamdan bir ses duydum: “Eliza! Ne yaptığını sanıyorsun sen?” O ses… Ahmet’dı. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Yakalanmıştım. Ahmet Dervişoğlu'nun Anlatımından : O gece uykum bir türlü tutmamıştı. Çocukluğumdan beri Eliza’nın gözlerindeki parıltıyı tanırdım; hep farklıydı, hep sınırların ötesine bakardı. Fakat bu kadarını beklememiştim. Bir hışırtı duydum. Kapımın aralığından bir gölge süzülüp geçti. Kalktım, peşinden gittim. Ve işte orada, avlunun karanlığında kardeşimi gördüm. Koca Raven’ın yanında, elleriyle dizginlere tutunmuştu. Küçük bir kız gibi değil, sanki doğuştan biniciymiş gibi kararlıydı. Gözlerime inanamadım. “Eliza… yok artık.” dedim kendi kendime. Ama o çoktan eyere tırmanmış, bir anda atı ileri sürmüştü. Raven’ın toynak sesleri geceyi yırtarken içimde garip bir gurur ve korku karışımı yükseldi. Hemen arkasından koştum. “Eliza! Ne yaptığını sanıyorsun sen?” diye bağırdım. O başını geriye çevirdiğinde gözlerindeki ışığı gördüm: Özgürlüğün ışığıydı bu. Daha önce hiçbir baloda, hiçbir oyunda o gözleri böyle parlamamıştı. Ama işte bu tehlikeliydi. Bir kızın böyle şeyler yapması… Babam öğrenirse? Toplum duyarsa? Onun hayalleri, tek bir dedikoduyla paramparça olur. Yine de içimde bir ses, onu durdurmaya değil, korumaya çalışmam gerektiğini fısıldıyordu. Çünkü o an anladım ki Eliza, asla zincire vurulamayacak bir ruha sahipti. Ve ben, onun kardeşi olarak, bunu herkesten saklamak zorundaydım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD