Pelin, son iki yıldır geçirdiği geceler gibi, bu gece de çok az uyudu. Bir kardeşi olduğunu öğrendiği günden beri yalnız kaldığı her an bu gerçeği düşünüyor ve kafasında binlerce farklı senaryo üretiyordu. Kardeşine dair net bir anı olmaması da onu çok zorluyordu. Gerçi, bu bilgi hayatına girdikten sonra gittiği psikolog bazı durumlarda hafızanın belli ayrıntıları sildiğini, bazı insanların beş yaştan önceki dönemleri çoğunlukla hatırlamadığını söylemişti. Ama bir kardeş, unutulacak bir ayrıntı değildi ki? Bir de son zamanlarda kısıtlı uykularına uğrayan bir rüya vardı. Kendisi yıkık dökük bir odanın ortasında otururken; çok derinden ağlayan bir bebek sesi geliyordu kulağına. Bu rüyanın bilinç altının ona oynadığı bir oyun olduğunu düşünmüştü. Ama bir yandan da zihnine doğmaya çalışan bir hatıra olup olmadığı gerçeği kafasını karıştırıyordu.
Sabaha karşı daldığı uykusundan 7.30 sularında uyandı. Önce güzel bir duş aldı, sonra da zaten tam olarak açıp yerleştirmediği valizine dışarıdaki eşyalarını koyup kapattı. Asansörle indiği lobiden çıkışını aldıktan sonra valizini arabaya yerleştirdi ve yola koyuldu. Müdürün gönderdiği adresi telefonun navigasyonuna girmiş ve onu da aracın göğsündeki aparata tutturmuştu. Arabası ikinci eldi Pelin'in. İstanbul'da okurken dört yıl arkadaşlık ettiği Çetin ve Zeynep'in yardımlarıyla bulup almıştı. 17 yaşından beri çalıştığı, kitap ve zaruri ihtiyaçlardan başka harcama yapmadığı için epey para biriktirmiş, sınavı kazanıp atandıktan sonra da kendisini zorlamayacak bir meblağı kredi çekip öyle almıştı arabasını. Kilometresi azdı, hasarı ya da değişeni yoktu. Arabayı aldığı kadın da ikinci çocuğuna hamile kaldığı için arabanın küçük kalacağını düşünüp satışa koymuştu. Hayattaki tek kişilik varlığına yetip artıyordu şimdilik.
İzmir'i bilmiyor sayılmazdı ama o İstanbul'dayken bu şehir çehresini oldukça değiştirmişe benziyordu. Alsancak sokaklarında ilerlerken her zaman alışveriş yaptığı anne usulü hamur işleri yapan ufak bir dükkanın önünde durdu. Boyoz yemeyi özlediğini farketmişti o an. Bir bardak çay ve tazecik bir boyozla keyfi biraz olsun yerine gelebilirdi. Arabasının uygun bir yerde olduğuna kanaart getirdikten sonra ufak, tanıdık mekanın içine girdi. Anlaşılan burada da hiçbir şey eskisi gibi kalmamıştı. Dekorasyondaki değişikliklerle anne sıcaklığını yitirdiğini düşündü Pelin. İstedikleri aldıktan sonra ufak masalardan birisine geçip oturdu. Kolundaki saati kontrol ettiğinde bir saatten fazla vaktinin olduğunu gördü. Hareketlenen Alsancak sokaklarını izlerken usul usul yudumladı çayını. Gideceği yer; Bornova'da elit bir semtte yer alıyordu. Ailenin ekonomik durumunu düşündükten sonra bu çiftin böyle bir semtte oturmasından daha doğal bir şey dşünememişti. Adisyonu ödedikten sonra tekrar arabasına binip yola koyuldu.
Kuruma gündüz bir görüşmesi olduğunu bildirdiği için vakalar için aranmayacağını biliyordu. Öğleden sonra kurumdaki masasına dönecek ve biriken işlerini tamamlayacaktı. Navigasyon hedefine ulaştığını söyleyince öylece etrafına bakındı. Büyük arsalara, birbirine hatırı sayılır mesafelerde kurulmuş iki ya da üç katlı müstakil evlerden oluşan oldukça kalbur üstü bir mahalleydi. Daha önce bu tarafa hiç gelmemişti ama Kazım Dirik mahallesinde zengin ailelerin oturduğunu yurttaki konuşmaların birinde duyduğunu anımsadı. Belki de topluma kazandırma projelerinde bu evlerden birinde yaşayan çocuklara bakıcı ablalık yapan bir kızdan duymuştu bu bilgiyi. Saatini kontrol etti ve 09.57 olduğunu gördü. Araçtan inip bahçe kapısını geçmesi ve evin salonunda ağırlanması için üç dakika yeterliydi. Dikiz aynasından kendisini kontrol etti ve aracından indi. Sıfır kollu, dizlerinin hemen üzerinde biten keten bir elbise giymişti. Belindeki ince kemerin duruşunu ve etek boyunu düzelttikten sonra bahçe kapısının dışındaki diafonun tuşuna basıp açılmasını bekledi. Kapı kendiliğinden açıldığında, yüksek duvarların arkasında, dışarıdan görünenden dahada lüks bir hayatın yaşadığını anlamak zor değildi. Evin kapısının da eş zamanlı olarak bir hizmetli tarafından açıldığını görünce kendisini tanıttı.
- Merhaba. Ben Aile ve Sosyal Politikalara Bakanlığından geliyorum. İsmim Pelin Sümer. Tuncay bey ve Nilüfer hanımla saat 10.00'da bir görüşmem vardı.
- Buyrun Pelin hanım. Nilüfer hanım ve Tuncay beyler sizi büyük salonda bekliyor.
Kahverengi ve bej tonlardan oluşan geniş mermer koridorda, önünde ilerleyen muntazam adımları takip etti. Koridorun sonundan sağa döndükten sonra genişçe bir çıklıktan ahşap ağırlıklı bir dekorasyona sahip olan büyükçe bir salona girdiler. Hizmetli koltukların olduğu alana yönelip "Efendim, misafiriniz geldi" deyince olduğu yerden bir hareketlenmenin olduğunu farketmişti. Çünkü salona girmesine rağmen geniş sütunun arkasında durmayı tercih etmiş ve ev sahiplerinin özel alanına böylece dalmamıştı. Kendine doğru gelen ayak seslerinden, ev sahiplerinin onu ayakta karşılayacağını tahmin etmek zor değildi. Nitekim otuzlu yaşlarda güzel bir kadın ve yine aynı yaşlarda gösterişli olduğunu söyleyebileceği bir adam, yüzlerine taktıkları resmi bir tebessümle yanına kadar gelmişti
- Hoşgeldiniz Pelin hanım. Mdür bey dün arayıp bizimle görüşmek istediğinizi söyleyince açıkçası çok heyecanlandık.
- Hoş buldum Nilüfer hanım. Deniz bebeğin gelecekte yaşama ihtimalinin olduğu yeri yakından görmek ve sizlerle bizzat tanışmak istedim.
- Buyrun lütfen, ayakta kalmayın. Hava oldukça bunaltıcı, çay servisinden önce soğuk bir şeyler içmek istemez misiniz?
- Zahmet olmazsa limonlu soğuk bir su alabilir miyim?
Hizmetli salondan ayrıldıktan sonra yüzlerdeki resmi gülümsemenin eşlik ettiği sessizlik bir süre daha sürdü. Çok geçmeden elinde Pelin'in istediği suyla gelen kadın, bu kez tamamen ayrıldıktan sonra Pelin görüşmeye başlaması gerektiği düşüncesindeydi.
- Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Deniz bebeğin evlat edindirilme süreci benim İzmir'de aldığım ilk dosya. Yanlış bilmiyorsam siz de henüz yeni başvuru yapmışsınız.
- Evet, yaklaşık iki ay önce kurumu ziyaret edip Deniz'e gönlümüzü kaptırdık. Çok güzel bir çocuk Deniz. Çok da akıllı. Burada ağabeyi ve ablasıyla beraber harika bir hayat vermek istiyoruz ona.
- Anlıyorum. Deniz şanslı bir çocuk. Müdür bey bana, ailenizin daha önce de kurumdan evlat edindiğini söyledi. Bu sizin için bir gelenek mi?
- Ah evet. Biz değil ama büyük amcam Tarık Özsoy yıllar önce bir bebek evlat edindi. O da Deniz yaşlarındaydı. Ben o zamanlar on yaşında bir çocuktum ama kısa sürede onu ailemizden benimseyip çok sevdik. İnanın kimse de onun evlat edinilmiş bir çocuk olduğunu dillendirmedi. O da bir Özsoy ve eminim ki bu durumdan oldukça memnun.
- Ne kadar güzel. Dosyanızda biri kız, biri oğlan olmak üzere iki çocuğunuzun olduğunu daha okudum. Yaşları da oldukça küçük. Yeni bir bebeğin sorumluluğu size ağır gelmeyecek mi? İkinizin de çok zaman isteyen iş hayatınız olduğunu biliyorum.
- Evet, çocuklarımız henüz küçük. Oğlumuz Taha henüz 6 yaşında. Kızımız Nisa ise geçtiğimiz ay dört yaşına girdi. Ama bizim düşüncemiz; bu yaşlardayken ailemize yeni bir üyenin katılması onlar açısından daha kolay tolore edilebilecek bir durum olduğu yönünde. Onu kardeşleri olarak benimseyip birlikte büyümeleri sizce de daha güzel olmaz mı? Hem biz birbirine çok düşkün bir aileyiz. Farklı meşguliyetlerimiz olsa da çocuklarımızı büyütürken her zaman birbirimize destek olmuşuzdur. Ayrıca Deniz'in uyum süreci boyunca eşim Nilüfer, işlerini evden yönetecek. Böylece bu süreci daha kolay atlatabileceğimizi düşünüyoruz.
- Yaklaşımınız oldukça güzel ve de makul. Takdir edersiniz ki çocuklarımızın sıcak bir aile ortamına kavuşması en büyük temennimiz. Elbette bu bir süreç. Ve bu süreci oldukça titiz bir şekilde yürütmek zorundayız. Zamanla yöntemleriniz ve aile olmak konusundaki yaklaşımınız da form değiştirebilir. Aileye yeni birinin katılması, siz ne kadar aksini iddia etseniz de ailenize herhangi bir kan bağınız olmayan birini dahil etmek; psikososyal açıdan çetrefilli bir süreç. Her neyse; henüz prosedürün başındayız, daha alacağımız çok yol var. Şimdi eğer sizin için de uygunsa; çocuklarınız ve ailenize katılmasını istediğiniz Deniz için hazırladığınız ortamları görmek ve fotoğraflamak istiyorum. Bana siz mi eşlik edeceksiniz?
- Ah tabii, lütfren buyurun.
Pelin ayaklanıp evin hanımı olan Nilüfer Özsoy'u takip etti. Tuncay bey, anlaşılan bu minik ev turuna katılmayı tercih etmemişti. Evin alt katında çocuklar için hazırladıklarını söyledikleri hobi odasına geldiklerinde Pelin; gördüklerinden oldukça memnun kalmıştı. Yaklaşık yirmi metrekare genişliğindeki odanın meydanı ahşap kaplamaydı. Ortasında ise oldukça büyük bir oyun halısı vardı. Organik malzemelerden imal edilmiş oyuncaklar, organik boyaların olduğu bir stand ve çizim masası, bedensel gelişimlerini desteklemek için düşünülen ergonomik oyun alanları, bir çocuk için olması gereken ama ülkenin çok küçük bir yüzdesinin sahip olduğu maddiyat gerektiren imkanlardı. 16 geniş basamaktan tırmandıklarında, merdiven başlangıcının portatif bir korkulukla güvenli hale getirildiğini gördü. Nilüfer hanım; "Bu katta çocukların yatak odaları var. Bir de eğer arkadaşları bizimle kalmak isterse diye rahat bir misafir odası dekore ettik." demişti. Merdiven bitiminde iki kanada ayrılan katta, her kanatta karşılıklı birer oda olmak üzere tam dört oda vardı. Pelin eve geldiğinden beri seslerini duymadığı çocukların odalarında olup olmadığını merak ediyordu.
- Ev çok sessiz. Çocuklarınız nerede?
- Nisa odasında bebekleri ile oynuyor. Taha ise her sabah olduğu gibi bahçede bisiklet sürüyor. Ev gezintimiz bitince sizi onlarla da tanıştırmaktan menuniyet duyarım.
- Elbette onları tanımayı çok isterim.
Önceliği Taha'nın odasına verdiler. Havacılık temalı, klasik bir erkek çocuk odasıydı. Evde çalışanların titizliğe önem verdikleri muntazam bir çocuk odasından belli oluyordu. İkinci oda misafir için ayarladıklarını söyledikleri odaydı. Karşılıklı iki yatak ve unisex bir dekorasyon mevcuttu. Sonrasında ise Deniz için düşündükleri ama şimdilik sadece bir koltuk ve halının bulunduğu odayı gösterdi Nilüfer hanım. "Süreç tamamlanırken mimarımız buranın dekorasyonunu halledecek. Deniz için en iyisi olsun istiyoruz." demişti. Pelin geniş açılardan alarak çektiği fotoğrafları kontrol ediyor, bir yandan da Nilüfer hanımın anlattıklarını dinliyordu. Sıra küçük kız çocuğunun odasına geldiğinde ise Pelin; yüzüne samimi bir gülümseme yerleştirdi. Çocuklarla her zaman çok iyi anlaşan biriydi. Büyüklerle arasına koyduğu o uçsuz bucaksız mesafeler çocuklarla bir araya geldiğinde sıfıra kadar iniyordu. Nilüfer hanım, üzerinde renkli harflerle Nisa yazan kapıyı açtığında rüyalardaki gibi bir odayla karşılaştı Pelin. Küçükken Çiğdem'le kurdukları hayallerden bile güzeldi. Gözlerini odada dolandırdıktan sonra kapıya arkası dönük bir şekilde yerde oturan ve bebekleri ile oynayan küçük kız çocuğuna değdirdi. Nilüfer hanım kızının yanına gittikten sonra omzuna dokunmuş ve arkasına bakmasını işaret etmişti. Bu durum Pelin'in kaşlarını çatmasına sebep oldu bir an. Küçük kız ayağı kalkıp arkasını dönünce karşısında gördüğü yabancıyı baştan aşağı süzdü ve annesine baktı. İşte o an kulak arkasındaki işitme cihazını gördü.
- Nisa doğuştan işitme engelli. Ama engeli yapısal bir anamoliye dayanıyor. Doktorumuz yedi yaşına geldiğinde ameliyat olabileceğini ve %80'e yakın bir duyma kaabiliyeti kazanacağını söylüyor. Biz de heyecanla yedi yaşımızın gelmesini bekliyoruz. İşitme cihazı sesleri çok yükselttiği için ani ve yabancı sesler onu korkutabiliyor. Bir de yaşı gereği cihaz takmaktan pek memnun değil. Cihazını sürekli çıkardığı için konuşma kaabiliyetimiz de tam manada gelişmedi. Ama yine de ihtiyaçlarını dillendirebilecek kadar konuşabiliyor. Temas kurmayı, sarılmayı çok sever Nisa. Yakından tanışmak istemez misiniz?
- Merhaba Nisa? Annen seninle tanıştırmak istediğinde karşımda böyle güzel bir kız görmeyi beklemiyordum. O yüzden çok şaşırdım. Benim adımı merak ediyor musun?
- Hı hı.
- Ben Pelin. Pelin'in anlamı öğrenmek ister misin? Doğada kendiliğinde yetişen dayanıklı ve güzel bir çiçek. Ama sanırım hiçbir çiçek senin elbisenin üzerinde olanlar kadar güzel değil.
Küçük kız utangaç hareketlerle annesine sokulunca, Nilüfer hanım içten bir öpücük kondurdu şakağına. Kızına dönüp; "Bizimle Taha'nın yanına gelmek ister misin? "Diye sorduğunda yüzünü asıp başını iki yana salladı Nisa. Tabii bu aykırı durum bir açıklamayı hak ediyordu.
- Taha, kardeşinin işitme engeli yüzünden onunla pek anlaşamıyor. Keza Nisa da onunla. Sürekli bir çekişme var aralarında. Bazen beden diliyle, sertleşen beden diliyle iletişim kuruyorlar. Bu sabah da öyle bir hadise yaşadığımız için Nisa abisine küskün biraz. Ama birazdan abisi gelip onun yanaklarını öpecek ve özür dileyecek. Sonra da koyun koyuna öğle uykusuna yatacaklar.
- Tabii ikisinin de yaşı, bazı şeyleri anlamlandırmak, yorumlamak için çok küçük. Nisa işitme yeteneğine kavuşunca aradaki mesafeyi çok kolay kpatacaklarına eminim.
Nisa belki o an için ağabeyini görme taraftarı değildi ama evlerine gelen yabancının cazibesine kapılmıştı. Bu yüzden annesinin ısrar etmesine izin vermeden elini tutup onları takip etti. Birlikte arka bahçeye çıktıklarında, dört tekerlekli bisikletini ellerini bırakarak süren ve Nisa'nın bire bir kopyası olan bir erkek çocuğu ile karşılaştı Pelin. Bahçe oldukça büyük ve korunaklıydı. Bir köşeye konumlandırılmış oyun alanı ve havuzun etrafına çekilmiş kırılmaz cam bariyerler de çocuklar için oldukça emniyetli bir ortam oluşturduklarının kanıtıydı. Taha, Nisa'ya göre biraz daha girişken bir çocuktu. Bisikletini durdurup hemen yanlarına geldi bu yüzden. "Anne, bu abla kim, arkadaşın mı?" sorusunu tebessümle karşıladı Pelin. Nilüfer hanımdan bakışları ile izin alarak onun da önünde eğildi.
- Merhaba Taha ben Pelin. Az önce kardeşinle tanıştım ama annen onun bir de çok akıllı bir abisi var deyince merakla geldim yanına. Bisiklete ne kadar güzel biniyorsun sen öyle.
- Çok hızlı gidiyorum gördün mü?
- Hı hı. Ben bile o kadar hızlı gidemiyorum. Nisa çok şanslı. Kesin sen ona da öğretirsin böyle güzel binmeyi.
- Öğretirim ama o beni dinlemiyor hiç. Cihazını da takmıyor, duymuyor beni.
- Neden biliyor musun? O cihazlar sesleri çok yükseltiyor ve kardeşin yüksek ses olunca korkuyor bu yüzden. Sanırım sen de o işitsin, seni duysun diye biraz yüksek sesle konuşuyorsun. Bu bir takım işi Taha'cım. Kardeşlik takımı her şeyi yenen bir takım. O yüzden kardeşinin korkularına saygı duymak zorundasın. Ama ben annene inanıyorum. Sen öyle akıllısın ki; bundan sonra daha dikkatli olacaksın.
- Sen neden geldin bizim evimize? Bizimle konuşmak, kardeşinle iyi geçin demek için mi? Ben onu çok seviyorum zaten. Biz her öğlen birlikte uyuyoruz. Sadece beni dinlemeyince sinirleniyorum bazen.
- Biliyorum Taha'cım, senin neler düşündüğünü ve nasıl davrandığını çok iyi biliyorum. Ama buraya gelme sebebim siz değilsiniz. Anneniz ve babanızla konuşmak için geldim. Ve sizi bana o kadar çok anlattılar ki, sizinle de tanışmak istedim. Ve eğer isterseniz bundan sonra da gelmek isterim. Belki bir dahaki gelişimde daha önce hiç oynamadığınız bir oyun öğretirim size ne dersin?
- Anne gelsin mi? Ne olur gelsin.
Taha'nın annesine yaptığı sevimli serzeniş, Pelin'in yüzünde geniş bir gülümsemeye sebep oldu. Buraya gelirken aslında çok ön yargılı olduğunu farketti. Ailenin sosyal sorumluluk kıstasında bir adım öne geçmek ve piyasadaki imajlarına artı puan kazandırmak istediklerini düşünmüştü. Hatta çocuklarını bakıcılara emanet edip kendi hayatlarına baktıklarını da. Ama bir saatir süren misafirliğinde evdeki bir iki çalışandan başka çocuklarla ilgilenen ayrı bir bakıcı görmemişti. Süreç tamamlana kadar bu eve bir çok ziyaret yapacağını göz önünde bulundurarak aile hakkındaki kanaatini geniş zamana yayamaya karar verdi.
Çay ikramından kısa süre sonra kuruma gitmek üzere ayrılmıştı Pelin. Ailenin içine girdiğinde kardeşine de yaklaşacağını düşünüyordu. Çünkü mesleği gereği evlatlık verilen her çocuğu iki yıl boyunca ailenin katıldığı çeşitli ortamlarda gözlemlemek zorundaydı. Aile toplantıları da bu ortamlardan biriydi. Böyle bir ortamda kardeşi ile karşılaşma ihtimalini düşününce göğsünde sinmiş bir güvercin kanat çırptı. Acaba onu gördüğünde tanıyabilir miydi?
Bornova trafiğinde ilerlerken çantasındaki telefonu çalmaya başladı. Dur kalkla ilerlediği için çantasından telefonunu çıkarması zor olmamıştı. Ekranda çalıştığı kurumun numarasını görünce kaşlarını çattı. Öğleden sonra döneceğini biliyorlardı.
- Efendim?
- Pelin hanım neredesiniz tam olarak?
- Aile görüşmesinden çıktım, kuruma geliyordum Turan bey. Bir sorun mu var?
- Görüşmeniz Bornova'daydı değil mi?
- Evet ama...
- Pelin hanım, polis merkezinden az önce bilgi geçtiler. Çınar mahallesinde bir aile içi şiddet vakasına intikal etmişler. Ne yazık ki bir kadın cinayeti söz konusu. Üç ve yedi yaşındaki iki kardeşi devlet korumasına almamız gerekiyor. Buradan bir memur göndermem zaman alacak. Olay yerine gittiğinizde Yunus komiseri bulun. O size yardımcı olacak.
- Anladım Turan bey. Lütfen bana tam konumu gönderin. Aracımı durdurdum, konumu bekliyorum.
İstanbul'da da böyle vakalara gitmişti. Her seferinde yürek parçalayan manzaralara şahit olurdu. Nihayetinde bir çocuğu annesinin cansız bedeninden koparıp almak kolay olmuyordu. Kurum şefinin gönderdiği adrese 6 dakika içerisinde varacağını görünce aracını tekrar çalıştırdı. Navigasyonun hedefe vardığını söylemesine gerek kalmadan olay yerini eliyle koymuş gibi bulmuştu. Çünkü polis arabalarının arasına doluşan meraklı kalabalık ona hedefe ulaştığını gösteriyordu. Aracını uygun bir yerde durdurup çantasından kimlik kartını çıkardı. Polis şeridini geçmesi için bu kimliğe ihtiyacı vardı. Bornova'nın eski gece kondu mahallelerinden birisiydi burası. İç içe evlerin baktığı geniş bir taş avluya girdiğinde gördü asıl vahşeti. Üzeri her ne kadar örtülmüş olsa da örtünün altından boyalı sarı saçlara bulaşan kan lekesi neler yaşadığının açık bir kanıtıydı. Olay yeri inceleme ekiplerini engellemeden kenarda bekleyen polis memurlarından birine Yunus komiseri nerede bulacağını sordu. Polis memurunun işaret ettiği yerde, kucağına aldığı iki çocuğa birden sıkı sıkı sarılıp bir şeyler anlatan adamı gördü. Yüzünü her ne kadar seçemese de beden yapısından ve duruşundan genç biri olduğunu tahmin edebiliyordu. Çocukları ürkütmemek için usulca yaklaştı ve beton saksının üzerine, kucağındaki iki çocukla birlikte eğreti bir şekilde oturmuş olan adamın önünde diz çöktü. İşte o an başını kaldırdı Yunus komiser. Siyah saçlarına tezat beyaz teninde birer boncuk gibi parlayan yeşil gözler, Pelin'in elalarını buldu. Çok geçmeden omzuna tutuşturduğu kimlik kartına takılınca gözleri duruşunu düzeltip, çocukların başına birer öpücük kondurdu genç adam. Ne yaptığından habersiz Pelin'in kalbinde bir taht kurmuştu...