Yaklaşık iki kilometrelik bir yolun sonunda Buca merkeze yakın bir noktada, ufak bir ara sokağa girerek durdular. Pelin, İzmir'in böyle bir işlek noktasında park yeri bulabildiği için şanslı hissetmişti kendisini. Kontağı kapayıp arkada valizinin izin verdiği boşluğa bıraktığı çantasını da alarak indi arabadan. Yunus ile eş zamanlı açmışlardı kapılarını. İri adam inince sanki arabasının derin bir nefes verir gibi sarsılıp yükselmesi yeniden dudaklarının kıvrılmasına sebep oldu. Bu kez gülüşünü saklayabilmeyi başarmıştı. Yunus eliyle önden yürümesini işaret edince, istikametlerindeki tek lokantaya doğru yürümeye başladı. Ağırlıkla ahşap olan mekanın tavanından sarkan dev vantilatörler ortamın havasını epey ferahlatmıştı. Burnuna dolan mis gibi kokularla aslında ne kadar da çok acıktığını farketti. Yer göstermesi için yanındaki adama baktığında, onun sandalyesini çekip oturmasını beklemesine tebessümle karşılık verdi.
Onların oturduklarını farkeden genç bir çocuk, elindeki iki bardak ve dolaptan yeni çıktığı dışındaki buhardan belli olan kırmızı kapaklı sürahiyi masalarına bıraktı ve komiseri muhatap alarak "Hoş geldin Yunus abi, siz de hoş geldiniz. Ne vereyim, her zamankinden mi? Yada istersen tezgaha da bakabilirsiniz." dedi. Yunus, kendini her gördüğünde heyecanlanan, hayran hayran bakan çocuğa samimi bir tebessüm bahşedip yönünü Pelin'e döndü.
- Orhan ustanın musakkası çok güzeldir. Ben her geldiğimde eğer kaldıysa mutlaka ondan yerim. Ama isterseniz tezgaha da bir göz atabilirsiniz.
- Siz güzel diyorsanız benim için de uygundur.
- Yanına ne alırsınız abi?
- Sen bize cacık bir de az pilav getir iki tane. Bak ekmeğim taş fırın olacak ha, aman diyim.
- Merak etme abi. Ustam siz gelseniz de gelmesenizde aldırıyor ekmeğinizi.
- Yaşa aslanım sen. Hadi o zaman, karnımız çok aç bizim. Mutfağa söyle Yunus abim taze çay istiyormuş yemeğin ardından de.
- Hemen abi.
Pelin, gözlerini mekanda merakla gezdirip, uzaklaşan garsonun ardından Yunus'a çevirdi bakışını. "Müdavimsiniz sanırım?" dedi. Ses tonu sıcacık olan kızın hitabında onu rahatsız eden bir mesafe vardı. Ve Yunus, samimi olmasını istediği ortamlarda sizli bizli konuşmaktan pek hoşlanmazdı.
- İkimiz de mesai saatlerinin dışındayız. Tamam pek de olağan bir şekilde karşılaşmadık ama yine de günün sonunda tanış sayılırız. Senden ricam; aramızdaki bu resmiyeti kaldıralım artık.
- Aslında ben de çok sıkılıyorum kasıntı ortamlardan. Gün içerisinde yeterince resmi diyaloglar kuruyoruz zaten.
- Doğru. Malesef ortamlarımız çok kasıntı. Madem anlaştık birbirimizi daha yakından tanımanın bir sakıncası yok sanırım.
- Şimdi böyle söyleyince de...
- Ne? Ne oldu?
- Hani sen polissin ya. Hatta amirsin. Ben, buraya gemeden bütün geçmişimi öğrenmiş olacağını düşündüm, yalan yok.
- Abartmayalım o kadar. Tamam işimiz bizi ister istemez paranoyak yapıyor ama yine de özel hayatın gizliliği kanunla korunuyor bu memlekette. Baş kimiser bile olsam, hiçbir suç unsuru yokken özel alanına destursuz dalamam.
- Oldukça etik bir yaklaşım. Sizi bir kez daha takdir ettim.
- Bir kez daha?
- Evet, bir kez daha. İlki bugün, Ali ve Asu'ya yaklaşımınızı gördüğümdeydi.
- Tamamen içgdüsel bir yaklaşımdı. Onlara beni yakınlaştıran büyük bir ortak noktamız var.
- Nasıl?
- Ben de aile içi şiddet mağduruyum. Annem, gözlerimin önnde babam tarafından öldürüldü. Çaylığa yardım için gelen bir köylüye soğuk su verdiği için iffetsizlikle suçladı babam onu. Gözünü hiç kırpmadı ve duvardaki çifteyi alarak göğsünden tek kurşunla öldürdü.
- Ben, ben ne diyeceğimi bilmiyorum..
- Diyecek pek fazla bir şey yok zaten. Kadim bir kadersizliğin kurbanı annem. Ailesi bir evlek çaylığa vermiş onu zalimin eline. Hem köle gibi çalıştırılmış hem de burnunun ucunu dış dünyaya uzatılmasına izin verilmemiş. Evlendirildiğinde 17 yaşındaymış, öldürüldüğünde 24. Ben de 6 yaşındaydım o olay olduğunda. Annem yere cansız bir şekilde yığıldıktan sonra, o adam oturup tütün sardı kendine. Benim halimi umursamadı bile. Sabaha kadar da kimse çalmadı kapımızı. Öylece annemin baş ucunda oturup kaldım. Sonra nenem dedem geldi, ah vah etti dövündüler. Ardından da cenazesi kalktı annemin. Birkaç vicdan sahibi köylü ağlayıp sızlandı arkasından, helvasını kavurup duasını okudular.
- Peki sonra. Yani sonra nasıl yaşadın, nasıl devam ettin hayatına? Bu hale nasıl geldin?
- Nenem dedem anama o kötülüğü etmiş ama dayımı okutmuşlar. Daha doğrusu annemi satıp okutmuşlar dayımı. O da her şeyden habersiz, hayat telaşesinde tabii. Hukuk okuyor, savcı olmak istiyor. Bir an önce mesleğine atılıp, ailesinin çilesini bitirmek için didiniyor. Yol masrafı yapmamak için de köye çıkmıyor hiç. Annemi evlendirdiklerini bile ben üç yaşındayken öğreniyor. İşte o zaman gelmiş köyü ayağı kaldırmış, annemi çekip almak istemiş o adamın elinden. Ama annem beni ona vermezler korkusuyla direnmiş dayıma, benim huzurum rahatım iyi demiş. O olaydan sonra anneme daha da bir kinlenmiş adam. Kinlenecek yer arıyormuş da işte; dayımın gelip ona posta koyması, karısını elinden almaya kalkması olmayan gururuna dokunmuş. Eziyetlerini daha da arttırmış sonra. En fazla üç yıl daha dayanabilmiş anlayacağın. O olay olduktan sonra da dayım kimseye bırakmadı beni. Yeni evlenmiş, yuvasını yeni kurmuştu üstelik. Yengemle birlikte sahip çıkıp büyüyttüler. Sonradan onların da çocukları oldu. Ben sekiz yaşındayken Nihan, 11 yaşındayken de Sinan doğdu. Çok güzel aile oldular bana. Bir daha da dönmedim Çaykara'ya.
- Sana sahip çıkacak birileri olduğu için çok şanslıymışsın.
- Allah'ın gücüne gitmesin ama annem keşke yaşasaydı da bu kadar şanslı olmasaydım dediğim zamanlar oluyor. Sonra da daha fazla yaşasaydı daha çok eziyet çekeceği geliyor aklıma, vazgeçiyorum bu düşünceden. Her neyse yemeğin soğuyacak, soğuyunca benzemez bir şeye. Hadi ye.
Lokantaya girdiğinde ağzının sulanmasına sebep olan iştahı uçup gitmişti ama karşısındaki adamın vakur durma çabalarına ket vurmamak için yemeye zorladı kendini. Tabakları bitip toplandığında ise birer porsiyon kaymaklı ekmek kadayıfı ile demli birer çay bırakıldı önlerine. Pelin şeker koymadığı halde dalgın dalgın çayını karıştırmaya başladı. Sonra da Yunus'un; "Bu tatlıyı başka yerde yiyemezsin." sözleriyle kendine geldi.
- Daldın...
- Sana şanslısın derken başka bir düşünceyle söyledim aslında. Yani sana sahip çıkacak bir yakının olması büyük bir şans bana göre. Ben o şansı da bulamadım hayatımın hiçbir anında. Alsancak'taki kız yetiştirme yurdunda büyüdüm ben. Yuvaya bırakıldığımda 4 yaşımdaymışım. Ayrıldığımda ise 18. Düşünüyorum da 17 yaşındayken bizi topluma kazandırma projesini hayata geçirmeselerdi dışarıda ne yapar, nasıl yaşardım bilmiyorum. Çok zeki bir çocuk değildim ama oldukça azimliydim. Zaten yuvada büyüyen çocukların bir kısmı ya kolay yoldan para kazanmayı seçer, ya da iyi bir eğitimden sonra hayata atılmayı. Ben de zor olan yolu seçtim. Benim gibi çocuklara el uzatabilmek için gece gündüz ders çalıştım, sınırlarımı zorladım ve İstanbul Üniversitesini kazandım. Hayatımın bu şekilde devam edeceğini, mesleğe atandıktan sonra benim gibi olan çocuklara yeteceğimi düşünerek geçiriyordum günlerimi. Ama ikinci sınıfa geldiğimde bütün düzenimi alt üst eden bir şey oldu. Ben yurtta kalırken bizimle ilgilenen memurelerden birisi çıktı karşıma. Bana dedi ki; senden iki yaş küçük bir oğlan kardeşin var. Sen bize bırakıldığında onu da Aydın'daki yurda vermişler ama altı ay geçmeden evlat edinilmiş. Kurduğum tek kişilik dünya alt üst oldu anlayacağın. Okulu bitirince hayalimdeki mesleğe kavuşmak için daha da asıldım. Neticede İstanbul'a atandım. Bir yerden başlamak istiyordum ve bu sebeple kuruma kapağı atmak tek önceliğimdi. Bir süre sonra da İzmir'den bir memurun becaiş yapma isteği düştü sisteme. Hemen kabul edip, iletişim kurdum ve neticede buradayım. Biliyorum ve hissediyorum ki başlamam gereken yer burası.
- Sana da oldu mu bugün hiç? Sen de bir araya gelişimizin bir sebebi olduğunu düşündün mü?
- Nasıl yani?
- Sen çocukları alıp götürdüğünde ve evde seni çocuklara öyle içten davranırken gördüğümde deim ki benim zamanımda bu kaderi yaşayan çocuklar ne kadar şanssızmış. Yani yurt, yuva o zamanda vardı ama yüzleri bu kadar sıcak değildi. Görevlilerin sesinde, bakışında bu kadar merhamet yoktu. Bakma sen, ben aslında oldukça soğuk bir adamım. Çocuklara en fazla bu kadar yakın davranabilirim. Çok üzüldüm onlar adına ama nasıl davranacağımı kestiremedim bir an. Ama sen geldin ve ben nasıl yapmak isteyip de yapamıyorsam öyle davrandın. Sonra dedim ki kendi kendime; bu kıza bir teşekkür borçlusun Yunus. Senden birşey istese keşke de yapsan. Şimdi durup düşününce bir araya gelmemiz büyük şans gibi geliyor bana. Başlayacağın yer; senin de söylediğin gibi tam da burası. Hatta bu masa. Sana yardım edeceğim. Bildiğin, bulduğun her şeyi benimle paylaşırsan bütün imkanımı kullanır bulurum sana kardeşini.
Pelin'in yüzü gülüyordu ama aynı zamanda da engel olmadığı yaşlar süzülüyordu gözlerinden. Nasıl bir yol izleyeceğini bilmediği bir anda çıkmıştı bu adam karşısına. Bu masadan kalktıklarında ikisi için de eskisi gibi olmayacaktı bazı şeyler. Sessiz bir anlaşma yapıp ayaklandılar. Pelin, kibarlık edip onu gideceği yere bırakmayı teklif etti. Yunus da gece araba kullanmasını istemeyerek şakayla karışık bir şekilde reddetti. "O kibrit kutusuna tok bideyele ebedi sığamam." demişti. Pelin de şakacıktan kaşlarını çatmış ve "benim arabamın karnı geniş bir kere, kibrit kutusu deyip küçümseme." demişti. Genç kızın aracına binip uzaklaşmasını, trafik ışıklarının içinde kaybolmasını bir süre dalgınca izledi Yunus. Sonra da cebinden telefonunu çıkarıp ona bunca zaman annelik eden yengesini aradı. "Sultanım" dedi. "Sultanım, onu buldum."...