Çaykara'da dedesinin evinin önüne bir araba yanaştığında, çaylığa bakan balkonda oturmuş, yem yeşil çay denizini izliyordu Yunus. Daha dün, annesini bir çukura koyup üstüne toprak atarken bütün gökyüzü ağlamıştı da, o gün sanki göz yaşı birmiş gibi güllük gülistanlıktı. Uzun boylu bir adam indi önce arabadan, sonra da yan kapıdan, biraz zayıf, annesi gibi kara up uzun saçlı bir kadın indi. O kadını görünce yerinden bir ok gibi fırlamış ve ahşap merdivenleri koşarak inmişti. Dışarı çıktığında ise büyük bir hayal kırıklığı ile karşılaştı Yunus. Yukarıdan o sanıp da heyecanlandığı kadın, annesi değildi ki. Adımları olduğu yerde çakılınca kop koyu bir sis çöktü içine. Her zaman gökyüzünde dolanan kara bulutlar, şimdi de Yunus'un gözlerine inmişti. Bir hıçkırık koptu boğazından, ardından da haykırışları sel oldu aktı. O uzun saçlı kadın, annesi değildi ama annesi gibi gelip sıkı sıkı sarılmıştı Yunus'a. "Kuzum" demişti. "Yengesinin yeşil gözlü kuzusu." Bir iç çekiş konmuştu dudaklarına. Sonra da çantasından bir mendil çıkarıp Yunus'un sümüklerini silmişti. Gözyaşlarından iğrenmemiş, elleriyle tek tek kurulamıştı. Uzun boylu adam geldi sonra yanına. O kadın gibi diz çöküp kollarından tuttu ve "aslanım, dayısının aslanı." diyerek sarıldı. İşte o zaman anlamıştı o adamın; annesinin sürekli anlattığı, dayın gelip bizi kurtaracak dediği adam olduğunu. Ama kızgındı ona, annesini kurtarmaya neden gelmemişti ki?
Bir süre sonra evin içinden dedesi ile nenesi çıkmış ve gurbetten gelen oğullarına özlemle sarılmışlardı. Gelinlerine de yanaştılar ama kendine pamuk gibi olan kadın onlara öyle sert bakmıştı ki; daha da ileri gitmeleri mümkün olmadı. "Yunus'u almaya geldim." dedi dayısı. Dil döktüler, oğul etme dediler. İlk zaman Yunus sanmıştı ki; onu göndermek istemedikleri için böyle üzgünler. Meğer dayısı eve girmem dediği içinmiş bu halleri. Sonra kızgın, hatta daha çok kırgın olduğu adam konuşmaya başladı. Öyle sözler söyledi ki; gözünde daha da büyük, daha da erişilmez oldu. İşte o zaman dedi ki Yunus; bu adam benim ardımda durduktan sonra dünya yansa sıcağı bana değmez. "Size bir daha can man emanet etmem" demişti dayısı. "Siz benim canımı, Asiye'mi ciğeri beş para etmez bir adama üç kuruş için sattınız. Çektiği eziyeti, uğradığı zulmü benden gizlediniz. Yanıma alacaktım kardeşimi, okutacaktım ben onu. Siz benim ciğerimi söküp aldınız. Size ciğerimin köşesini bırakmam." Üzerinde ne varsa onlarla çıkmıştı Çaykara'dan. Yengesi yol boyu arka koltukta onunla oturmuş, ona sarılmış, dizinde uyutmuş, çocuk üşür diye yanına aldığı battaniye ile örtmüştü üstünü. Yolda ancak iki kez durmuş, ihtiyaçlarını görmüşlerdi. Gittikleri uzun yolun sonunda kurak, sıcak bir yerde durmuş ve "evimize geldik" demişlerdi. Yüreğir diyorlarmış meğer o yere. Adana'nın bir ilçesiymiş, dayısının ilk görev yeriymiş burası. Çaykara'daki evleri gibi iki katlı değil ama geniş bir evin içine girmişlerdi. Yengesi tuttu elinden genişçe bir odaya soktu onu. "Bak burası evimizin salonu Yunus'c*m" dedi. O yer için evimiz demişti. Yunus'un da eviydi artık orası. Güzelce bir mutfakları, bahçeye bakan balkonları, üç tane de ayrı odası vardı. Koca bir odayı ona verdiklerini söylemişlerdi üstelik. Okula gideceksin, arkadaşların olacak, belki ileride kardeşlerin de olur demişlerdi. Ama en çok; bundan sonra biz senin aileniz dediklerinde sevinmişti Yunus. Salih ve Derya Aksoy çifti onun hayattaki en büyük şansıydı ondan sonra. Birlikte şehir şehir gezdiler, ailelerine yeni üyeler eklediler, Yunus'u en güzel okullada okuttular, her özel gününde en önden seyrettiler onu. Yengesi askere uğurlarken öyle göz yaşı dökmüştü ki hatta; döndüğünde dayısı yastık kılıfına sarılıp ağladı diye dert yanmıştı. Kardeşleri vardı bir de Yunus'un. Sessiz, sakin, su gibi Nihan'ı bir de ele avuca sığmayan Sinan'ı. Onlara abi olmak belki de onun en büyük başarısıydı.
Üniversite yıllarında bir kıza tutulmuştu Yunus. Şımarık, makam mevkii düşkünü bir kızmış da görememiş; aşk sandığından gözü kör olmuş meğersem o zamanlar Yunus'un. Yengesi dört dönmüş, o kızdan ev, yuva olmaz demişti. Sonra bir şey daha demişti Derya; "Senin gözün daha insan seçemiyor annem. Hangi çiçekten bal alınır bilmeyen toy bir arısın sen şimdi. Ama hayat seni pişirecek, insanların içini görecek kadar olgunlaştıracak, sonra bir çiçek çıkacak karşına ve diyeceksin ki; işte dünyanın en kıymetli balı bu çiçekten olur. Pervane olacaksın etrafında, kokusunu solumak, özüne varmak için can atıp duracaksın. İşte onu bulduğun gün beni arayıp diyeceksin ki; 'Sultanım buldum.' "
Bu kara günde gözünü alan bir güneş gibiydi Pelin. O masum çocukların önünde diz çöküşü, onlarla konuşurken titreyen dudakları ama buna rağmen güçlü çıkan sesiyle eşsiz bir güneşti. Daha önce hiç duymadığı bir çiçek kokusu yayılmıştı ondan. Yakasındaki kimlikten adını kazımıştı aklına. Bir daha görmek, açtığı topraklarda gezmek için can atmıştı o an. Sanki Allah da duasını duymuş gibi arabası sıkıntı çıkarmış ve hiç düşünmeden onu bir kez daha görmek için fırsat yaratmıştı kendine. Sevgi evindeki halleri, güçsüzlüğünü, üzüntüsünü göstermekten, hatta açık bir kitap gibi okunmaktan çekinmeyişi mest etmişti onu. Yasin denen adam geldiğinde yumruklarını sıktığını hatırlıyordu sonra. Eğer parmağındaki yüzüğü görmeseydi, ne yapacağını bilmeyişi düştü aklına. Yunus, belki de ilk kez nasıl davranacğını kestirememişti.
Bir de hikayesi vardı Pelin'in. Bu yaşına kadar tek başına olduğunu sandığı dünyada bir kardeşi olduğunu öğrenmişti. Onu aramak, bulmak istiyordu ama nereden başlayacağını bilemiyordu üstelik. İşte o an ağzından bir cümle çıktı Yunus'un; "Sana da oldu mu hiç? Sen de bir araya gelişimizin bir sebebi olduğunu düşündün mü bugün?" dedi. Artık gerçekten de bir sebep uğruna bir araya geldiklerini düşünüyordu. Allah'ın onu karşısına çıkarmakta çok ulvi bir planı vardı belli ki. Aracı ile uzaklaşan kızın ardından bir süre baktıktan sonra sultanını arayıp "buldum onu" demişti hiç düşünmeden. Zaten düşünmek de istemiyordu. Bu saatten sonra istediği tek şey onu yaşamaktı.
.....
Henüz dün geldiği eve, bu gece ikinci kez ve bundan sonra daimi olarak yerleşmek üzere gelmişti. Valizi biraz ağır olduğundan tek başına çıkaramayacağını düşündü ve Çiğdem'i arayarak yardım istedi. Arı desenli pijamaları ile aşağı inen arkadaşı, yılların onu asla değiştiremeyeceğinin bir aynası gibiydi. Güçlükle yüklendikleri valizi ikinci kata kadar çıkarıp derin bir soluk aldılar ve sevindikleri her an yaptıkları gibi birbirlerine sarılıp zıplamaya başladılar holün orta yerinde. Onlar için; hayata atılmış, elleri ekmek tutmuş bir şekilde yeniden bir arada olmak mümkünü güç olan bir ütopyaydı. Şimdi ise bunu başarmış olduklarını görmek; ister istemez içlerinde bir bayram yeri kurmuştu. Çiğdem, salona yatak açmak yerine kendi yatağının çarşafını değiştirmiş ve eski günlerde olduğu gibi birlikte uyumak istemişti. Pelin buna elbette hayır demedi. Turan beyden, eksiklerini gidermek için yarım gün izin aldığını söyleyince yarın birlikte gidip eşya bakmayı kararlaştırdılar. En acilinden bir dolaba ve bir yatağa ihtiyacı vardı. Bir süre daha elbiselerini valizden giyinmeye devam ederse sinir krizi geçirebilirdi Pelin. Çaylarını küçük balkonda içip biraz sohbet ettiler. Sohbetlerinin esas konusu elbette Ali ve Asu'ydu. Çiğdem, her zamanki gibi göz yaşlarını tutamadı, Pelin, olayın içinde olup, yaşananlara şahit olmasına rağmen yine teselli eden tarafta oldu. Açık bir şekilde söylenebilirdi ki; aralarındaki ilişkinin akıl hocasıydı, sağduyulu yanıydı Pelin. Ama Çiğdem'e anlatması gerekn öyle bir konu vardı ki; bu kez akıl hocalığını ondan bekleyecekti.
- Çiğdem, hani şu bahsettiğim komiser var ya...
- Aha! yaklaşıyor yaklaşmakta olan. Eee?
- Off, böyle yapacaksan anlatmıyorum.
- Tamam tamam sustum, hadi anlat.
- Ben sana günümü anlatırken bir şeyi atladım. Biz bu gün onunla akşam yemeği yedik.
- Ohaaa! İlk günden randevuya mı çıktınız?
- Öyle değil çiçeğim. Çok yorucu ve yıpratıcı bir gündü ve ikimiz de bütün gün hiçbir şey yememiştik. Daha önce gittiği şirin bir aile lokantasına götürdü beni. Orada çok sıcak karşıladılar onu biliyor musun? Her zaman gidiyormuş meğer oraya, böyle aileden gibiydi insanlarla sohbeti. İsteklerini söylerken öyle candandı ki; sanırım daha önce onun gibi birini görmedim.
- Bu adamdan etkilendin sen.
- Sanırım öyle. Ne yapacağım ben Çiğdem? Çok garip bir duygu bu. İlk defa böyle bir şey hissediyorum. Ya o benim gibi düşünmüyorsa?
- Birkaç kere daha karşılaşmadan bilemezsin. Asayiş amiri demedin mi sen Yunus komiser için? E sen de bu vakalara sık sık çağrılacaksın sonuçta. Mutlaka, birinde olmasa bile diğerinde karşılaşacaksınız. Hem kardeşin meselesinde de yardımcı olurum demedi mi bu adam sana? Sizin yolunuz daha çok kesişir güzelim benim. Mutlaka anlarsın hakkında ne düşündüğnü.
Pelin, aslında yaralarının denk olduğunu düşünmüştü. Hem o da dememiş miydi; bizi bir araya getiren sebepler var diye? Bu bilgiyi şimdilik kendisine saklayıp ayaklandı. Güzel bir duş alıp öyle girmek istiyordu yatağa. Günün yorgunluğu bir ümit böylece akıp gidebilirdi bedeninden. Önce valisini koyduğu odaya gidip kendisi için birkaç parça eşya aldı ve az önce kapanan telefonunu şarja taktı. Bu gece nöbeti olmadığı için bu durumu pek önemsemeişti ama yine de Ali ve Asu'nun evlerinden ayrı geçirdikleri ilk gece oluşu onu temkinli olmaya itiyordu.
Duşunu aldıktan sonra banyoda giyindi üzerini. Saçına sardığı havluyu sabitlerken telefonunun yanına doğru adımladı. Güç düğmesine basıp tanmamen açtığında ekranda bir mesaj bildirimi belirdi. Mesaj komiserdendi. Ellerinin titremesini umursamadan uygulamaya girip açtığında ise kalbinin ilk defa böylesine teklediğini hissetti. Çünkü mesajda; "Sana vermem gereken bir söz var ama bu sözü verirken gözlerine bakmak istiyorum." yazıyordu. O sözü deli gibi merak ettiği için uyuyamayacağını bile bile Çiğdem'in yanına kıvrıldı. Uzun süre sonra gözlerini yumduğunda yüzünde huzurlu bir tebessüm vardı..