Ferman hastenede yine ..

1221 Words
Araba karanlık bir sokağın içine sert bir fren sesiyle girdiğinde lastiklerin asfaltı kazıyan o keskin sesi geceyi yırtar gibi yankılandı ve Ferman direksiyonu öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesilmiş, çenesindeki kaslar kilitlenmiş, gözlerinin içi ise sanki kan çanağına dönmüş gibiydi; nefesi sert sert çıkıyor, aklında tek bir cümle dönüp duruyordu: “Bebeğim hâlâ taş gibisin…” O söz beyninde yankılandıkça içindeki öfke kabarıyor, göğsünde büyüyen o karanlık duygu artık bastırılamaz bir hâl alıyordu. Araba eski bir depo gibi görünen, dışarıdan bakınca terk edilmiş sanılan ama içeride geceleri dövüş yapılan o kirli mekânın önünde durduğunda, Seyfo hemen inip kapıyı açtı ve içeriden gelen uğultu, bağırış ve demir kokusuna karışmış ter kokusu Ferman’ın burnuna çarptı. İçeri girdikleri anda ortamın havası değişti. Kalın zincirlerle çevrilmiş kare bir ring ortadaydı, etrafında toplanmış adamlar bağırıyor, küfürler savuruyor, sigara dumanı havada kalın bir tabaka gibi asılı duruyordu; neon ışıkların solgun sarı tonu her şeyi daha da kirli ve vahşi gösteriyordu. Ferman yavaş adımlarla yürüdü, ceketini omzundan sıyırıp çıkardı ve Seyfo’ya fırlattı. Gömleğinin ilk düğmelerini açarken nefesi hâlâ düzensizdi ama yüzü donuklaşmıştı; o donukluk, onu tanıyan herkes için en tehlikeli hâlin işaretiydi. Ringde bekleyen adam iri yapılıydı, omuzları geniş, boynu kalın, yüzü eski kavgaların izleriyle dolu bir tipti ama Ferman’ın bakışlarını gördüğü anda onun bile gözlerinde kısa bir tereddüt parladı. Seyfo ring kenarına yaklaşıp kısık sesle, "Abi bu adam sağlamdır… dikkat et," dedi. Ferman başını hafifçe eğdi ama gözlerini rakibinden ayırmadı. "Sağlam olsun zaten…" dedi boğuk bir sesle, "yoksa zevk vermiyor." Ringin içine adım attığında zemindeki tahtalar ayaklarının altında hafifçe gıcırdadı, kalabalık bir anda susar gibi oldu çünkü Ferman’ın ringe çıkması sıradan bir kavga değildi; bu adam ringe çıktığında birini sadece dövmek için değil, parçalamak için çıkardı. Karşısındaki adam gardını aldı. Ferman ise gard almadan duruyordu. Omuzları gevşek, başı hafif eğik, gözleri sabit… ama içindeki öfke öyle yoğundu ki neredeyse etrafındaki havayı bile titretiyor gibiydi. İlk hamleyi rakip yaptı. Sağdan sert bir kroşe savurdu. Ferman son anda başını yana eğdi, yumruk kulağının dibinden geçerken havayı yırtan o uğultu duyuldu ama daha adam kolunu geri çekemeden Ferman'ın yumruğu bir şimşek gibi ileri fırladı. Tak! Yumruk adamın burnuna oturdu. Kemik kırılma sesi ringin ortasında yankılandı. Adam sendeledi ama düşmedi. Kalabalıktan bağırışlar yükseldi. Ferman dişlerini sıktı. Aklında yine aynı söz çınladı: “Bebeğim…” Bir anda delirdi. Sağ kroşe… sol kroşe… göğse sert bir yumruk… ardından çeneye yukarıdan gelen bir aparkat… Her darbe öfkenin bir patlaması gibiydi. Adam geri geri savrulurken Ferman üstüne yürüdü, adımlarını hızlandırdı, yumruklarını durmaksızın indiriyor, her darbede sanki o doktorun yüzünü hayal ediyordu. "Benim kadınıma…" diye homurdandı dişlerinin arasından. Bir yumruk daha. "Benim lan o…" Bir tane daha. Adam artık gard alamıyordu, yüzü kan içinde kalmıştı, dudakları parçalanmış, burnu yamulmuştu ama Ferman durmuyordu. Bir anda rakibini yakasından tuttu, dizini kaldırıp adamın karnına sertçe geçirdi. Adamın nefesi kesildi, iki büklüm oldu. Ferman bir adım geri çekildi, sonra sağ yumruğunu bütün gücüyle savurdu. Güm! Adam yere yığıldı. Ringin tahtaları sarsıldı. Ama Ferman hâlâ bitirmemişti. Üzerine çullandı, yumruklarını indirmeye devam etti, her darbe daha sert, daha vahşi, daha kontrolsüz geliyordu; artık bu bir dövüş değil, içindeki karanlığın dışarı taşmasıydı. Seyfo kenardan bağırdı: "Abi yeter lan… ölecek!" Ama Ferman duymuyordu. Gözleri kararmıştı. Nefesi hırıltıya dönmüştü. Bir yumruk daha indirdi. Sonra bir tane daha. En sonunda iki kişi ringe atladı, Ferman’ın kollarından tuttular ama o hâlâ çırpınıyordu. "Bırak lan!" diye kükredi. Göğsü inip kalkıyordu. Rakip yerde hareketsiz yatıyordu, yüzü tanınmaz hâle gelmişti. Ferman bir an dondu. Sonra başını geriye attı, derin bir nefes aldı ama o nefes bile içindeki ateşi söndürmeye yetmiyordu. Dudaklarını yaladı. Gözleri hâlâ karanlıktı. Ve kısık bir sesle, neredeyse kendi kendine fısıldadı: "Bu daha başlangıç…" Başını yana eğdi. Aklında yine o sahne vardı. Çiçek’in elini tutan adam. Saçını okşayan adam. Onu öpen adam. Ferman ringin ortasında kanlı yumruklarına baktı, sonra başını kaldırdı ve dişlerinin arasından tek bir cümle çıktı: "O doktor… sıradaki sensin aslan parçası." Gece çoktan şehrin üstüne çökmüş, sokak lambalarının solgun ışıkları asfaltın üzerine uzun gölgeler bırakırken, Ferman arabayı hastanenin arka girişine yanaştırdığında motoru kapatmadan birkaç saniye direksiyonun başında öylece oturdu; göğsü hâlâ dövüşün etkisiyle sert sert inip kalkıyor, parmak eklemleri şişmiş ve kabarmış halde direksiyonu sıktıkça sızlıyor ama o acıyı hissetmek bile içindeki yangının yanında hiçbir şey ifade etmiyordu. Arabadan indiğinde adımlarını yavaş attı, bu defa kimseyi korkutarak değil, kimseye görünmeden içeri girmek istiyordu; koridorlar gece nöbetinin sessizliğine bürünmüş, floresan ışıkları loş bir uğultu eşliğinde yanıyor, temizlik görevlilerinin uzaktan gelen silik sesleri dışında ortalıkta neredeyse kimse görünmüyordu. Nöbet masasının olduğu koridora yaklaştığında uzaktan beyaz önlüğüyle oturan Bade’yi gördü; başı önüne düşmüş, dosyaların üzerine eğilmiş halde bir şeyler yazıyor, arada bir gözlerini ovuşturup derin bir nefes alıyordu çünkü günün yorgunluğu hâlâ omuzlarında asılı duruyordu. Ferman onu görmesine rağmen yanına gitmedi, tersine adımlarını daha sessiz hâle getirerek yan koridordan dolandı; çünkü bu gece kimseyle konuşmak, kimseye hesap vermek istemiyordu, tek istediği şey bir anlığına da olsa Çiçek’i görmekti. Çiçek’in odasının kapısına geldiğinde bir an durdu, elini kapı koluna koydu ama hemen açmadı; birkaç saniye öylece bekledi, sanki o kapının ardında başka bir dünya varmış gibi derin bir nefes aldı, sonra yavaşça kolu indirdi ve kapıyı araladı. Oda loştu. Sadece yatağın yanındaki küçük lambanın sarı ışığı odaya yumuşak bir aydınlık veriyor, monitörün düzenli bip sesi gecenin sessizliğini bölmeden ritmik şekilde devam ediyordu. Çiçek yatakta yan dönmüş halde uyuyordu; yüzü solgundu ama sakin görünüyordu, saçları yastığın üzerine yayılmış, dudakları hafif aralanmış, nefesi düzenliydi. Ferman kapıyı arkasından sessizce kapattı ve birkaç adım atarak yatağın yanına geldi. Bir süre hiçbir şey yapmadan öylece baktı kıza. Bakışları sert değildi bu defa… daha çok derin, daha çok sahiplenici ve garip bir şekilde yorgundu. Sonra yavaşça sandalyeyi çekip yatağın kenarına oturdu, dirseklerini dizlerine koydu ve başını hafifçe eğerek ona bakmaya devam etti. Dudakları kıpırdadı. "Senden vazgeçtiğimi düşünmen çok komik…" dedi kısık, boğuk bir sesle. Çiçek uyuyordu. Hiçbir şey duymuyordu. Ama Ferman yine de konuşmaya devam etti, sanki yıllardır içinde biriktirdiği sözler boğazına düğümlenmiş gibi ağır ağır dökülüyordu dudaklarından. "Ben vazgeçmem kızım…" diye mırıldandı. "Ben bir şeyi kafama koyduysam… ya alırım ya yok ederim…" Sesi fısıltıya dönmüştü artık. Elini yavaşça kaldırdı, bir an tereddüt etti ama sonra dayanamadı; parmaklarının ucuyla Çiçek’in saçlarının arasına girdi, o yumuşak bukleleri avucuna aldı ve çok hafifçe okşadı. Saçlarının kokusu burnuna geldiği anda gözlerini bir saniyeliğine kapattı. Derin bir nefes çekti içine. O koku… yıllardır unutamadığı, geceleri aklına geldikçe içini yakan o tanıdık koku hâlâ aynıydı. Başını biraz daha yaklaştırdı. Eğildi. Dudakları Çiçek’in saçlarına değdi, çok hafif bir öpücük bıraktı, sanki dokunsa kırılacak bir cam parçasına temas ediyormuş gibi dikkatliydi. Sonra yanağına yaklaştı, burnunu saçlarının arasına gömdü ve bir kez daha derin bir nefes aldı. "Kokun hâlâ aynı…" diye fısıldadı. Gözleri bir anlığına doldu ama hemen kendini toparladı, çenesini sıktı, yüzünü tekrar o sert ifadeye büründürdü. Sandalyeye yaslandı, başını duvara dayadı ve birkaç dakika boyunca hiçbir şey yapmadan sadece onu izledi. Uyurken bile yüzündeki o masum ifade Ferman’ın içindeki bütün karanlığı susturur gibi oluyordu. Ama sadece birkaç saniyeliğine. Çünkü zihninin bir köşesinde hâlâ o sahne dönüp duruyordu… O doktorun Çiçek’in elini tutması. " bebeğim…" demesi. Ve o an Ferman’ın gözlerinin içi bir anda karardı. Yumruğunu dizinin üzerinde sıktı. Sessizce ama dişlerinin arasından konuştu. "Kimseye yar etmem seni…" diye fısıldadı. Sonra tekrar Çiçek’e baktı. Bu defa daha uzun. Daha derin. Ve daha kararlı bir bakışla. Çünkü o gece hastane odasının sessizliğinde, kimse duymadan, kimse görmeden kendi kendine bir söz vermişti. Bu hikâye bitmemişti. Ve onun gözlerinde hâlâ fırtına yeni başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD