Gece yarısını çoktan geçmişti, şehrin uğultusu yavaş yavaş azalmış, sokak lambalarının solgun ışıkları dar sokaklara vururken Seyfo kendi evinin salonunda tek başına oturuyordu; evin içi dağınıktı, masa üzerinde yarısı boşalmış bir şişe rakı, yanında gelişi güzel bırakılmış bir bardak ve yere düşmüş birkaç sigara izmariti vardı, hava ağırdı, dumanla ve içki kokusuyla dolmuştu.
Koltuğa yayılmış halde oturuyordu, sırtı kamburlaşmış, dirseklerini dizlerine dayamış, başını öne eğmişti; elinde tuttuğu bardak hafif hafif titriyordu, ama titremenin sebebi soğuk değildi, içindeki kırgınlık ve öfkenin karışımıydı.
Karşısındaki sehpanın üzerinde küçük bir fotoğraf duruyordu.
Bade’nin fotoğrafı.
Beyaz önlüğü üzerindeydi, saçları omuzlarına dökülmüş, gözlerinde o kendinden emin bakış vardı; gülümsüyordu fotoğrafta… o eski günlerdeki gibi, henüz aralarındaki her şey parçalanmamışken.
Seyfo uzun uzun baktı o fotoğrafa.
Gözlerini kırpmadan.
Sanki bakmayı bırakırsa onu tamamen kaybedecekmiş gibi.
Bir yudum daha aldı bardaktan, içki boğazını yakarak aşağı indi, ama o acı içindeki acıyı bastırmaya yetmiyordu.
Başını kaldırdı.
Fotoğrafa doğru konuşmaya başladı, sesi çatallıydı.
"Seni…" dedi kısık bir sesle.
"Seni bu dünyadan uzak tutmak için… kendimden uzak tuttum ben…"
Cümle ağzından çıkarken dudakları titredi.
Bir kahkaha attı, ama o kahkaha neşeli değildi, kırık dökük, içi boş bir kahkahaydı.
"Salak herif…" diye mırıldandı kendi kendine.
"Beni korkak sandın…"
Elini kaldırdı, fotoğrafın çerçevesine dokundu, parmaklarını camın üzerinde gezdirdi; o dokunuşta özlem vardı, pişmanlık vardı, yıllardır sakladığı ama bir türlü dile getiremediği duygular vardı.
"Sevgilim dedin…" diye fısıldadı.
"Başka birine sevgilim dedin…"
Bu cümleyi söylerken çenesi kasıldı, gözleri doldu ama ağlamadı; o adam ağlamayı bilmezdi, ama içten içe parçalanmayı çok iyi bilirdi.
Bir yudum daha içti.
Sonra bir tane daha.
Saatler geçtikçe şişe yavaş yavaş boşaldı.
Salonun içi daha da ağırlaştı, sigara dumanı tavana doğru yükselirken o hâlâ aynı noktada oturuyordu.
"Beni seviyorsun sandım ben…" dedi boğuk bir sesle.
"Bir kere deseydin…" diye devam etti.
"Bir kere deseydin lan… ‘Seyfo kal’ deseydin…"
"Ama nasıl diyecektin ki ..vurdum sana ben . Bağladım. Eziyet ettim , hemde abi böyle bir şey istemediği halde ..."
Başını geriye yasladı koltuğa.
Gözlerini kapattı.
Ama zihni susmuyordu.
Bade’nin o gün hastane bahçesinde söylediği sözler tekrar tekrar kulağında yankılanıyordu.
"Korkak olduğunu gördüm…"
Bir anda yumruğunu masaya vurdu.
Bardak devrildi, içki sehpanın üzerine döküldü.
"Korkak değilim lan ben!" diye bağırdı boş odaya.
Sesi duvarlarda yankılandı.
Ama kimse cevap vermedi.
Kimse yoktu.
Sadece o ve hataları vardı.
Yavaşça eğildi, fotoğrafı eline aldı.
Fotoğrafı göğsüne bastırdı.
"Seni dünyamdan uzak tutmak için…" diye tekrar etti fısıltıyla.
"…kendimden uzak tuttum ben…"
Sesinin tonu değişmişti, daha yumuşak, daha kırık bir hale gelmişti.
"Seni korumak istedim…"
"Gidip sevdiğin adamın yanında güleceksin diye öyle mi lan ! …"
Gözlerini açtı.
Tavana baktı.
Sonra tekrar fotoğrafa.
"Seni seviyorum lan Bade…" dedi ilk defa açık açık.
"Geç kaldım ama… seviyorum."
Bir süre sessiz kaldı.
Elindeki fotoğrafı bırakmadı.
Şişenin dibinde kalan son yudumu da içti.
Sonra başı yana düştü koltuğun üzerinde.
Ama uyuyamadı.
Çünkü her gözünü kapattığında…
Bade’nin başka bir adamın yanında gülüşü geliyordu aklına.
Ve o gece…
Sabah olana kadar…
Seyfo tek başına içti.
Sabahın ilk ışıkları yavaş yavaş gökyüzünü aydınlatırken Ferman hâlâ uyumamıştı; gözleri kan çanağı gibiydi, gece boyunca içtiği içkiler bile içindeki öfkeyi ve boşluğu söndürememişti. Elindeki telefonu defalarca açıp kapattı, sonra yine Seyfo’nun numarasını tuşladı.
Telefon çaldı…
Bir kez.
İki kez.
Beş kez.
On kez.
Ama açan olmadı.
Kaşlarını çattı, dişlerini sıktı.
"Bu puşt niye açmıyor lan…" diye homurdandı kendi kendine.
Bir kez daha aradı.
Yine açılmadı.
O an içini tuhaf bir huzursuzluk kapladı; Seyfo onun için sıradan bir adam değildi, yıllardır yanında olan, en zor zamanlarında arkasını yasladığı, kan kardeşi gibi gördüğü adamdı. Küçüktü daha Ferman'ın yanına geldiğinde .
Anahtarı aldı.
Ceketini omzuna attı.
Arabaya binip doğruca Seyfo’nun evine sürdü.
Motorun sesi sabahın sessizliğini yırtarken yüzü sertti ama içi huzursuzdu; birkaç dakika sonra apartmanın önüne geldi, arabayı hızlıca park etti ve kapıya doğru yürüdü.
Kapıyı çaldı.
Cevap yok.
Bir daha çaldı.
Yine ses yok.
Kaşlarını çattı.
Sonra cebinden yedek anahtarı çıkardı.
Kapıyı açtı.
İçeri girdiği anda keskin bir içki ve sigara kokusu yüzüne vurdu.
Salon darmadağındı.
Yerde boş şişeler, devrilmiş bardaklar, ezilmiş sigaralar…
Ve koltuğun üzerinde sızmış bir halde Seyfo.
Başını yana düşürmüş, elinde bir fotoğraf tutuyordu.
Bade’nin fotoğrafı.
Ferman bir an durdu.
Gözleri o manzarada takılı kaldı.
Sonra ağır adımlarla içeri yürüdü.
Masadaki şişeye baktı.
Yarısı boştu.
Koltuğun önüne geldi.
Seyfo’nun yüzüne baktı.
Gözleri şişmişti, yüzü yorgundu.
Bir an sessizce baktı ona.
Sonra ağır ağır yanına oturdu.
Şişeyi eline aldı.
Bardağa içki doldurdu.
Başını yana eğdi.
"Uyan lan…" dedi kısık bir sesle.
Cevap yoktu.
Biraz daha sert konuştu.
"Uyan Seyfo…" dedi.
Sonra omzuna hafifçe vurdu.
"Uyan… birlikte içelim… uyan…"
Seyfo homurdandı.
Kaşlarını çattı.
Başını kaldırdı.
Gözlerini zorla açtı.
Karşısında Ferman’ı görünce birkaç saniye anlamaya çalıştı nerede olduğunu.
Sonra doğrulmaya çalıştı.
"Abi…" diye mırıldandı.
Ferman bardağı uzattı.
"İç," dedi kısa bir sesle.
Seyfo bardağı aldı.
Bir yudumda içti.
Boğazı yandı ama ses etmedi.
İkisi de bir süre konuşmadan oturdu.
Sonra Ferman başını geriye yasladı.
Derin bir nefes verdi.
"Başka biri varmış…" dedi dişlerini sıkarak.
Seyfo başını eğdi.
Elindeki fotoğrafa baktı.
"Benim Bade'de varmış abi…" dedi kısık bir sesle.
"Başka biri varmış ,hatta bende gördüm yakışıklı bir doktor. .…"
Ferman kısa bir kahkaha attı ama o kahkaha acı doluydu.
"Lan biz ne hale geldik…, ne hale getirdi lan bizi bunlar . " dedi.
Seyfo ayağa kalktı sendeleyerek.
Masaya doğru yürüdü.
Eski bir müzik çalar vardı orada.
Elini uzattı.
Bir tuşa bastı.
Odanın içine bir şarkı dolmaya başladı.
Kısık bir sesle…
Hüzünlü bir ezgiyle…
"Ben bu içkilerle sarhoş olmazdım…"
İkisi de sustu.
Şarkı devam etti
Ferman başını geriye yasladı koltuğa.
Gözlerini tavana dikti.
İçkiden bir yudum daha aldı.
"Ben bu gecelerde böyle kalmazdım…"
Seyfo masaya yumruğunu hafifçe vurdu ritme uyar gibi.
Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu.
"İçip içip masalara vurmazdım…"
Ferman dudaklarını sıktı.
Eli bardakta daha sıkı kavrandı.
"Beni bu hallere koyan biri var…"
Şarkı odayı doldururken ikisi de susmuştu.
Ama suskunluk konuşuyordu aslında.
Birinin aklında Çiçek vardı.
Diğerinin aklında Bade.
Ferman bardağı kaldırdı.
"Hadi…" dedi boğuk bir sesle.
"Buna içiyoruz…"
Seyfo baktı ona.
"Kime abi…"
Ferman dudaklarını yaladı .
"Benim belama, benim tek başımın belası olan kadına …" dedi.
"Çiçeğ’e…"
Seyfo acı bir gülümseme attı.
"Bende…" dedi.
"Bade’ye…"
Bardaklar bir kez daha tokuştu.
İçki içildi.
Müzik çalmaya devam etti.
Ve o sabah…
İki adam…
Sevdikleri kadınların yokluğunda aynı masada oturup, aynı acıya içmeye devam etti.
Ofisin kapısından içeri girdiklerinde ikisinin de yüzünde uykusuzluğun, içkinin ve sabaha kadar süren o ağır gecenin izleri vardı; Ferman ceketi omzunda, gözleri hâlâ kızarık, çenesi sert bir şekilde içeri yürürken, Seyfo arkasından sessizce geliyordu, ikisinin de içinde aynı boşluk ama farklı isimler vardı.
Masaya geçtiler.
Sekreter içeri girip iki acı kahve bıraktı önlerine.
Kahvenin keskin kokusu o ağır içki kokusunun üstünü bastırmaya çalışıyordu sanki; Ferman bardağı eline aldı, tek kelime etmeden bir yudum aldı, yüzü biraz buruştu ama gözleri hâlâ uzak bir noktaya dalmıştı.
Seyfo bardağı eline alıp baktı ona.
"Abi…" dedi kısık bir sesle.
"Biraz toparladık gibi…"
Ferman cevap vermedi.
Bardağı masaya bıraktı.
Sonra bir anda ayağa kalktı.
Sebebini kendisi bile tam bilmiyordu ama içindeki o huzursuzluk, o dayanılmaz özlem yine kabarmaya başlamıştı; sanki bir güç onu bir yere doğru çekiyordu.
"Çıkıyorum," dedi kısa bir sesle.
Seyfo kaşlarını çattı.
"Nereye abi?"
Ferman kapıya doğru yürürken cevap verdi.
"Hastaneye…"
Tek kelime.
Ama içinde tonla anlam vardı.
Arabaya bindi.
Motoru çalıştırdı.
Ve gaz pedalına sertçe bastı.
Bugün hastanede yoğunluk vardı.
Koridorlar kalabalıktı, hemşireler hızlı adımlarla oradan oraya koşturuyor, hasta yakınlarının endişeli sesleri duvarlarda yankılanıyordu.
Çiçek ameliyathaneden yeni çıkmıştı.
Saçları toparlanmış, yüzünde ameliyatın yorgunluğu ama mesleki ciddiyet vardı; eldivenlerini çıkardı, maskesini indirdi, derin bir nefes aldı.
Zor bir ameliyattı.
Ama sonuç… kötüydü.
Kapının önünde bekleyen aileye doğru yürüdü.
Adımlarını ağır ağır attı.
Karşısında bekleyen insanların yüzündeki umut dolu bakışlar onu her zaman zorlamıştı.
Durdu.
Derin bir nefes aldı.
Sonra konuştu.
"Durumu kötüydü…" dedi yavaş ve sakin bir sesle.
"Elimizden geleni yaptık… ama maalesef hastayı kaybettik."
Bir an sessizlik oldu.
Sonra kadınlardan biri ağlamaya başladı.
"Başınız sağolsun…" dedi Çiçek.
Ama o an kalabalığın içinden genç bir adam öne çıktı.
Gözleri öfkeyle doluydu.
Belalı bir tip olduğu her halinden belliydi; sert bakışları, gergin çenesi ve sinirli duruşu havayı bir anda değiştirdi.
"Niye yaşamadı doktor!" diye bağırdı bir anda.
Çiçek irkildi.
Bir adım geri çekildi.
"Çok kötü durumdaydı buraya geldiğinde zaten…" dedi sakin kalmaya çalışarak.
Ama adam dinlemiyordu.
"Bu burda kalmaz doktor!" diye bağırdı.
Bir anda üzerine yürüdü.
Etraftakiler araya girmeye çalıştı ama adam bir hamlede Çiçek’in kolunu tuttu, sertçe kendine çekti.
Çiçek korkudan titremeye başladı.
"Benim suçum yok… ben işimi yaptım…" dedi sesi titreyerek.
Adam eğildi.
Pis bir sırıtış yayıldı yüzüne.
"Sus bakalım güzel kız…" dedi alçak bir sesle.
"Yazık olacak bu güzelliğine senin…"
Çiçek gözyaşlarını tutamıyordu artık.
"Bırakın beni ne olur…" diye yalvardı.
Adam yüzünü kızın saçlarına yaklaştırdı.
Derin bir nefes çekti.
"Bu koku kime ait ise…" dedi alaycı bir tonla.
"Özleyecek…"
O anda cebinden bıçağı çıkardı.
Her şey bir saniyede oldu.
Bir hamlede…
Bıçağı Çiçek’in karnına sapladı.
"Ah…" diye bir ses çıktı kızın ağzından.
Gözleri büyüdü.
Bacakları titredi.
Tam o sırada…
Koridorun başında bir gölge belirdi.
Ferman.
Ve gördü.
Her şeyi gördü.
Çiçek’in yere düşüşünü.
Karnından akan kanı.
O an dünya durdu onun için.
"Laaaaaan!" diye kükredi.
Sesi bütün koridoru titretti.
Koşmaya başladı.
Arkasından Seyfo geliyordu zaten.
Seyfo’nun gözleri karardı.
"Sikerim senin belanı puşt herif!" diye bağırarak adamın üzerine atladı.
Adamın elindeki bıçağı kaptı.
Ve vurmaya başladı.
Bir.
İki.
Üç.
Öfkeyle, durmadan vuruyordu.
Kimse tutamıyordu onu.
Ferman ise başka hiçbir şeyi görmüyordu artık.
Sadece yerde yatan Çiçek’i.
Koştu.
Dizlerinin üzerine çöktü yanına.
"Çiçek!" diye bağırdı sesi çatlayarak.
Kız gözlerini aralamaya çalıştı.
Zorla açtı.
Dudakları titriyordu.
"Ablam…" dedi kısık bir sesle.
"Ablam duymasın…"
Tam o anda koridorun diğer ucundan çığlık sesi geldi.
Bade.
Koşarak geliyordu.
Yanında Batur vardı.
Bir hemşire nefes nefese yetişmişti yanlarına.
"Çabuk… hasta yakını doktora saldırdı!" diye bağırmıştı.
Bade koştu.
Kız kardeşini o halde görünce aklı başından gitti.
"ÇİÇEK!" diye çığlık attı.
Sesi yırtıldı resmen.
Ferman başını kaldırdı.
"Yardım edin lan hadi!" diye kükredi.
Batur hemen sedyeyi kaptı.
"Çabuk! Kan kaybediyor!" diye bağırdı.
Ferman hiç düşünmeden Çiçek’i kucağına aldı.
Kızın kanı gömleğine bulaşıyordu.
Ama umursamıyordu.
Koştular.
Koridor boyunca.
Ameliyathaneye doğru.
Bade ağlıyordu.
"Dayan Çiçek… dayan…" diye sayıklıyordu.
Kapılar açıldı.
İçeri girdiler.
Kapılar kapandı.
Ve o sırada…
Seyfo çoktan saldırganı sürükleyerek dışarı çıkarmıştı.
Adam yarı baygın haldeydi.
Seyfo arabaya attı onu.
Kapıyı sertçe kapattı.
Telefonu çıkardı.
Ferman’a mesaj attı.
"Adam bende."
Bu adamın cezasını…
Ferman kesecekti. Ama bu ceza çok kötü olacaktı belki . .....